Yüksekova- Çatalca (Deman)


36 yıl önce ve şimdiler... Yaşanan acı gerçekler...
2'inci Bölüm

Yüksekova!

06 Temmuz 2013 Perşembe günü Ankara'dan uçakla Van'a saat 10:20' de,

Van'dan ise araba ile Yüksekova'ya saat 16:00' da vardık.

Uçakla seyahat büyük zaman kazandırıyor.

Yüksekova'nın girişi de çıkışı da aynen yukarıdaki fotoğraftaki gibi.

Doğu Anadolu'da benzeri bir yolu, ne biliyorum ne de gördüm.

Çok şaşırdım doğrusu.

Yüksekova'da yaşayan bir tanıdığıma yolun neden bu kadar geniş olduğunu sorduğumda; var olan bu yolun "Özal hükümetleri" zamanında Amerikalılar tarafından -yeri gelirse uçaklar (!) için acil iniş amacı ile- yapıldığını söyledi.

-!..

Gezi sonrası internet üzerinden yaptığım araştırmalarda konuya açıklık getirecek herhangi bir dokümana ulaşamadım. Konu benim için halen garabetini koruyor.

Yabancı bir ülke senin topraklarına savaş uçakları için pist inşa ediyor!

Doğru ise, çok acı olduğu bir gerçek...

Yüksekova'da Oslo Otel'de kalacağız.

-!..

33 yıl önce ailemle telefon görüşmesi yapabilmek için Çatalca'dan Yüksekova'ya gelirdim.

O zaman Yüksekova tek bir ana caddeden ibaretti.

Şimdi de değişen bir şey yok gibi.

Cengiz Topel Caddesi / Yüksekova

Oslo Otel bu cadde üzerinde. Çok yoğun bir trafik var. Hemen hemen hiç park yeri yok gibi.

İsteyen boş bulduğu bir yere park ediyor. Trafik levhası yok denecek kadar az. Trafik polisi ise hiç yok.

Ama buna rağmen korna sesi de yok!..

En çılgın manevra bile protesto edilmiyor!..

Ankara'da olsa en az 10 kişi aynı anda senfoni orkestrası gibi korna basardı.

Var olan düzeni (!) anlayamadığımız için bizim gibi dışarıdan gelen bir yabancı şimşir gibi yolun ortasında kalıyor.

Kısa bir süre sonunda oteli buluyoruz. Zor bela bir park yeri de bulup eşyamızı odamıza yerleştiriyoruz.

Yolboyu telefonla temas kurduğum bir dostum, bizi otelde buluyor.

Selamlaşma ritüelinden sonra ters laleyi fotoğraflamak istediğimi söylüyorum.

Bunun için zamanın geçtiğini söyledikten sonra "Hele bi gidah bakalım" diyerek bizi ilçenin mezarlığına götürüyor.

İyi mi?

Ters lale / Fritillaria imperialis

Bu fotoğrafı Yüksekova Mezarlığı içinde çektim. Meraklısı Nisan başında Yüksekova'da olmalı.

Yüksekova Kaymakamlığı'na ait sitede yayınlanan ters lale fotoğrafı onun ne denli güzel olduğunu, gözler önüne seriyor.

Bu çiçek senelerce yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırılmış. Hem de kamyon kamyon.

Öyle öyküler anlatıyorlar ki... İnsanın içi yanıyor.

Ters lale / Fritillaria imperialis

Bkz: http://www.yuksekova.gov.tr/ortak_icerik/yuksekova/galeri//2/1%20%2812%29.jpg

Edindiğim bilgilere göre ilçe denizden 1950 m. yükseklikte. Büyük bir çöküntünün içine kurulan yerleşim yerinin etrafı 3000 metreyi aşan dağlarla çevrili. Var olan özelliğini bu dağlara borçlu.

Lale operasyonu fiyasko ile sonuçlandı.

Günler uzun olsa da bizim zamanımız kısa. Vakti değerlendirmek için mutlaka bir yere gitmemiz lazım.

