Adıyaman - Kahramanmaraş - Kayseri


Adıyaman
25.09 2011

Sivrice'yi terk edip harita üzerinden tespit ettiğimiz yeni güzergahta yol alıyoruz.

Besni üzerinden Adıyaman'a gideceğiz.

Adıyaman'a varınca Kahta hakkında daha detaylı bilgi edineceğimizi düşünüyoruz. Alacağımız cevaplara göre karar vereceğiz.

Kahta'da kalabiliriz, aksi takdirde gün sonunda konaklama yeri olarak Kahramanmaraş son seçeneğimiz olacak.

Hazar Gölü - Kahramanmaraş rotası

Kömürhan Köprüsü (İsmet Paşa Köprüsü)

Sivrice arkamızda kaldı, Elazığ-Malatya yoluna girdik.

Köprüden geçip objektifimi Elazığ istikametine çevirdim.

Fotoğrafta görülen köprü yeni. Baraj yapılmadan önce var olan "Kömürhan Köprüsü"nün adını taşıyor. Uzun yıllar Türkiye'nin "en uzun ve en yüksek köprüsü" unvanını taşıdı ve barajın yapılması ile sular altında kaldı.

Keban Barajı, zaman içinde bölgenin alışkanlıklarını değiştirdiği gibi "refaha erişmenin farklı yollarını" da bölge sakinlerine sunacak.

Görünen sorun, bu zamanın ne kadar süreceği!

Türkiye Bilimler Akademisi Raporları "Yaşam Kalitesi Göstergeleri" başlıklı bir yayının V. Bölümün içinde;

"Türkiye İçin Kapsamlı Bir Yaşam Kalitesi Göstergesi Önerisi şeklinde bir alt başlık var.

Bu bölümün içinde "Yaşam Kalitesi" kavramı 8 alt başlıkta irdeleniyor;

1- Çevre Kalitesi ve Sürdürülebilirlik.

2- İnsan Kaynağı, Nüfus

3- Sağlık Durumu

4- Eğitim Durumu

5- Ekonomik Performans

6- Toplumsal Bütünleşme Düzeyi

7- Siyasal Sistemin Niteliği

8- Yerleşme Kalitesi

Bu raporu bir kitap fuarından satın aldığımı hatırlıyorum.

4 TL

Otopark parası bile değil.

Okuyan olmadıktan sonra bedava dağıtsan ne fark eder! Ne acı değil mi?

Kitapta sosyal politikalara (!) destek verebilecek bilimsel yaklaşımlar anlatılıyor. Metotlar öneriliyor.

Yaşam kalitesi nasıl artırılacak? Temel yaklaşım bu.

Gelin görün ki sürdürmeye çalıştığımız yaşamın içinde bu sorular yanıt bulamıyor.

Ortada bir garabet olduğu kesin.

Keşke, siyasetçiler bilim adamlarının işaret ettiği bu gerçekleri dikkate alsa, alabilse!

Keşke bilim adamları da körü körüne siyaset yapmasa!

(Bkz.12 Kasım 2011 / Hürriyet Gazetesi. Taha Akyol / Bilimler Akademisi kimden yana?)

Gel gör ki her iki kesimin de kendisini yenmesi, yok yere toplumu pohpohlamaktan uzak durması lazım.

Örneğin siyaseten;

''Bu ülkenin her bir ferdi birinci sınıf vatandaştır." derseniz bu ne derecede doğru olabilir ki!

Herkes birinci sınıf vatandaş ise biz niye milletler arası sıralamada 83'üncü sıradayız?

(Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın (UNDP) yeni düzenlenen İnsani Gelişme Endeksine (İGE) göre, Türkiye, 0.679'luk bir değerle 169 ülke arasında 83. sırada yer aldı. Türkiye 2007 yılında açıklanan raporda 79.sıradaydı. Böylelikle Türkiye 3 yılda 4 basamak gerilemiş oldu. Türkiye Avrupa'da ise 47 ülke içerisinde 46.sırada yer alabildi)

Bir toplumda hırsız da olur uğursuz da. Buna "hayır yoktur" diyebilir misiniz?

Hapishanelerde turistler mi kalıyor!..

Nüfusun bir yarısı, hemen hemen diğer yarısı ile mahkemelik.

Birinci sınıf insanlar neden hep kavga ediyorlar!

Her sene on bine yakın sayıda insanımız trafik kazasından hayatını kaybediyor.

