Sinop Kuzey'e...(Bölüm-3)


Hava erken karardığı için saat 15:30'dan sonra fotoğraf çekmek çok zor.

Yol boyunca güneşi hemen hemen "görmedik" diyebilirim.

Karar verdik, Sinop'ta konaklayacağız.

Yolculuğun bir yarısında kızımı arayarak Sinop'ta gece kalabileceğimiz bir otel bulmasını rica ettim.

Gezilerde kızım Pınar konaklama konusunda bana Ankara'dan yardımcı oluyor.

Otelde ne aradığımı iyi bildiği gibi, hiç bir işi de tesadüfe bırakmıyor.

İster bir gün olsun, isterseniz bir hafta sürecek olan bir gezide, kalınacak otelin "olmazsa olmaz"ları var.

25-50 arası yaşlarda "başımı taşa yaslar dağda uyurdum", dersem abartıyorum sanmayın.

Şimdi kılı kırk yarıyorum. Huysuzlaştım. Sese ve sıcağa karşı aşırı derecede hassasım.

Yanımda kulak tıkacı taşıyorum. Gece iyi bir uyku olmazsa ertesi günden hayır bekleme...

Şehir içindeki oteller genellikle çok gürültülü. Arabanız varsa şehirden uzak durmakta fayda var.

Orada bile oda seçerken dikkatli olmak gerekiyor.

Otel boş olsa da gelen üç müşteriyi de aynı katta yan yana odalara veriyorlar.

Koyun misali ilişip yatmamızı ister gibiler.

Koyun eti yeriz, koyun gibi davranmamız istenir, hatta beklenir!

"Ben bir koyun olayım sen de bir kuzu

Meleye meleye getirem yazı" sevilen bir türküdür.

(...)

1990 yılında Sinop'a bir gezi düzenlemiş, Beyaz Ev'de kalmıştık.

Otelde yer olmadığı için kızım Antik Otel'den yer ayırtmış. İyi de olmuş.

Antik Otel

Otel deniz kenarında

Sinop'a vakitlice gelip hemen odalarımıza yerleştik.

Nerede yemek yiyebileceğimizi sorduğumuz zaman resepsiyon görevlisi bir balık lokantasını önerdi.

Bu tür önerileri kulak ardı etmemek lazım.

Kaan araba kullanmaktan yorulduğu için şehir merkezine taksi ile gittik.

Otelden şehir merkezi 10.00 TL.

Dönüşte bindiğimiz taksici ise aynı yola 15.00 TL istedi.

İlk defa itiraz ettim. 10.00 TL aldı ve cehennem oldu. Taksimetre açan yok.

Yabancı demek "yolunacak kaz" anlamına geliyor. Aslında lügate bakmam gerekiyor. Olabilir!

Kaan'da değişen bir şey yok. Aklı İstanbul'da, kalan tarafı da benimle beraber...

Yanılmıyorsam bu tür bir gezi için bundan sonra "bana, benden olumlu oy çıkmaz!".

Sohbet bölündü mü... Olmuyor.... Tadı da, gazı da kaçıyor.

"Nerede kalmıştık?" şeklindeki yamalar derde deva değil.

Yargı paketleri gibi...

"İş mi gezi mi?" sorusunun bir tek yanıtı var. Tabii ki iş. İş olmazsa aş olmaz.. Aç karnına da gezi...

(Yeni geziler için bu "yeniden yapılanma" hamlesi tüm dostlarım için geçerli. Çok elzem ise gece odandan konuşacaksın.)

(...)

Kaan bir kaç gün evvel telefonla beni aradı ve "Ne yapıyorsun abi?" diye sordu.

"Yazı yazıyorum" dedim.

"Abi yaza yaza öleceksin" diye bir saptama yaptı ve kısa bir süre kikirdedi.

Önce ona eşlik ettim sonra da: "Doğru. İnşallah yaza yaza öleceğim." dedikten sonra ben sordum...

"Peki ya sen,

Ya o,

Ya da bir başkası?"

Diğerleri!

Sizlerin jübilesi nasıl olacak?

-!..

Ya, aza aza,

Ya azar azar,

Sonbahar, kış, ilkbahar, belki de yaza...

Ama mutlaka.

Öyle değil mi?

-!..

Ölümü derinlemesine algılamak, anlamak için tabiatı gözlemlemek yeterlidir.

Zamansız olmamak kaydı ile ölüm aslında bir kurtuluştur.