Havanın kararmasına en az üç saat var. Oldu olacak 25 km. mesafedeki Çatalca Karakolu'na gidelim diyoruz.

Sizlere gördüğüm yerleri daha iyi anlatabilmek için bir harita (!) yaptım. Bu uzmanlık isteyen bir iş.

Hoşgörünüze sığınırım.

Derme çatma da olsa aşağıdaki krokinin anlaşılabilir olduğunu düşünüyorum.

Yüksekova'dan hareketle önce Durak'a oradan da sola dönüp 4 km. kadar ilerleyince Çatalca Karakolu'na varıyoruz.

Saat 17:00 suları...

36 sene sonra heyecanla geldiğim Çatalca Karakolu'nun yerinde yeller esiyor...

Hüzünlenmedim dersem yalan olur.

Geçmişte yaşanan bir güzelliği bir kere daha yaşamak isterseniz olası değişiklikleri hesap etmeniz gerekiyor...

Gerekiyormuş!..

Bilemedim.

Hayallerimde mi kalmalıydı?

-!..

Yani "keşke gelmeseme miydim?"

Hayır. Ben yeni güzellikler yaratabilirim. Bu özgüvene sahibim.

(...)

O zamanlar yakınımızda bir menfez yapım çalışması vardı. Şantiye uzunca bir süredir de terk edilmişti.

İki torba çimentoyu bir gece yarısı kamulaştırdığımızı hatırlıyorum.

Allah var bu işlemden sonra karakol da karakol olmuştu yani...

36 yıl önce kamulaştırma (!) operasyonundan bir gün sonra..

Bkz: http://www.arpacik.net/www/Icerik_Detay.asp?Icerik=118

Bu bariyeri yaptım ama asla Deli Dumrul rolünü benimsemedim.

Şimdi o muhteşem (!) yapının yeri bomboş...

Bariyerin yerinde kavak yelleri esiyor.

Ben garip garip sağa sola bakarken gözlerim tarlada çalışan bir kaç kişiye ilişiyor.

Onlara doğru yürürken de selamlaşıyoruz.

Tabii ki açıklama külfeti bana düşüyor.

- Merhaba ben 36 sene evvel burada bulunan Çatalca Karakolu'nda Jandarma Asteğmen olarak görev yapmıştım. Adım Mehmet Emin Bora...

- Vay sen hoş gelmişsen . Havada beş kuruşi vuran asteğmen...

-!..

Allahtan yanımda Erinç var. Duyduklarıma ben bile inanamadım.

Hoşbeşten sonra söz sırası Pervez Evin'e gelince bir çırpıda anlatmaya başlıyor.

Bir öğleden sonra karakolun önünde oturuyormuşum.

Birileri yanıma gelmiş ve "Havada beş kuruşi furirsin ama o tüfek saçma atir... Yivli silahla da furir misin?" gibi beni gaza getiren bir kaç şey söylemişler. Askerlerden bana bir G3 getirmelerini istemişim ve uzunca bir mesafede kavak ağacına konmuş bir kargaya nişan alıp tetik düşürmüşüm.

Vuramamışım.

Kuş kavaktan havalanınca bu defa uçarken nişan alıp atış yapmışım.

Karga düşmüş.

Pervez Evin: "İşte kuşu yerden alıp getiren o çocuk da bendim. 17 yaşındaydım ve o zamanlar çobanlık yapıyordum." diyor.

Erinç Orkun anlatılanları şaşkınlıkla dinledikten sonra bana dönerek: "Abi sen buralarda efsaneymişsin be" diyor...

Gülüşüyoruz..

(...)

Özellikle Doğu Anadolu'da iyi silah kullanmak hemen hemen her zaman bir farkındalık yaratmıştır.

Aslında bu ülke genelinde geçer bir haldir. Hatta dünyanın da bu konuda ilgi odağıdır.

Bir nevi güç gösterisidir.

Bu özelliğin halihazırda prim yaptığını görmek aslında hüzün vericidir.

