Hattuşa


(Gezi Notları 1. Bölüm)

Erinç Orkun'un "gezesi" gelmiş!

Telefonla beni arayarak;

"Abi bir yerlere gidelim, daraldım" deyince, benim için de "bayram" oldu doğrusu...

Planlanmış gezilerden daha çok, "kalk gidiyoruz" şeklindekiler keyifli oluyor...

Elimiz ayağımız tutarken!

Bir anlayabilsek...

Daha da doğrusu, hep hatırda tutabilsek!

-!..

Gezi için bir plan yaptık.

Hattuşa - Çorum - Amasya - Tokat.

Bu güzergah üzerinde bizi cezbeden bir başka yer olursa, oraya da gideceğiz. Bunu uzun zamandır zaten yapıyoruz.

Hızlı bir hazırlık yaparak, 2 saat içinde yola çıkacak hale geldik. Benim böylesi haller için "hazır çantam" var.

Öncelikli hedefimiz Hattuşa... Çünkü yol üstü.

Alacahöyük, Ankara'ya göre Kuzeydoğu'da kalıyor.

Çorum yolu üzerinden Alacahöyük istikametine ayrılacağız. Burayı gezdikten sonra gece Çorum'da konaklamayı düşünüyoruz.

Ankara - Kırıkkale - Sungurlu - Alacahöyük yolu için düşündüğümüz rota

05 Ekim 2010 / Saat 12:14

Öğle vakti Ankara'dan yola çıkacağız. Hesabımıza göre 2-2.5 saat sonra Alacahöyük'te oluruz.

Neden bu kadar ayrıntıya girdiğimi düşünebilirsiniz?

İki sebebi var. Birincisi, öngörülerimizin ne denli doğru veya yanlış olduğunu öğrenmek, diğeri de zaman içinde oluşacak bir mukayese imkanı!

İkinci gerekçem, özellikle gelecek kuşaklar için. Şimdilerde lüzumsuz görülse bile...

Planladığımız saatte yola çıkıyoruz.

Gel gör ki, evdeki hesap çarşıya uymuyor.

Az daha gayret etsek Çorum'a varacağız! Burnuma kavrulmuş leblebi kokuları geliyor... Hala Çatalhöyük istikametine nereden döneceğimizi bulamadık. Dayanamayıp önümüze çıkan ilk benzincide soruyorum.

- "Hattuşa'ya nereden döneceğiz?"

-"Ohoooo çok gelmişsiniz, sapak 20 Km geride kaldı."

- !..

Ayrılmış yollarda geriye dönmek, başlı başına bir marifet.

Bu durumda, önce leblebi diyarına doğru gideceğiz. Uygun bir yerden u dönüşü yapmamız gerekiyor. Başka seçenek yok.

Bu halin yaşanmasının birinci sebebi trafik levhaları!

Birileri bunları yerlerine dikerken "görülmesi" için değil de, "görülmemesini" istemiş gibi...

Ana yoldan Alacahöyük istikametine ayrılan tali yol, ana yola ters açı ile bağlı!

Bu yetmezmiş gibi trafik levhası, yol kotunun en az 1-2 metre altında ve kafanı 90 derece sağa döndürmezsen asla bu ayrımı göremezsin. Çevresindeki kavak ağaçları da doğal bir engel oluşturuyor.

Sapak öncesinde de ayrımla ilgili herhangi bir ikaz levhası yok! Vınnn diye geçip gidiyorsunuz...

Aymazsanız!

Sorun yok, Çorum'dan dönersiniz.

Dikkatli bakınca levhayı görüp Alacahöyük istikametine sapıyoruz.

Yolun bozuk olduğu aşikar. Ama çare yok devam edeceğiz.

Haritaya bakarsanız, Alacahöyük'e 3 ayrı istikametten gelinebileceğini görürsünüz.

Şimdi aşağıdaki fotoğrafa dikkatinizi çekmek istiyorum.

Biz Çorum yolu üzerinden ayrılarak geldik. Bu fotoğrafa göre turkuvaz renkli brandalı evin yanından...

Yol, bu noktada ikiye ayrılıyor. Doğal olarak kısa ok istikametinde gidiyorsunuz. Gelin görün ki müze, uzun okun işaret ettiği yönde!