Birinci sınıf vatandaşlar neden birbirini öldürüyor? diye sorarlarsa, ne cevap vereceksiniz

-!..

Raporun başlıkları sizi korkutmasın. O kadar güzel anlatılmış ki, "su gibi akıyor" diyebilirim.

Yapmış olduğum gezilerde dünya gerçeklerinden çok ama çok uzak bir toplumun bireyi olduğumu üzülerek müşahede ediyorum.

http://www.tuba.gov.tr/tr/anasayfa.html

Yol boyunca ne zaman ilgimizi çeken bir levha görürsek mutlaka ana yoldan saparak orayı da görme gayreti içinde oluyoruz. Çoğu zaman bu kısa ziyaretlerimiz -sizi bilgilendirmek bağlamında- yetersiz kalıyor.

Bunun farkındayım, ama başkaca bir seçenek de şimdilik de olsa görülmüyor.

Zaman zaman Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi aklıma gelir. (Evliya Çelebi /1611-1682)

Onca bilgiyi nasıl topladı? Onca yeri nasıl gördü gezdi diye!

Onun enderunda görevli olduğunu, dolayısıyla gezilerinin (!) 50 yıl sürdüğünü biliyoruz.

Zaman bakımından oldukça uzun bir süreden bahsediyorum. Bu süre zarfında bulunduğu konumdan dolayı istediği bilgilere kolaylıkla ulaştığı gibi, gezi harcamaları gibi bir sorunu da yaşamadığını düşünüyorum.

Toplam 3 gün içinde 2200 km yol yapacaksın. Harcadığın her kuruş da kesenden çıkacak!

-!..

Doğru bilgiye erişmenin ne denli zor olduğunu da takdirlerinize bırakıyorum.

Doğru dürüst yol bile tarif edemiyorlar ki...

Bunları düşüne düşüne yola devam ederken bir levha dikkatimi çekiyor. Bu isim bana hiç de yabancı değil.

Hemen Erinç'e sesleniyorum. Buraya girelim.

Takaz'a ilk defa gelişim 52 sene önce oldu.

O zamanlar Malatya'da bir adet vardı. Tatil günleri kıra gitmek!..

Gülmeyin, tabir tam tamına bu "kıra gitmek"

"Piknik" adlı Amerikan yapımı film (1955) gösterime sunulduktan sonra "kıra" gitmenin adı da piknik olarak dilimize yerleşti.

"Vay canına" şeklinde olması gereken nidanın yerini, uzun zamandan beri "waooov" almadı mı?

Bir milletin mensupları, başka bir milletin sesini çıkartmaya özeniyor!

"Bir aslan miyav dedi,
Minik fare kükredi
" şarkısı gibi...

Çok daha çarpıcı örnekler verilebilir.

(...)

O devirdeTakaz, çok sevilen bir subaşıydı. Malatya'ya 70 km olan mesafe, 2 saatten fazla bir zaman alırdı.

Özel araba hemen hemen yok denecek kadar azdı. Otobüs tutulur öyle gidilirdi.

Takaz, Malatya'ya bağlı Doğanşehir İlçesi'nin bir beldesi.

Takaz

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne bakıldığında; Takaz kelimesi, ağaç çengel veya kayıklardaki eğri ağaç diye karşılık bulmakta.

Yöre insanı ise "Çok eski zamanlarda bu bölgede mal mübadelesi yapıldığını, bu alışveriş sırasında taraflardan birinin yapılan değişimden memnun olmadığı halde "teki az" dermiş!

Zamanla bu sözün "Takaz"a döndüğünü söylüyorlar.

Doğrusu bu bana pek de inandırıcı gelmedi.

Öncelikle bilelim ki değişim "takaz" değil "takas"tır.

(...)

Takaz'a girer girmez 52 sene evvel yere hıla (battaniye benzeri bir yaygı) sererek oturduğumuz yeri aradım.

Sadece hıla götürülmez yastıklar da götürülürdü. Başka türlü rahat etme imkanı yoktu.

İlk gelen grup, suyun çıktığı kayalığın hemen yanını işgal ederdi. Mutlaka çiğköfte yapılır, mangal yakılırdı. Yemek sırasında ya rakı, ya da ekşi nar suyu ile votka içilir; yemek sonrasında bir gölgelikte uzun uzun uyunurdu. Öğleden sonra saat 4-5 gibi semaver yakılır, içilen demli çaylar güne son noktayı koyardı.

Kıra gitmekten anladığımız bundan ibaretti.