Silahlar susarsa hayat zenginleşir.

Zor olan öldürmek değil, yaşatmaktır.

Hedefi 12' den vurmak bir özellik ise bunu yoğun bir şekilde içlerinde yaşatan insanlar:

Sözleri ile,

El becerisi,

Fırça darbesi,

Kalemle,

O da olmadı benzeri sayılabilecek pek çok alanda yüksek becerilerini sergileyerek nihai hedefe ulaşmak sureti ile egolarını doruklara ulaştırabilir; dolayısıyla kişisel tatmine ulaşabilirler.

"21. Yüzyılda can alma değil cana can katma ön plana çıkmalı" diye düşünüyorum.

Çok ütopik fikir gibi görülse de ihtiyacımız olan doğru budur.

Ama ne yazık ki hayat bir anlamda "ölüm" üzerine kurgulanmıştır.

!..

Birileri ölmeli ki diğerleri yaşayabilsin.

Anne kedi yavrularını yaşatabilmek için öldürmeye mecburdur.

Anne ördeğin yavrularını yaşatabilme uğruna "yaralı ördek" taklidi yapması başlı başına bir fedakarlık örneğidir.

İlgiyi kendi üzerine çekerken aradan geçen çok kısa sürede yavrular saklanabilecektir.

Çalışma alanı yabanhayatı olan bilim insanları başta olmak üzere:

Regülatör görevinin bilincinde olan avcılar, yaşamla ölüm arasında bu ince çizginin farkındadırlar.

Ülkemizde milyonlarca insan av tüfeği sahibidir. Pek azı avcıdır.

-!..

Şimdilerde o kargaya da üzülüyorum dersem... Ne demek istediğimi anlayacağınızı düşünüyorum.

-!...

İsmail Şenlik - Pervez Evin

İsmail Şenlik Helonki Köyü'nün imamı.

Boş zamanlarında bal üreticiliği yapıyormuş. O da beni hatırladığını söylüyor.

Fotoğrafın nelere kadir olduğunu yaşarken görmek bana nasip oldu.

Bu gerçekle yüzleşince aşağıdaki kareyi oluşturuyoruz.

Soldan Sağa: Pervez Evin - Seret Evin - Sıti Evin ve akrabaları

Bu fotoğrafı çekerken köye giriş yapan çok sayıda araç dikkatimi çekiyor.

Zannedersin ki oto sanayi köyün hemen yanı başında.

Girip çıkan kamyonun haddi hesabı yok.

Ne oluyor ki!..

Yol ortasında yapmış olduğumuz bu sohbet bazılarının dikkatini çekiyor ve onlar da aramıza katılıyor.

Soldan sağa: Erkan Uysal - Nadi Çelikbaş - Erdelan Çelikbaş - Maksut Evin - Ekrem Yavuz - Ferşat Yavuz

Çelikbaş soyadını taşıyan gençler Rahmetli "Siso"nun yeğenleriymiş.

Siso yaşasaydı... Boynuna sarılsaydım!

Konuşacak ne çok şeyimiz olurdu...

Ona Allahtan rahmet diliyorum.

Ankara'da yaptığımız gezi planına göre bu günü Yüksekova'nın yaylalarında geçirecektik.

Lale işi yatınca zorunlu olarak Çatalca'ya geçtik.

Vakit daraldı. Yüksekova'ya dönmeye karar verdik. Yarın sabah Şemdinli'den geçip Hazne Karakolu'nun bulunduğu bölgeye yani Türkiye'nin en Güneydoğusu'na gitmeyi arzu ediyoruz. Üç ayrı ülkenin sınırlarının birleştiği yere...

(...)

Dönüş yolu üzerinde Deman Köyü var. Köyün yakınlarında tarlada çalışan Mehmet Geylani'ye rastlıyoruz.

Mehmet Geylani

Yaptığımız sohbet sırasında onun 59 yaşında olduğunu öğreniyorum. Kendimi tanıtınca o da beni hatırlıyor.

