Melek Hanım Namık Bey veya Onların Dünyası!


Tüylü dostlarımla o kadar çok, iç içe yaşıyorum ki...

Sadece onlarla mı!

Hayır hemen hemen tüm canlılarla olabildiği kadar ilinti kurmaya çalışıyorum.

Yaşadıklarımı sizlerle paylaşmak istedim.

Kanaatim odur ki, onların (!) bizlerden pek de bir farkları yok.

Aşkları, yavrularına karşı besledikleri sevgileri, ev sahibi olma arzuları, geçim (!) dertleri, lider olma tutkuları...

Kısacası yaşadıklarımızın bir benzerini, onlar da yaşıyor. Tek sorun, bizim bunu fark edip edemediğimizle ilgili.

Çamlıdere'de 20 den dazla can dostum var.

Son 5 senedir,

Kim kimin eşi?

Bu kimin oğlu?

Bu kız kime gelin gitti?

Bu, kimin torunu?

Bunun dedesi kim? gibi, çok sayıda farklı soruyu, büyük bir olasılıkla doğru olarak cevaplıyabiliyorum.

Bu bilgilere ulaşmak için çaba sarf ederken zaman zaman da, kendimi bir paparazi gibi hissettiğim de olmuyor değil:)

Önce öykümüzün kahramanları ile tanışmanızı isterim.

Daha sonra onların yaşamlarından küçük bir kesite tanıklık edeceğiz.

Gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki...

Kedilere isim vermekten çok keyif alıyorum.

Birileri, sizin koyduğunuz ismi ilk defa duyduğunda dudakları yukarı doğru kıvrılıyorsa...

İsim yakışmış demektir.

Zor olan; sayıca çok olmaları!

İsim koyarken işin çok daha farklı boyutları olduğunu dair farklı fikirler de var.

Thomas Stearns Eliot 1888 yılında St. Louis'de doğmuş.

1914 yılında İngiltere'ye taşınmış, 1927'de İngiliz uyruğuna geçmiş.

1948'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış.

1922'de Çorak Ülke'yi yayımlayan Eliot, şiirleri, tiyatro eserleri ve eleştirmeleriyle çağının en önemli edebiyat adamı olmuştur.

Bakın kedi adları için o ne demiş?

KEDİLERE AD KOYMAK

Kedilere ad koymak bayağı güç bir iş doğrusu,
 Öyle sizin tatil eğlencelerine filan benzemez;
Şimdi kalkıp desem ki, bir kedinin üç ayrı adı olmalı,
Beni iyice kaçık sanırsınız ister istemez.

Önce ailenin her gün kullanacağı bir ad bulmalı,
 Örneğin, Peter, Augustus, Alonzo ya da James;
Bilemedin, Viktor, Jonathan, Georgi, Bill ya da Bailey...
 Hepsi de bilinen akla uygun adlar bunlar.


Tabi kulağa daha hoş gelen  daha şık başka adlar da var:
 Kimisi beylere, kimisi hanımlara uygun
Örneğin, Admetus, Elektra, Demeter  ya da Eflatun
 Hepside bilinen akla uygun adlar.


Oysa bence bir kedinin daha özel, daha özgün,
 Daha saygın bir adı da olmalı,
 Yoksa o kedicik kuyruğunu nasıl dik tutar,
 Bıyıklarını burup herkese caka satar?


 Bu türden adlardan da hemen sayabilirim,
 Örneğin Munkustrap, Kuakso, Korikopat
 Ya da Bombalurina, Celilorum gibisinden bir şeyler,
 Hani ancak bir kediye verilebilecek adlar.


 Ama bütün bunlardan başka bir adı daha olmalı ki
 Ne kimse bilebilsin o adı
 Ne araştıran bulabilsin.

 Yalnız Kedinin bildiği ve kimseye  söylemediği bir ad.

Bir kedi derin derin düşünceye dalmışsa,
 Bir tek nedeni vardır bunun bence :
Kedicik düşünüp düşünüp duruyordur
 

 

Kafayı fena halde taktığı için
 O tanımlanmaz, açıklanmaz,
 Anlatılmaz,
O derin ve kimselerin bilmediği adına


                                                               T.S.ELİOT

Öncelikle Çamlıdere'deki dostlarımın -özür dileyerek ifade ediyorum- mahremiyetlerine gireceğiz.

Dilerim ki bunu seçim öncesi yayınlanan "kaset olayları" gibi algılamazsınız.

"Bu kediler benim" deme gafletine düşmeyeceğim. Biliyorum ki onlar beni gördüklerinde "bizimki geldi" diyorlardır:)

Zaten bu bakış yeterince anlamlı.

Cimcime

Koca Kafa Metin

Koca Kafa Metin, içinden aşağıdaki gibi bir şeyler söylüyor olamaz mı?

Öyküyü bu gözle takip edersek çok mu yanılırız!

