Anamur Güney'e...(Bölüm / 1)


Gülnar - Anamur yolu

Yaklaşık olarak bir buçuk ay önce, Anamur'a gittim. Türkiye'nin Güney ucuna...

40 sene evvel Anamur'a gitmek zordu. Şimdi de zor.

Karayolunu tercih ederseniz:

Ankara-Konya-Karaman-Mut-Gülnar-Aydıncık üzerinden Anamur'a varmak yaklaşık olarak 10 saatinizi alır.

Olmadı!..

Uçakla Adana veya Antalya'ya gideceksiniz. Daha sonra sizi en az 4 saatlik zorlu bir karayolu bekliyor.

Hal böyle olunca havaalanına gidiş, indim bindim derken geçen zaman asgari 8-9 saat.

Kısacası Anamur'a gitmek çok uzun zamandan beri başlı başına bir problem.

70'li yılların ortasında Mut - Gülnar üzerinden Anamur'a ilk ulaşım sağlandığında o yolu ilk kullananlardanım. 1976 model CJ 7 model bir Jeep'im vardı. Bol virajlı yollardan çok keyif alırdım. Yol boyunca arabanın önüne keklik sürüleri çıkardı. Bir de eşeklerle develer...

Kış aylarında ise sadece Sertavul Geçiti'ni aşmak bile yürek isterdi. Güney'e indikçe iklim değişir içiniz ısınırdı.

Gülnar - Anamur arası / Yolun ilk açıldığı günler...

Anamur'da Mersin/Antalya arasından geçen ana yolun Güney'inde var olan dikili bina sayısı hemen hemen 15-20 kadardı. TRT binası, askerlik şubesi, askeri lojmanlar, ordu evi, gümrük binası ve benzeri bir kaç bina daha...

Bu fotoğrafta temel yerleri belirlenen yerde şimdilerde Murat tatil sitesi var.

O dönemde Anamur'da taahhüt işini büyük ölçekli yüklenen tek firmaydık. Toplam olarak 178 daire bir de banka şubesi yaptık. Temel atma törenleri düzenlerdik. İnsanlar şaşırırdı.

M.E Bora :-)

Anamur kaymakamı temel atma törenine gelmişti.

İki günde yaptığım basketbol sahası ve çeşme Anamur'da olay olmuştu.

Gece maçları için aydınlatma da yapmıştım. Yaz aylarında hemen hemen her akşam voleybol maçı yapılırdı. Öğleden sonra payton tutup şehir içinde davul çaldırmak sureti ile rekabet ortamı yaratırdık. Uzun süren yaz geceleri insanlar iskele yakınlarında olan sahamıza büyük bir istekle gelirdi. Maç sonunda yenilen taraf bir tepsi baklava ısmarlardı. Seyircisi oyuncusu hep beraber yerdik.

Çok sevilirdik dersem mübalağa etmiş olmam.

İnşaatın yürümesi için ileri teknolojiden faydalanırdım:-)

Çatılara konulması gereken 3 tonluk su depoları merdiven kovalarına sığmayınca bir kenara alınıp uzunca bir süre bekletilmişti.

Mühendis vardı, mimar vardı, ama yoktu!

İşi ötelemeyi çözüm zannederlerdi.

Tamam da nereye kadar!

Binanın uygun cephesine bir adet inşaatçı tabiri ile "eşek" yaptırdım. (Tahta, 5x10 ve kalaslardan yapılan bir düzenek)

Su tankını ipe bağladım. İpi de yukarıya astığımız bir boş kasnaktan geçirerek aşağıya sarkıttım. Aşağıdaki ipin ucunu CJ7'nin çeki demirine bağlayınca düzenek tamamlanmıştı.

Arabayı arazi vitesine alarak hafif hafif gaza basınca Jeep'in kıçı havaya kalkmaya başladı.

Hemen arka kapıyı açıp içine şantiye içinde gezinmek (!) isteyen 4-5 işçi aldım. Sorun çözülmüştü.

20 metrelik kısa gezi su tankını çatının üstüne çıkarttı.