Yol vermektir! Ayak altında çok dolaşmanın hiç kimseye faydası yok.

Doğru (!) yapılabilse ölümle iç içe olan avcılık insana çok şey anlatır ama...

Anlayanı bulmakta zorluk çekersiniz...

-!..

Sinop Antik Otel'in plajı

Keşke her canlı tabiatın içinde yok olabilse...

Aslında oluyor!

10.000 sene sonra şimdilerde var olan mezarların hiç biri olmayacak.

O zaman niye!

Olan bitenin farkındaysanız, gerçek bu...

Benim önerim var!

Bkz:

Kahvaltıdan sonra öncelikle Hamsiloz Tabiat Parkı'na gideceğiz

Girişte bir Allah'ın kulu yok.

Parkın içinde de kimseye rastlamadık.

Yarım saat kadar gezdik ve çıktık.

Boz Tepe'ye gideceğiz. Sinoplular buraya "ada" diyorlar.

Yanlış hatırlamıyorsam 1990 senesinde burada Amerikalıların radar üssü vardı. SSCB'ne karşı gözlem görevini üstlenmişti. Üs varlığını 40 yıl sürdürmüş.

Dolayısıyla uzun yıllar Boz Tepe, Sinoplulular tarafından "radar" olarak anılmış.

Gelişen uydu sistemleri, radarları bazı bölgelerde 2. plâna itmiş olacak ki, Amerikalılar bu üssü Türk Silahlı Kuvvetleri'ne terk etmiş.

Uzun zamandan beri gökyüzünden insanın vesikalık fotoğrafını çekiyorlar.

Biz üsse azıcık yaklaşsak "dur kimdir o" "Yasak hemşerim" muhabbetleri...

Elinde bir de fotoğraf makinesi varsa! Kesin s...ın bunu bil.

Halâ içimde uhdedir... Mardin'i, Mardin Kalesi'nden fotoğraflayamadım diye...

Tel örgülü sahaya yaklaşmaya kalksan şakur şukur silah dolduruyor...

Sormak isterim "kalenin stratejik bir önemi kaldı mı?" diye...

Kaleyi turizme açsak daha iyi olmaz mı?

_!..

Burnun ucuna geldiğimizde 3 - 4 adet teknenin balık çevirdiğine şahit olduk...

Sinop görsel açıdan çok güzel...

Ada etrafında yarım tur atarak kent merkezine indik. Sinop'ta 1970 yılından beri takip ettiğim bıçak üreticisi Özekes'ler var. Onları 1990'da ziyaret etmiştim. Bir kere daha görmek istiyorum.

Aradan 23 yıl geçmiş...

Kent merkezinde sormaya başladık. "Özekes'in işyeri nerede?"

İstisnasız hemen hemen herkes bıçakların satıldığı bir dükkanı gösterdi!

Algılama sıkıntısı var. Tam pes edecekken konuşmamıza kulak kabartan -adını daha sonra öğrendiğim- Cemal Tanyeri imdadımıza yetişiyor, içtenlikle ve ısrarla: "Buyurun ben sizi dükkanlarına kadar götüreyim" diyor.

"Olmaz molmaz!" Hiç bir şey kâr etmiyor... Israrcı ve samimi. Çare yok teklifi sevinerek kabul ediyoruz.

Sohbet ederek yavaş yavaş yürürken Cemal Bey anlatıyor: Gazi Eğitim Fakültesi resim bölümünü son sınıftan terk etmiş. Sinop'ta reklamcılık yapıyormuş. Sinoplu bir hanımla evlenmiş. Hanım köylü olmuş. Aslen Samsunlu.

Bizimle karşılaştıktan kısa bir süre sonra aşağıda fotoğraf altına yazmış olduğum cümleyi kurmuştu.

Çok gülmüştük.

Hiç şüphe yok ki Cemal Tanyeri sıra dışı bir insan.

Yavaş yavaş Özekes'e doğru yürürken bir kaç kare fotoğraf çekebildim.

Uzunca bir yürüyüşten sonra dükkâna varıyoruz. "Merhaba" dedikten sonra Kaan bıçaklara bakmak istediğimizi söylüyor. Cengiz Bey'de bir tedirginlik var. Çay ikram edebileceğini söyleyince biz de kabul ediyoruz. Tedirginlik devam ediyor.

Bir süre sonra bana bakıyor bakıyor adımı anımsıyor ve tek tek heceleyerek söylüyor.