"Şimdi ne değişti?" sorusunu isterseniz siz yanıtlayın.

Orayı bulmak için dolaşmaya başladığımda işletmeden bir bey bana yardımcı oldu.

Suyun çıktığı yeri fotoğrafta gördüğünüz berbat binanın içine almışlar. Doğanşehir İlçesi'nin su ihtiyacı buradan karşılanıyormuş. 52 sene sonra varılan nokta bu!

İnsanoğlu ancak hayal edebildiğini gerçekleştirir. Bizim hayallerimiz sınırlı!

Nano teknoloji 1986 yılında gündeme geldi. Nano metrik sistemin içinde bir metrenin milyarda biri veya bir milimetrenin milyonda biri ölçülebiliyor. Bu teknoloji sayesinde bugün kullandığımız bilgisayarların hızı binlerce kere artabilecek. Bunun yanı sıra çeliğin yerini plastik alabilir, enerjinin maliyeti sıfıra düşebilir. Daha pek çok yenilikten bahsedebiliriz.

Hubble teleskopu dünyadan 28 milyon ışık yılı uzakta bulunan Sombrero Galaksisi'ni görebiliyor.

Uzay neredeyse kapı komşu oldu.

Bu gelişmelerin hemen hemen hepsi de son 50 yıl içinde yaşandı.

Gavurlar yaptı.

Biz ne yaptık?

-!..

Bir su başı bile 52 sene önce neyse, şimdi de o! Hatta daha da çirkin.

Suda çok sayıda alabalık var. Balıktan Adana kebap yapıyoruz! Müthiş bir gelişme.

Benim fotoğraf çektiğimi görünce işletme sahibine haber vermişler. Sn. Orhan Kaplan yanımıza gelerek bize "hoş geldiniz" dedikten sonra karşılıklı sohbete başladık. Ben kendisine 52 sene evvel buraya bir kaç kere geldiğimi anlattım. O da bana Takaz'ın tarihçesini...

Takaz'ın mülkiyeti 1960 yılına kadar Haydar Ağa'ya aitmiş. 1960 yılında Haydar Ağa Takaz'ı belediyeye hibe ederken ağaçların kesilmemesini şart koşmuş.

Uzun seneler çeşitli işletmeciler tarafından işletilen Takaz'ın son müsteciri Orhan Kaplan işe başladığında görmüş ki geriye dönük olmak üzere 25 sene boyunca elektrik, vergi borçları ve ecr-i misil bedelleri belediyeye ödenmemiş!

"Bu hale ben getirdim. Tek bir ağaç kesmediğim gibi gördüğünüz şekilde ıslah da ettim. Her yaptığım işten belediyeyi haberdar ediyorum" diyor.

Nereye giderseniz gidin kamu kuruluşları ile esnafın birbirine neredeyse "hasım" gözü ile baktıklarını görüyorum.

"Kör tuttuğunu öper" misali geçmişte yapılan yanlışlıkların hesabı "yenisinden" soruluyor.

Doğruyu seslendirirsen "kötü" oluyorsun. Orhan Kaplan bu durumun değişeceği yönünde umut taşıyor.

Bu değişimi takip edeceğim.

Orhan Kaplan

Takaz'ı geride bırakıp yola devam ediyoruz.

Yol boyunca fotoğrafçıları çileden çıkartacak yüzlerce kare yakalamak mümkün.

Nurhak Dağları 3090 m.
Saat 13:39 da Besni'ye geliyoruz.

Besni /2011

Besni denilince herkes gibi bizim de aklımıza meşhur Besni Üzümü geliyor. Tesadüfe bakar mısınız bugün de pazarı varmış. Tarif üzerine pazara vardığımızda kuru üzümün sadece kapalı bir çarşıda satıldığını öğreniyoruz.

Her zaman ki "tarif" sorun burada da karşımıza çıkıyor. En az 3 kişiye daha soruyorum.

Sonunda zor da olsa en nihayet kapalı çarşıyı buluyoruz.

Esnaf canlılığını kaybetmiş. Neredeyse kerhen satış yapacak haldeler.

Başka türlü uzun süre saklanamadığı için Besni Üzümü kurutulduktan sonra zeytinyağı ile karıştırılıp yağlanıyor. 100 kg üzüm için 1 kg civarında zeytinyağı kullanılıyormuş. Bize anlatılan öykü bu.