İşin asıl zor tarafı bundan sonra başlayacaktı!

Anamur Belediyesi'nde çalışan işçilerin oluşturduğu kooperatif için yapmış olduğumuz 3 ayrı binadan oluşan 36 dairelik site için çatıya 3 su tankı daha çıkartmam lazımdı.

Aynı yöntemle 3 su tankını önce aynı çatıya, daha sonra da Fatih Sultan Mehmet'in gemilerini karadan kaydırdığı gibi- çatılar arasına boru döşemek sureti ile- diğer su tanklarını da yandaki binaya havadan yatay geçiş yaparak aktardım. Tankları dört köşeden bağladığımız iple yönlendirmiştik..

Yazdığım kadar kolay olmadı ama oldu.

Her şirkette zaman zaman nakit sıkıntısı çekilir. Bu durumu o zamanlar biz de yaşadık. Bu çok riskli işleri keyif aldığım için değil zorunlu olarak yaptım. Gelen 10 ton demiri indirecek işçi için para olmayınca Jeep'in arkasına iple bağlayarak tek başıma indirdiğim olmuştur.

Arabamı iş makinesi gibi kullandıysam çaresizliktendi. Onca sıkıntıya rağmen işi bitirdik. O sırada kooperatif başkanı olan -şimdi ismini anımsayamadım- kişi işyerinde dalgınlık sonucu yüksek voltaja tutularak vefat etti.

Çok sevilen dürüst bir adamdı. Rahmetle anmak isterim.

Geride bir anne ile bir küçük çocuk yaşlı bir dede ile yaşlı bir babaanne kalmıştı. Zor durumdaydılar. Kooperatiften alacağımız vardı. Onun borcunu ödenmiş saydık. Doğrusu buydu ve yapıldı.

Bunları 40 sene sonra niçin yazdım!

!..

Yeri gelince anlatacağım. Çok şaşıracaksınız.

Boynumda asılı olan fotoğraf makinesi Mamiya C 330. Halâ saklıyorum.

Eşim ve kızım Pınar

Kaktüsün çiçek açtığını ilk defa Anamur'da görmüştüm. Son kattan yere atılan veya düşen inşaat artığı tahta veya 5x10 ebadındaki kalıplık keresteler -dik düşer de toprağa saplanırsa- bir kaç ay içinde yeniden hayata döner ve yeşerirdi. Yerin altına 1 metre indiğinizde mutlaka su çıkardı. Bu son derece verimli ovanın yerinde şimdi beton yığınları var.

Şantiye binası önünde 1976 Jeep CJ 7

76 daire / 36 tanesi teslim edilmiş 40 tanesi bitmek üzere...
(Soldaki kırmızı tuğlalı inşaatın 40 sene sonraki son hali aşağıda / 2012)

40 Sene sonra....

20 daireli A blok

Voleybol sahası!
Solda B blok / Karşıda 76 daire Murat Tatil Sitesi / Eski şantiye binasının olduğu yer.

Murat Tatil Sitesi / Çeşmenin olduğu yol

Anamur yaylalarının pek çoğunu gezdim. Keklik avcılığı da yaptım. Sera yapıp muz yetiştirdim. Yer fıstığı ektim. Bulaşmadığım iş kalmadı. Çok sayıda fotoğraf çektim. Hepsi de duruyor. Öykü olabilecek anılarım var.

Mamure Kalesi / Anamur / 2012

    

Kale içinden görüntüler / 2012

Bunları neden yazma ihtiyacı hissettim?

Aslında kişisel bir problem olarak algılanma olasılığı olsa da, yaşadıklarım toplumun birçok kesimi için genel bir sorun.

22 sene (!) süren bir davayı kazandım. Aslında bu süre gerçekte 32 sene.

Tapulu arsamın üzerine -hiç bir bedel ödemeksizin- önce yeşil alan, şimdi de otopark diye şerh düştüler.

Bu arsa rızam alınarak elde ettiğim bir mülk değil. Ortaklık payı olarak verildi.

Detaya girmek istemem.