"Mehmet Emin Bora"

Cengiz Bey'in hafızasına hayran kaldım. 23 sene önce yarım saat kadar bir görüşmemiz olmuştu.

Cengiz Bey şimdi rahatladı.

Hal hatır sorduktan sonra oğlunu telefonla arayarak "misafirlerimiz var" diyor. Kısa bir süre geçtikten sonra üçüncü jenerasyonu temsil eden Kâzım Özekes'le tanışmış oluyoruz.

Yeri geldi burada konuya yabancı olanları bilgilendirmek isterim.

Özekes'lerin büyük babaları Hüseyin Usta.

Sene 1890 soyadı kanunu henüz ortada yok. Çünkü cumhuriyet henüz kurulmamış. Mesleğe ilk o başlıyor.

Onun iki oğlu var. Kâzım ve Ali (Büyük oğlu)

Kazım'ın da iki oğlu var ve mesleği onlar sürdürüyorlar.

Erdoğan ve Cengiz. Erdoğan vefat ediyor. Karşımızda oturan Cengiz Özekes.

Cengiz Özekes / 55 yıldır bu sanatı sürdürüyor.

Cengiz Usta mesleğin inceliklerini oğluna öğretmiş.

Baba Cengiz Özekes / Oğlu Kâzım Özekes

Kâzım Özekes aynı zamanda elektrik bölümünde okuyor.

Kâzım Özekes

Kaan, demir sanatları için Japonya'nın özel durumunu "uç öyküler" anlatarak hepimizi aydınlatıyor.

Japonların geleneksel el sanatlarına verdiği önemi vurguluyor.

Bkz:

Ergenekon Destanı'nda anlatıldığına göre demir cevherinden oluşan dağı eriterek delmişiz!

Ya şimdi?

Bolu Tüneli'nin yapımı sırasında 12 hükumet, 16 bakan değişmiş ve yapımı 14 yıl sürmüş....

Bir de Ayaş Tüneli var ki! Dillere destan.

Etüt çalışmalarına 1943 yılında başlanmış.. Geçen süre içerisinde 22 hükûmet ve 29 ulaştırma bakanı değişirken, çalışmalarda 700 milyar TL harcanıldığı söyleniyor. Şimdilerde eski tünel çökmesin diye bütçeye ödenek koyuyormuşuz.

70 yıl geçmiş! Daha ne kadar geçecek belli değil.

Bu arada Çinliler 15 günde 30 katlı bina yapacak hale geldi...

Demir dövülürken ateşe körükle hava verilir.

Demir işleri son nefesini verirken elde kala kala hava kalmış. Hava basmayı iyi biliyoruz, ama gerçekler farklı...

Soldan sağa: Cemal Tanyeri / Cengiz Özekes / Kaan Otçu / Kâzım Özekes

Yaklaşık olarak bir saate yakın bir zaman sohbet ediyoruz. Bu günün anısına 3 adet bıçak siparişi vererek ayrılıyoruz.

Aklımda Cemal Tanyeri'nin sözleri...

Hoş geldiniz, Nerden geldiniz? Ne zaman geldiniz? Ne zaman gidiyonuz?

Kara mizaha güzel bir örnek. Bayıldım doğrusu.

Cengiz Özekes / Kazım Özekes

Arabaya giderken mantıcı dükkanı dikkatimizi çekince bir anda kendimizi masa başında bulduk.

"Ne yemeliyiz?" sorusuna karşılık "cevizli mantı" önerildi.

İyi ki de uymuşuz.

Örnek Mantı

   

Benden söylemesi. Yolunuzu buraya düşürün ve sağdaki cevizli mantıyı mutlaka tadın.

Sinop'a gelip de Sinop Cezaevi'ni görmeden olmaz.

Cezaevini gezmek (!) isterseniz duvardaki okları takip edeceksiniz.

Cezaevinin tarihçesini anlatan aşağıdaki yazı başlı başına bir utanç vesikası!

Levha dil yanlışları ile dolu. Ben bir iki tanesinin altını çizdim. Noktadan sonra boşluk olacağını bile bilmiyorlar.

Büyük harf nerede kullanılır? Tırnak işareti nerede kullanılır? Bunları mı bilecekler.

Yazıdan anlaşılacağı üzere cezaevi 14 senedir Kültür Bakanlığı'nın yönetiminde... Yakışıyor doğrusu?

33 yazım hatası var! Bulmak iser misiniz?