 

Uzanıp yatıvermiş sere serpe

 

Entarisi sıyrılmış hafiften

 

Kolunu kaldırmış kolluğu görünüyor

 

Bir eliyle de göğsünü tutmuş

 

İçinde kötülük yok biliyorum

 

Yok, benim de yok ama

 

Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki

Koca Kafa Metin'in akıl ve beceri dolu kısa öyküsü...

Nasıl olsa inecek...

Bak bi dinle... Küçük bir evimiz olur. Ben yakalarım sen yersin.

Ne dersin? Süt (!) içelim mi?

   

                                 Tüymem lazım...                                                        Benim adım Koca Kafa Metin

  

                                         Geliyor mu ne?                                                    Sen sallan bakalım, ben geçtim bile

   

         Gel güzelim gel, aşktan kaçmak ne gerek...                                     Başım ağrıyor dedim ya...

 

Kafama bir kere taktım mı!

Dışarıdan bakınca ben böyle yorumluyorum.

İşin bu keyifli tarafı, yaşamlarını dikkatle izlediğinizde çok daha fazlasına şahit oluyorsunuz.

Anlatacağım.

Çamlıdere'de çok sayıda dostum var. Uçanı, kaçanı zıplaya zıplaya yürüyeni....

Aşklarını cam üstene yazanı!

Gökyüzünde korkusuzca uçanı!

O kadar çoklar ki! Yeter ki siz görmek isteyin.

-!..

Gün doğarken onların birbirlerine sevgi ile yaklaşmalarını izlemek,

İzlendiklerini fark edince onların da sizi izlemesi,

Canavar ve oğlu

Yerlerde kucak kucağa sarmaş dolaş uyumaları...

Annelerini buldukları yerde emmeleri...

Bir serçenin yavrusunu beslemesi

Kurbağanın su ihtiyacını, hemen hemen her gün sizin kurduğunuz düzenekten sağlaması...

Yaşama "gönüller bir olunca, samanlık seyran olur" şeklindeki yaklaşımları...

Yaratıcılıkları...

Annenin yavrusuna güven veren duruşu...

Yavru akbabanın korkudan büzülüşü...

Pencerede!

Gökyüzünde...

Olabildiğince özgürce... 

Yaşamak...

Ne farkı var bizim yaşamımızdan?

Benzeri duyguları bizler yaşamıyor muyuz?

Kısacası doğa ile iç içe yaşamak, onu derinlemesine izlemek, "insanı biraz daha insan yapıyor" dersem çok da abartmış sayılmam diye düşünüyorum.

(...)

Bildiğiniz üzere yazın çoğunlukla Çamlıdere'de zaman zaman da Ankara'da yaşıyorum.

Her iki tarafta da beni bekleyen dostlarım var.

Birlikte 18 sene yaşadığım kedilerimi, arka arkaya kaybettim. Böylesine bir acıyı bundan sonra taşıyamayacağımı hissediyorum.

Dolayısıyla dışarıya odaklanmamın arka planındaki olgunun temel nedeni belki de bu zorunluluktan kaynaklanıyor. Hele hele yaş ilerledikçe duygusal yönünüz daha da ön plana çıkıyor.

Mutlak sona yaklaşırken canlıları koruma duygusu ön planda yer alıyor.

Yaşamın bir fırsat, yaşananların bir oyun olduğu gerçeğini kavramak hem acı hem de tatlı...

(...)

Ankara'da bulunduğum süre içinde bahçemize yerleşen tüylü dostlarımı yakinen izleme fırsatı buldum.

Gördüklerim, yukarıda seslendirmeye çalıştığım düşüncelerimi doğruluyor. Son kararı siz verin.

                           

Sıradan bir gündü. Sabah servisi için kızım hazırlık yapıyordu.

Menü; genellikle çiğer, salam veya taşlıktan oluşuyor. Patates ve nişasta ağırlıklı salam çiğerden daha ucuz.

Bir kilosu 4.00 TL. Nasıl oluyorsa!

Kahvaltı saati 08:30.

Yaz ayları boyunca ihtiyaçlarını gidermek için sofraya su servisi de yapıyoruz.

Bahçede beni bekleyen dostlarımın kulakları kapı gıcırtısına, gözleri de balkona odaklı.

Fotoğrafların hep yukarı bakarken olmasının asıl sebebi de bu. Hoşgörü ile karşılamanızı rica ediyorum.

Kent içinde zorunlu olarak paylaşılan bu yaşam stili, istisnaların dışında çoğunlukla bu şekilde oluşuyor.

Sizleri şimdi de Ankara'da yaşayan komşularımla tanıştırmak isterim.

  

                              Melek Hanım                                                                   Namık Bey (Eşi)

  

                                     Balgöz  (Semt sakini)                                            Sarıkız (Semt sakini)

   

                                         Cankız  (Semt sakini)                                               Hüsnü (Semt sakini)

Aslında sayımız çok daha fazla ama, çekirdek kadro bu.