Gerçek olan tek bir şey var idare, 22 sene süren mahkemenin kararını uygulamıyor.

"Hangi taş büyük ise, git başını ona vur" diyor.

Örnek olsun diye vuracağım. Kimsenin şüphesi olmasın.

Bir ülkede "tapu güvencesi" yoksa demokrasiden bahsetseniz ne olur, bahsetmeseniz ne olur?

!..

Yalnızlığım ile baş başa kaldığımda... Pek çok soru gelir aklıma.

Her zaman bir tanesinin önceliği vardır.

Biz neden böyleyiz?

!..

Kamu görevlisi olmanız sizi yasaların üstüne çıkartır mı?

Bu ve benzeri düşüncelere kapılınca... Doğrusu içim kararıyor.

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Biz neden gerçeklerle yüzleşmekten korkuyoruz?

(...)

   

Bu soruyu soran insan sayısı toplam nüfusumuza göre "az" olsa da:

"Doğru cevabı" öğrenmek isteyenlerin "çok" sayıda olduğunu düşünüyorum.

Bu cümlemin çelişkili olduğunu düşünüyorsunuz değil mi?

Hayır, çelişki yok.

Korkak çok.

Yüzleşme kültüründen nasibimizi gereği kadar almamışız.

İşin aslı bu. Arka planda yatan ise "korku kültürü".

!..

Örnek vermek isterim.

Sn. Prof. Dr. Ali Demirsoy'un çok sayıda okuma meraklısına gönderdiği yazılarının okuyucu listesinde ben de varım. Bundan ötürü gurur da duyuyorum. Bugün gelen mektubun bir paragrafını aldım. Tamamını merak ediyorsanız Sn. Demirsoy'un sitesine girerek okuyabilirsiniz. Bakın hoca ne diyor?

Değerli Kardeşim,

Türkiye son yarım yüzyılda önemli hatalar işledi. Bu hatalar başkalarının kaderini derinden etkiledi. Sıranın bize gelmemesi için önemli bir neden bulunmamaktadır. Bu hatalara belki bir kısmınız bire bir tanık oldunuz; bir kısmını da buradaki yazıdan öğreneceksiniz. Merak ediyorsanız okuyunuz!

"Batının sevmediği kesimler yöneticilerimizin de hazzetmediği kesimler oluyor; batının sevdiği kesimler ise nedense bizim yöneticilerimizin gözbebeği oluyor… Demokrasinin “D”sinin bile uğramadığı körfez ülkeleri ve petrolü olan ve petrolünü batının şirketlerine peşkeş çeken tutucu Müslüman ülkeler batının sevgilisi olduğu için, onlara serzenişte bile bulunamıyoruz.
Bu da bizim demokrasi anlayışımız olsa gerek…"

Yazının tamamını okumak için Bkz:

Batı, aydınlanma çağını 18'inci yüzyılda yaşamış: din merkezli bir toplumsal yapı yerini, bu süreçte akıl odaklı düzenlemelere terk etmiştir.

Aradan uzunca bir süre geçmiş olmasına rağmen çağı yakalamak için gözümüzü Batı'nın kabul edilebilir değerlerini almak yerine tarihin derinliklerinde egomuzu şişirecek değer arayışlarına odakladık.

Ağzımız açık televizyon dizilerini seyretmemizin farklı nedenleri olsa da, bir diğer nedeni de budur.

Kişisel hiçbir başarası olmayan çok sayıdaki insanın futbol takımlarını ölesiye desteklemelerinin ardında bu olgunun büyük payı vardır. "Ölmeye geldik" diye yırtınan insanlara sormak lazım.

Neden? Neden öleceksin?

Mutlu olmak uğruna geçmişi didiklerken günün sorunlarını aklın ışığında çözmek yerine pembe dizilerdeki gibi hak etmediğimiz bir geleceği düşlüyoruz.

Nüfus büyük şehirlere yığıldı... Diploma değil marjinal işler ön planda...

Simit artık saraylarda satılıyor!

Ülkenin en iyi üniversitesinden mezun ol, asla bir futbolcu kadar para kazanma şansın yok.