Antik Çağ'a ışık tutacak mimari eserlerin dolgu malzemesi olarak kullanıldığı neredeyse öğünülerek anlatılıyor.

Bu eserler çıkarılamaz mı?

İnsanlar (!) denizin yüzlerce metre dibinden parçalanmış uçakları, uyduları gemileri çıkarttıkları gibi üstüne üstlük neden düştüğünü veya battığınıda tespit ediyor.

İki satır metni bile doğru dürüst kaleme alamayan insanlardan ne bekleyebilirsiniz?

Cezaevi beklenen etkiyi yaratmaktan çok uzak!

Aşağıdaki mekânlara mankenler yerleştirilse...

Cezaevinde yatmış olan ünlülerin mankenleri yapılsa...

Koğuşların içinde arka plânda müzik yayınlansa...

Kapıda kitap ve cd satılsa...

Olmaz mı?

Yanlış mı olur?

Sadece Rahmi Koç Müzesi'ni,

Veya

Edirne Sağlık Müzesi'ni gezmek, ne yapılması gerektiğini anlamak için fazlası ile yeterlidir

Ayakkabı tamircisi canlandırılıyor

Döndüm daldan düşen kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni

Aldım sazı çıkmış gurbet görmeye
Dönüp yare geldim yüzüm sürmeye
Ne lüzum var şuna buna sormaya
Senden ayrı ne hal oldum gör beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni

Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil yüreğine sor beni

        &bbsp;                              Sebahattin Ali

Başım dağ saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Elleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.

Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.

               Sabahattin Ali

İdamlıklar, Ter Adamlar, Patrona, Linç, Dimitrof Geçiyor, Canlı Bayraklar, Ölüm Pusuda, Ateşten Köprü, Harbiye Kazanı, Ey Gaziler, Acılar Çemberi ve Capon adlı eserlerin sahibi Kerim Korcan'nın hayatı bir şekilde anlatılsa!

Eserleri kapıdaki kitapçıda satılsa!

Aşağıdaki 4 metrekare hücrede kimin hangi suçtan dolayı yattığı anlatılabilse!

Ayaklarından ve boynundan prangaya bağlanan insanların halini anlatan bir düzenleme yapılabilse...

Bir parça güneş, biraz da nefes alabilmek için volta atan mahkûmları canlandıran mankenler bahçede sergilenebilse!

Ranzalar konulup bir koğuş yaratılabilse... Mahkûmların yaşamından bir kesit sergilense...

Böyle bomboş dört duvar olacağına!

Çok daha anlamlı olmaz mı?

!..

Aşağıdaki kitabı Sinop'tan satın aldım.

Kitabın 134. sayfasında "Kibrit Çakmaz Cezaevi" başlığı altında Evliya Çelebi'nin 1640 yılında geldiği Sinop Cezaevi'ni anlatıyor. 136. sayfada 1902 yılında Sinop Sancağı Mutasarrıf vekilliğine atanan Mehmet Ali Ayni hatıralarını anlatıyor...

Ve daha niceleri!

Görünen odur ki Sinop Cezaevi veya mahalli söylemle "dam". Damda, yaşananlar ise tam bir dram.

İsmail Deniz'i içtenlikle kutlamak isterim. Kitabın dili son derece akıcı.

Mutlaka okunmalı

Sabahattin Ali'nin sadece 5 ay yattığı Sinop Cezaevi'nde yazdığı şiir halen ezilmiş insanların sesidir...

Aşağıda şairin sansürlenmemiş şiiri vardır. Daha sonra küfür kelimesi "sitem" şeklinde değiştirilmiştir.

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Dertlerin kalkınca şaha
Bir küfür yolla Allaha

Özde: Sinop Cezaevi bana göre tam bir fiyasko. Yaşananların binde birini bile anlatamayan koskoca bir taş yığını...

Sinoplular sahip oldukları bu büyük zenginli nasıl gözardı ediyorlar? Doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

Objektife takılan aşağıdaki kareyi de anlamak mümkün değil. Depolanmış anlamsız malzemeler, içki şişeleri v.s.

Sormak isterim yetkililere?

Oldu mu şimdi?

Gerze'yi görüp oradan da Ankara'ya döneceğiz. Plan bu.

Gerze Limanı

Duble!

Bu kare için "Ne gereği var" diye düşünebilirisiniz... Başımın 10 m üstünden geçerken aniden çektim.

Sadece iki kare! "Avcı refleksi" diyebilirsiniz.