Zoro (Semt sakini)

Bir sabah Melek hanım attığım her parçayı ağzına alıp karşı binanın birinci katındaki çıkmanın çatısına çıkınca, sıra dışı bir olayın yaşandığını hemen fark ettim. Orada iki yavrusu ile yaşam savaşı veriyordu.

"Nasıl katkı koyabilirim?" diye düşününce derhal salamı doğrama şeklini değiştirdim. Parçalar küçük olunca defalarca gidip gelme zorluğu yaşıyordu. Ona kolaylık olsun diye daire şeklinde ve 5 mm kalınlığında bir ölçünün, onun ağzına uygun olacağını düşündüm. Yanılmadığımı kısa sürede anladım. Bu üretim şekli kısa sürede prim yaptı.

Bir yandan da gereken hazırlıkları yaparak 500 mm teleobjektifimle onları yakın izlemeye aldım.

Karşı kaldırıma geçti bahçeye giriyor.

Çatıya çıkarken bir kaç kere salamı yere düşürdü. Her seferinde bıkmadan usanmadan yeniden denedi.

Ha gayret...

Ama her seferinde başladığı işi bitirdi.

Balkondan bana baktığını görebiliyorum. Ne hoş değil mi?

Ya bebeği ile karşılaşması!

Çok anlamlı bir bakış değil mi?

Amaç bu...

Kardeşçe paylaşın...

Çok sevinçliyim, içimden uçmak geliyor...

"Pist pist" diye seslenince doğruca bana bakıyor ve koşarak geliyor:)

Bir saat içinde en az 7-8 kere bu sahneyi yaşıyoruz.

Tekrar tekrar...

Bu da bitişik dairede bir başka aile. Dört yavrulu bir komşum

Karnını doyurmak için çabalarken içine düştüğü korku yüzüne aksediyor.

Cankız da kısa sürede yuvarlak kesilmiş salamların kolay taşınabilir olmasından memnuniyetini bellirtmek için tüm çağrılarıma cevap verdi.

Cankız'ın yavruları 10 apartman ötede. Ne kadar uğraştıysam da - takip ettim- onları bana göstermedi.

Aradan bir aya yakın bir zaman geçti, yavrular bahçeye inmeye başladılar.

Sabah sporu

Arka bahçe eğitim tesisleri.

Bugün 25 Haziran 2011. Artık beni tanıyorlar ve yaklaşmama izin veriyorlar.

Özellikle bu sıcaklarda en çok taze su hora geçiyor.

Ufaklık "yala beni anne" modunda...

Namık (Baba)

Namık evine ve çocuklarına çok düşkün. Onlar beslenirken kılını bile kıpırdatmıyor.

Bu mahallenin baskın erkek karakteri Namık.

Namık'a ne kadar çok benziyor. Öyle değil mi?

Ankara'daki kedilerim hemen hemen üç aylık oldular.

Çamlıdere'de 4 kedim yavruladı. onlar ise 1.5 aylıklar. Ama hiçbirini şimdilik göremedim. En geç bir ay sonra bir sabah kapımı açtığımda önde anne, arkada yavruları ile kapıda olacaklar. Son 5 sene bu sahneyi yaşadım.

Ben bu davranışlarını "dedelerini elini öpmeye geldiler" şeklinde "Kelebek gafam"da yorumlayarak kendime pay çıkarmaya ulaşıyorum.

Çamlıdere 2010 - Kestane ve çocukları

Üstad (1Yaşında - Üstteki karede sol altta 6 aylık)

Bil bakalım ben kimim? (Kestanenin yavruları)

Konsensus

Değerli dostlarım,

Kalplerimizde sıcak duygular yaratan bu kareleri sizlerle paylaşmak istedim.

Kedilerin büyümesi ve yaşadıklarını fotoğraflamak 2 aya yakın bir zaman aldı.

Yakinen izlediğim kediler, yavrularına inanılmaz ölçüde sahip çıkıyor.

Tıpkı angıtlar gibi...

Tıpkı akbabalar gibi...

Onların bu halini gördükten sonra çocuklarını sokaklara terk eden anne ve babaları düşünüyorum. Bavula koyduklaru yeni doğmuş çocuklarını arabanın altına koyan insanları (!) anlamaya çalışıyorum.

Anlayamıyorum.

"Ben merkezli" yaşayan insanları anlayamadığım gibi, sadece "İnsana odaklanan" yaklaşımları da anlayamıyorum.

Gafa, "kelebek gafa" olunca!

-!..

 

 

Sadece kendine hayrı dokunanın,

hiç kimseye hayrı yoktur.

                                                                           Voltaire

 

Mehmet Emin Bora

26 Haziran 2011 / Ankara

Bu yazı 3266 kez okundu...