Ne konuşmasını bilen var ne de yolda yürümeyi...

Kaldırımlarda, kapı önlerinde kısacası olur olmaz herhangi bir yerde durmak sureti ile yolu kestiğinin fakında bile değil.

Özür dileyeceğine hırlamaya hazır...

Hitap ederken "Sen" diye başlıyor... "Siz"den haberi yok.

Kaçak avcıyı görmezden gelen Milli Park yöneticilerine ödül (!) verilirken sunucu orada olmayan, tanımadığı bir kişiye gönderme yaparak: "Şahsiyeten saygılarımı bildiririm" diyor. Tam ödüllük bir cümle değil mi?

Uzunca bir zamandan beri kentin değil, kırsalın kuralları (!) geçerli.

Ortak payda hemen hemen yok gibi...

Bir toplum bu denli iç içe yaşarken ancak bu kadar yalnızlaşabilir.

Biz neden böyleyiz?

!..

Bir toplumda adaleti sağlayamazsanız başarı şansınız olsa olsa "var gibi" görünür.

"Devlet malı deniz, yemeyen domuz"

"Her koyun kendi bacağından asılır"

"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" şeklindeki düzenlemelere:

"Bunlar benim atalarımın sözü" diyebilenler için...

Benim söyleyecek bir tek sözüm olamaz.

!..

İçinizden "konumuz genel olarak avcılık, ben neredeyim (!)" diye düşünebilirsiniz.

Haklı da olabilirsiniz. Ama bilmeniz gereken bir gerçek var.

Öncelikler sıralaması içinde çözülmesi gereken temel sorunları ortadan kaldırmazsanız, ilgi alanınızı kapsayan problemleri asla yok edemezsiniz.

Şimdi size bir kitap önereceğim.

Tamamını değilse bile sizi ilgilendiren konu başlıklarını okumak, kafanızda oluşan pek çok bilinmeyeni anlaşılır hale getirecektir.

Dolayısıyla öğrendiklerinizle yaşadıklarınız arasında ilişki kurmaya başlayacak pek çok bilinmeyen, yerini acı tebessümlere terk edecektir.

İlgi alanınız olan avcılıkla yaşadığınız veya şahit olduğunuz olumsuzlukların altında yatan gerçekler sizin için anlaşılmaz olmaktan çıkacaktır.

Özellikle sayfa 271 ile 281 arasını okusanız, bana daha çok hak vereceksiniz.

Kuzey'e...

Kaan Otçu, yaklaşık olarak üç ay önce yeni bir araba aldı.

Aracın arkasını da ağırlıklı olarak kırsal alanlarda ihtiyaç duyulabilecek malzemeleri taşıyabilecek bir şekilde düzenledi.

"Benzinle çalışan elektrikli testere var" dersem, gerisini siz de hayal edebilirisiniz.

Arabaya vinç ve çeki demiri takıldı. Araç bir anlamda sefere hazır hale geldi.

Kısa süre önce beni telefonla arayarak "Abi Ankara'ya geleceğim özel bir tur yapıp kendimizi dağlara atalım. Yabanıl yaşamı çok özledim. Bol bol fotoğraf çekebileceğimiz bir güzergahı sen tayin et" dedi.

Eylül sonunda arabamı bakıma vermiştim. Üç ayda toplanabildi.

Dolayısıyla aynı özlemi daha da şiddetli olarak içimde hissediyordum dersem yalan olmaz.

Aylardır araziye çıkmadık. Fotoğraf çekeceğiz. Çekeceğiz de nerede?

Şubat ayı!

Kendimizi dağlara atacağız..

Nasıl olacak?

Hangi dağ bizi kabul eder ki!

Eder. Eder de geri vermez. İşin bu boyutu da var.

Üstüne üstelik işin "olmazsa olmazları" var.

Bilindiği gibi misafir olarak sizi ziyaret eden için öyle bir rota çizilmeli ki, bir geçtiği yerden bir kere daha geçmesin.