Gerze'de özgün bir güzellik bulamadım. Güzel ama sıradan. Aslında neresi değil?

El değmemiş olması bile bu sıfatı ona kazandırabilir. Ama ne çare ki her yer beton ve birbirinin aynı.

Dışı kalaylı içi alaylı binalar. Beypazarı, Safranbolu, dolu! Al birini vur birine.

İlçe meydanında gördüğüm horoz heykeli bana hiç bir şey ifade etmedi.

Hacı Kadın Horozu

Ankara'ya geldikten sonra internet üzerinden araştırma yaptım.

Horoz tıpkı Denizli'de olduğu gibi yöreye ait bir hayvan. Tutkunları var. Bir diyeceğim olamaz.

Hayvan sevgisi ne denli yaygınlaşırsa o ölçüde insanlaşabiliriz.

Belki ilgili bakanlık var olan heykele değil ama internet üzerinden yayınlanan görüntülere "dur" diyebilir!

Bkz:

Kısa yoldan Ankara istikametine doğru dönüşe geçtik. Yolumuz Boyabat'tan geçerken güneş batmak üzereydi.

Boyabat Kalesi'ne çıkarak ilçeyi fotoğrafladık.

Boyabat

Boyabat

Kaleden bir görünüş

Bugüne kadar hiç bir gezide yapmadığımı yaptım!

Önce kendimi, daha sonra da yaşadığım toprakların insanlarını sorgulama gayreti içinde oldum.

En acımasız ölçüde...

Biz neden böyleyiz?

-!..

Antik Çağ'da Anadolu coğrafyası üzerinde yüzlerce filozof ve bilim adamı yetişmiş.

Sinop'ta yaşamış olan Diyojen'in sembolik olarak ışık tutan heykeli yapılmış...

Ama taksiciye ışık gitmiyor!

Nereye baksam "Diogenes sendromu" hakim!

-!..

Görülen o ki binlerce yıldır düşünürler tarafından toplumu aydınlatma çabası yeterli olamamış!

Mevlana, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, kısacası Anadolu erenleri evrensel doğruları seslendirmiş ama onların çabaları da -bana göre- fayda sağlayamamış...

Bkz:

"Hukukun üstünlüğü" söz olarak herkesin ağzında sakız olmuş. Sakızın derde deva olacağı yok.

Umutsuz, bedbin, kırgın ve kızgınım.

"Devletin, milletin ali menfaati" söyleminin arkasına sığınılıyor.

Bireyi yok ederek vatanı kurtardığını zannediyor.

-!..

Vatandaş yanlış yaparsa iflas ediyor.

Perişan oluyor.

Devletin milletin milyarlarca lirasını batıran sırıtıp geziyor.

Bu nasıl bir adalet sistemi?

-!..

Ankara'ya az kaldı. Ruh halimi bundan güzel ifade edecek bir kare bulamadım.

Yazıyı bağlamak için özlü bir söz bulmaya çalışırken yaşamımın şekillenmesinde örnek aldığım Aydın Boysan'ın bir yazısı aklıma geldi. Fazla söze hacet kalmadan...

Biz, "söylemiyoruz" ama "söyleniyoruz"

"Konuşmuyoruz " ama "mırıldanıyoruz".

Biz neden böyleyiz?

Genelde "sessiz"leştik".

Bizdeki sessizlik iyi huylu olmaktan mı kaynaklanıyor, yoksa içinden geçeni söylemeye, çekinmekten mi?..

Daha kötüsü, korkmaktan mı?..

Yoksa hiç günah işlemezse, sevap işlenmezse de olur sanmaktan mı?

Ya aydın kişi sıfatı yakıştırılanların sessizliği, neden ola ki?

Hiç günah işlemeyen, kendisini toplum görevini yapmış sanıyor. Hiç sevap işlememiş olsa bile...

Oysa Dante'nin Cehennemi'nde, hiç günah işlemeyen de cehenneme atılıyor.. Hiç sevap işlemedikleri için.

Toplumumuzda "sıkıntılı insan" oranı yükseliyor.

Bu nedenle konuları daldan dala atlayan kitapları, yazmak kolaylaştı., okumak da...

                                                                 Aydın BOYSAN

                                                                      "Ne Güzel Günlermiş" adlı kitabın sunuş yazısı.

Kalem aklın dilidir.

                                                   Dante

 

 

  

        04 Mart 2013 / Ankara

 

 

 

Bu yazı 4700 kez okundu...