Pazarlama işini Erinç üstleniyor:-)

Kapalı Çarşı
Besni'den ayrılıp Adıyaman'a doğru yol alıyoruz. Gün kısa, güneş batmadan önce fotoğraf çekmem lazım.

Adıyaman / 14:26

Adıyaman'da gözümüze kestirdiğimiz birkaç kişiden Kahta hakkında bilgi edinmek istediğimizde hepsi de söz birliği etmişçesine bizi motive edecek tek bir kelime sarf etmiyor.

Canımız sıkılıyor. Kahta'ya gitmekten vazgeçtiğimize göre aynı yoldan geri dönmemiz gerekecek. Bundan nefret ediyorum ama yapacak bir şey yok.

Hava kapalı, içim karadı...

Kahramanmaraş'a doğru yaklaştıkça anız yangınları yoğunlaştı. Ovanın tamamı yanıyor gibi bir görüntü var.

Biliyorsunuz anız yakmak -sözde- yasak.

Önümüzde kesif bir duman var. Yer yer alevler yükseliyor.

Bir çok böcek ve sürüngen kaçacak yer bulamıyor. Kimin umurunda!

Bu işin takipçisi olması gereken kurum Orman Bakanlığı!

Nerede?

-!..

Kahramanmaraş İl Müdürlüğü!

Bu yıl kaç tutanak tuttunuz? Sonuçları!..

Belki de hiç anız yangını olmamıştır!..

Bilgilendirirseniz aynen yazarım.

Arabadan bu karanlıkta ancak bu kadarını görüntüleyebiliyorum.

Bir an için evinizin yandığını düşünün!

-!..

Ne hissediyorsunuz?

-!..

Ne farkı var?

-!..

Saat 19:00 gibi Kahramanmaraş'a geliyoruz.

Yılların alışkanlığı ile Saffron Otel'e uğrayıp rezervasyon yaptırdıktan sonra doğruca lokantaya gidip karnımızı doyuruyoruz. Yarın uzun bir yolculuk bizi bekliyor. Uykumuz geldi. İstikamet otel.

Otel güzel, güzel de odalar leş gibi sigara kokuyor!

Sebep! Her yer halı. Koku öyle bir sinmiş ki! Zannedersiniz ki odada bu zıkkımın içme yarışması yapılmış!

Evveliyatını bilmem de 5 senedir böyle.

Ama bundan sonra mutlaka değişiklik olur.

-!..

Yanlış düşündünüz:-)

-!..

Biz oradayken yeni bir otel açılmak üzereydi.

Rekabet işi çözer.

26.09 2011 / Saat 07:27

Yahyalı'ya gitmekten vazgeçtik.

Yol uzun, biz yorgunuz.

Hesabıma göre "Kahramanmaraş-Yahyalı" arası nereden bakarsan bak 250 km.

Orada, o şelale bu şelale derken en az 150 km yol yaparız . Belki de fazlası olacak.

Akşama doğru ise Yahyalı-Develi-Kayseri üzerinden Ankara'ya gideceğiz.

Bu da minimum 450 km demektir.

Gün içinde 850 km yol yaparsanız, gezdiğinizden hiç bir şey anlamazsınız. Ayrıca "risk" alınmış demektir.

Bütün bunları hesaplayınca karar veriyoruz.

İstikamet Kayseri.

Kapuzlu Şelaleleri bir başka sefere.

Saat 12:06 da Kayseri'ye vasıl oluyoruz. Benim yaklaşık olarak 20 seneden bu yana alışveriş yaptığım bir pastırmacı var.

Kendisi ile ilk defa Divriği'ne balık avına giderken tanışmıştık.

Hoş sohbet güler yüzlü bir esnaf.

İsmet Erdem.

Zaman içinde defalarca Uzunyayla'ya bıldırcın avına giderken,

Malatya'dan dönerken,

Kapadokya'ya ya giderken ya da gelirken mutlaka bir vesile ile Kayseri'den geçiyorum.

Çeşitli vesilelerle ona uğramayı adet edindim.

Şimdi doğruca bu dükkana gidiyoruz.

O da ne dükkan değişmiş!

Yeni işletmecinin kendisi yok, ama oğlu işbaşında

Doğal olarak beni tanımıyor. Ben başlıyorum 20 sene evvelki dükkanı ona anlatmaya. Hem şaşırıyor hem de hoşlanıyor. Hal hatır konuşmalarından sonra "Ben anladım Mehmet Abi sen işi bana bırak" dedikten sonra iş başı yapıyor.