Bu durumda İstanbul'dan gelen misafir için Batı hariç diğer yönler uygun gibi görünse de:

Doğu kış şartlarından,

Güney fazla şehirleştiği için yabanhayatı bağlamında cazibe merkezi değil.

Hal böyle olunca manzara açısından Kastamonu üzerinden Karadeniz'e ulaşmak ve sahili takiben Sinop'a kadar gitmek için hazırlıklara başladım. Bu arada hava raporlarını takip ediyorum.

Kastamonu'da liseden bu yana dostluğumu sürdürdüğüm Dr. Ahmet Zafer Ergün var. Bkz:

Kendisini telefonla arayarak sahil yolu hakkında bilgi edindim.

Yola sabah çıkma gibi bir adetim var. Kaan'ın yapması gereken bir kaç iş görüşmesinden ötürü yola öğleden sonra çıkabildik.

    

05 Şubat 2013 / Saat:13:57

Saat 18:30 gibi Kastamonu'ya ulaştık.

Ahmet kardeşim bizi her zaman olduğu gibi il merkezinde karşıladı.

Lokantayı organize etmiş, arabamız için park yeri bile ayırmış.

İncelik budur... Bu meziyet pek az insana nasip olur.

Bir yandan yemek yerken bir yandan da sohbet ettik. Dr. Ahmet Zafer Ergün dâhiliye mütehassısı.

Kalbinde ritim bozukluğu var. Bir gecede 2000 den fazla düzensiz atış tespit edilmiş.

Doktoru Kastamonu'dan uzaklaşmamasını önermiş. Yoksa bu yolculuğa o da katılacaktı.

Yemekten sonra yolculuğa çıkacağız diye bize Kastamonu'ya has pastırmadan bir de yolluk yaptırmış. Onu alırken ben de fotoğraf çektim. Kayserili pastırmayı dilim dilim keserken Kastamonulu, tabir-i caizse ağaç dalı yontar gibi yontuyor.

Yine Ahmet'ten öğrendiğimize göre buradaki pastırma üreticileri sadece kendi ürettikleri ürünleri satıyorlarmış.

Çemeni daha az, yağsız ama yumuşak...

Dr. Ahmet Zafer Ergün ile vedalaşarak Daday'a doğru yola çıkıyoruz. Geceyi İksir Otel'de geçirip ertesi gün Cide'ye gideceğiz.

Kuzey'e...

Gelecek yazımda size Karadeniz sahil şeridini anlatacağım.

Özellikle de Sinop'u.

Rasim Meray hakkında yazmış olduğum gerçekler birilerini rahatsız etti. Bkz:

Bu nitelikte çok sayıda insan varmış! Bunu yazarak diğerlerine ayıp etmişiz.

!..

Hodri meydan... Bulun anlatın yazalım. Hiçbir yerimiz eksilmez. Siz de artarsınız. Hadi!

!..

Neden yazılmalı, açıklamak isterim.

Bundan 10 sene sonra -kalmaz ama- başta ben olmak üzere bu dönemde yaşayan pek çok kişi hayatta olmayacak.

Ama Rasim Meray'ın çocukları, onların torunları inşallah hayatta olacak.

Gerçek bu. Öyle değil mi?

İtirazınız yoksa devam edeceğim.

Çocukları, babaları hakkında yazılan bu yazıyı gururla kendi çocuklarına okuyacaklar.

Torunlar dedelerinin öyküsünü dinleyecek onlar da dedeleri ile gurur duyacaklar.

Doğru mu? Doğru.

Bilinmelidir ki namuslu insanların özellikle: memur olarak, işçi olarak çalışanların gelecek kuşaklara aktarabilecekleri tek zenginlik -büyük bir olasılıkla- bundan ibarettir.

Bunu, neden bu insanlara çok görüyorsunuz?

!..

Ama ben sizi anlayabiliyorum.

Akıl hazır değilse, göz göremez

                                             Emilie Serge

Gelecek yazı

Sinop - Kuzey'e...

 

 

  

        18 Şubat 2013 / Ankara

 

 

 

Bu yazı 2973 kez okundu...