O zaman gelin getirdiğimiz Nesrin Hanım'ın, şimdilerde Şemdinli'de oturduğunu Eşi Nazım Geylani'nin de sağlık memurluğundan emekli olduğunu ondan öğreniyorum.

Mehmet Geylani "Böyle olmaz bu akşam köye gelin. Ben arkadaşlara da haber salayım. Oturup sohbet edelim çay içelim, yemek yiyelim" diyor.

Deman Köyü

Kendisine teşekkür ederken geçmişe ait bazı anılar unutulmasın diye videoya kaydediyorum.

Vedalaşarak ayrılıyoruz.

Yol boyunca yürüyen çok sayıda kadın ve çocuklara rastlıyoruz.

Yoğun bir araç trafiği de işin cabası.

36 yıl öncesi dar bir yolu olan bu köylerin ihtiyaçları tek bir kamyonetle karşılanırdı.

Çerçilerin ulaşım aracı ise eşekti.

Şimdilerde ise lüks arazi taşıtları ve kamyonlar köylerin arasında yoğun bir trafik oluşturuyor.

Yüksekova dönüyoruz.

Akşam yemeği için "Çorbacımm" adlı lokantayı seçiyor ve günü piliç ızgara ile sonlandırıyoruz.

Bu sırada telefonla Çatalca'dan Mehmet Şerif Evin beni arıyor.

Sabah köye beklediğini, mutlaka beraber olmak birlikte çay içip sohbet etmek istediğini söylüyor.

Gezi planımız zaten o yöne doğru...

Köye uğramak olsa olsa bir saatimizi alır. Bu düşüncelerle Erinç'in de olurunu alarak davete "evet" diyorum.

Akşamları günün yorgunluğundan olsa gerek en geç saat 22:00'de mutlaka yatmış oluyoruz.

Benim odam yola bakıyor.

Hava bana göre sıcak. Pencereyi açınca yoğun bir ses kirliliğine şahit oluyorum.

Her taraftan yüksek volümlü müzik yayınlanıyor. Arabeskin en acılısı...

Yüksekova, belediye tarafından gece temizleniyor.

Kürek sesleri egzoz seslerine karışırken, bağrışmalar da işin cabası...

İlçe sakinleri bana göre çok tutucu.

Gün ağarır ağarmaz tez zamanda el birliği ile Yüksekova'yı eski haline getiriyorlar.

Bana sorarsanız "Yüksekova geceleri uyumuyor" derim.

"Ha şimdi biter, olmadı birazdan" diye ümitlensem de bir süre sonra direncim kırılıyor.

Uykuya mı daldım, bayılıp bayılıp ayılıyor muyum bu da belli değil...

Yüksekova'da sabah ezanı 02:50 de okunuyor. Bunu tespit ettiğime göre gerisini siz düşünün.

36 sene dile kolay. Yarım asırdan az, çeyrekten fazla.

Şimdi yeri geldi bir şeyler söylemek isterim.

"Gençler ümitleri ile ihtiyarlar anıları ile yaşarmış." şeklinde çok bilinen bir söz var.

Benim yapmaya çalıştığım bu değil.

Hem de hiç değil. Özellikle bunu bilmenizi isterim.

Ben yaşadığım dönemde: yaşanan güne önyargısız ve tarafsız olarak tanıklık etme çabasındayım.

(...)

Belgeler kalabilirse,

Gelecek kuşaklar "yanlış nerede?" sorusunu yanıtlamak için bir arayış içine girdiğinde,

Bir nebze de olsa faydam dokunacak olursa,

"Görevimi yapmış sayılırım" diye düşünüyorum.

Hepsi hepsi bu.

Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği,

dinleyenin de yararlandığı sözdür.

                                                                                             Aristo

 

Gelecek yazı

Çatalca - Şemdinli

 

22 Temmuz 2013

Ankara / Çamlıdere

 

 

 

Bu yazı 2706 kez okundu...