Muhteşem bir paket hazırlıyor; kesiyor biçiyor, harmanlıyor ve en nihayetinde uygun miktarlara bölerek vakumluyor. İşini bilen bir esnafı seyretmesi başlı başına bir zevk.

Ağzım sulana sulan seyrederken Sedat bana dönerek:

"Mehmet Abi senin adını versinler bir telefonla siparişi ertesi gün Türkiye'nin her yerine eriştiririm" diyor.

Ben kefilim. Muhteşem bir pastırma yemek istiyorsanız adresi aşağıda. (Kg/TL 55-60 TL arasında)

Babasını hiç tanımam ama onun yerine gurur duydum!

Neden mi!

Bundan daha güzel neden mi olur. İşi tek başına götürüyor. Her baba bunu düşlemez mi?

Laleoğlu Pastırmacılık

Suat Lale - Sedat Lale

Camiikebir Mahallesi Tutlu Han sokak No:4/A - Kayseri

Gsm: 0 536 215 07 13

Telefon: 0 352 231 28 34

Sedat Lale
Sedat'a nerede yemek yiyebileceğimizi sorduğumda tek adres öneriyor.

Elmacıoğlu
Gerçekten temiz ve güzel bir lokanta.

Erinç, pastırma hazırlanırken "Ben hiç sevmem ve anlamam" dedikten sonra ısrarımız karşısında bizi kırmamak (!) için merak (!) saikası ile bir on dilim kadar tatmıştı!..

Lokantada önce mantı, sonra İskender kebap, bunları beklerken de sarma yedi. Finali ise kaymaklı kabak tatlısı ile bitirirken çay ile yemeği süslediğini hatırlıyorum.

Ben bir şey yemedim:-)

Bir süre sonra Erinç'in "nedense uykum geldi" dediğini anımsıyorum.

Kahramanmaraş istikametinden Kayseri'ye gelirken 30 km kala yolun sağında bir baraj gölü var. Her geçişte buraya uğrar hem fotoğraf çeker hem de alabalık çiftliğinin gelişmesini izlerim. Onların gelişmesini takip etmek büyümesini görmek beni sevindirir.

Daha doğrusu tahmin edemediğiniz kadar sevinir ve gurur duyarım.

Size basit gelebilir ama işin özü burada, çözüm burada! Bu sahneleri görmek istiyorum.

Çevreyi gezerken aşağıdaki manzara ile karşılaştım. Tüylerim diken diken oldu!

Erinç'ten durmasını rica ettim ve bu fotoğrafı çektim.

Duvar örülüyor! Bahçe duvarına hiç benzemiyor. Muhtemelen bir ev olacak!

Ortada ne demir var ne de çimento...

Sonra! Sonra ne olacak?

-!..

Aşağıdaki fotoğrafları Çamlıdere'de çektim.
Dışarıdan bakılınca taştan örülmesi ona muhkem bir yapı görüntüsü veriyor.

Yakından bakınca, taş aralarının toprakla doldurulduğunu görüyoruz.

Benzeri yöntemle yapılmış binlerce ev (!) var. Bunların yıkılması neden sürpriz oluyor?

Bu tespiti yaptıktan 27 gün sonra Van Depremini yaşadık.

Görünen o ki, çok daha beterlerini de yaşayacağımız gün gibi aşikar.

Erciyes Dağı

Kayseri'yi arkamızda bırakarak Ankara'ya dönüyoruz.

3 gün içinde 2200 km yol yaptık. Bu süre zarfında gördüklerimi, dolayısıyla düşündüklerimi sizlerle paylaşma gayreti içinde oldum. Örneğin;

Nemrut Dağı'nda Komagene Kırallığı'nın 2000 yıldan bu yana ayakta kalan taş yapıtları, hala varlıklarını sürdürebiliyor ama benim yaptığım beton binalar, iskambil kağıtları gibi yıkılıyor!

Her bir ferdi birinci sınıf vatandaş olan insanımız neden başarısız?

Bir terslik olduğunu düşünüyorum.

Sorun nerede?

Anadolu'da doğan onca medeniyet ortada güneş gibi ışık saçarken, yaşanan kopukluğun (!) sebeplerini anlamakta güçlük çekiyorum. Bu da beni fazlası ile rahatsız ediyor.

 

Düşünmek büyük bir tasadır

                                                              Andre Gide

 

Mehmet Emin Bora

13 Kasım 2011 / Ankara

Bu yazı 4752 kez okundu...