Levhayı koydukları yere bakar mısınız? Bu kavşak, konumu itibarı ile 3 ayrı levhaya gereksinme duyuyor. Ama konulacak yer kesinlikle burası değil.Yetkiliye (!) göre 3 levha zaten ısrafa girer.

Kimin umurunda ki!

İçinizden "takıldığı şeylere bak" diye düşünenler olabilir.

Ama gelin görün ki levhalama veya işaretleme zannedilenden çok daha önemli bir iştir.

Gelişmiş ülkelerde bu bir mühendislik hizmetidir.

O ülkelerde bu görevi, pek çok şeyde olduğu gibi işin uzmanı olan insanlara yaptırırlar.

Onların önderliğinde yapılan düzenlemeler, sizi en kısa yoldan hedefinize ulaştırır. İstemez misiniz?

Veya!

Trafik levhalarını doğru yerlere dikilmesi hususunda yeterince özen göstermeyen bir anlayışın, bir milleti doğru yöne nasıl sevk edeceği hususunda, hiç mi şüphe duymazsınız?

-!..

Alt yapısı yanlışlıklarla dolu bir idari yapının, çatısı nasıl düzgün olabilir ki!

En tepeden (!) güncel bir örnek vermek isterim.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu'nun temeli Ankara Çayı'nın üzerine atılmış!

Bu yanlışı düzeltmek için 10 Milyon TL para harcanmış!

(Eski para ile 10 trilyon - 23 Aralık 2010 / Hürriyet Gazetesi Ankara eki)

Bir başka somut örnek daha.

Kurban Bayramı'nda Mudurnu yakınlarında olan Sülüklü Göl'e gittim.

Sülüklü Göl
Mudurnu / 2010

   

                               -1-                                                        -2-

Şimdi yukarıdak 2 fotoğrafa dikkatle bakmanızı rica edeceğim.

1'inci fotoğrafta dik olan ok, sizin geliş istikametinizi gösteriyor. Daire içinde de "Sülüklü Göl" yazıyor.

Doğal olarak yolunuza düz devam edersiniz değil mi?

Ama gelin görün ki Sülüklü Göl'e gitmek isterseniz sola dönmeniz lazım.

2'inci fotoğrafta arkası (!) bize dönük duran levha, Sülüklü Göl istikametini gösteriyor.

Ama rampa çıkarken bu levhayı göremiyorsunuz.

Aslında bu noktaya gelebilmeniz bile büyük bir şans!

Krater gölüne tırmanış sırasında, pek çok yöne yol ayrılmasına rağmen bir tek yönlendirme levhası yok.

Yönlerini bulanlar gölde ne yapıyor?

       

Yasak olmasına rağmen balık avı yapıyorlar.

Ortalığı da b.. götürüyor.

"Tabiatı Koruma Alanı" denince bizler bunu anlıyoruz. Toplam 10 dakika içinde gölü terk ediyorum.

Yanlış anlaşılmasın. Bu sorun 87 senedir yaşanıyor. Daha, bir o kadar zaman da süreceğine bahse girerim.

Her neyse, sonunda müzenin bulunduğu alana geliyoruz.

Bilet alıp müzeye gireceğiz.

Kapıdaki görevli, müzenin kapalı olduğunu, ancak açık hava müzesini gezebileceğimizi söylüyor!

Kapı duvar!

Nasıl haber ama!

Ne yapabiliriz?

-!..

İnternet üzerinden yaptığım araştırmalarda bu yönde bir ikaza rastlamadım.

Ankara'dan buraya kadar gelmişiz! Çare yok açık hava müzesini gezeceğiz.

Yoldan geldik. Önce zaruri ihtiyaçlarımızı karşılamamız lazım. Tuvalete asılan yazıya bakar mısınız?

Mantık da bu... Kafa da!

Bu alana girebilmek için, mutlaka kontrol edilen bir kapıdan bilet alarak gelebiliyorsunuz.

O zaman bu ikazın anlamı ne?

Olası ihtimal, adam kapıdan değil de, tel örgünün üzerinden atlayarak bu alana girmiş olsun.

Var say ki bileti de yok, parası da!

Ne yapacak?

Ne yapmaya gelmiş!

-!..

Ya yaparsa!

Hiç mi utanmaz, hiç mi sıkılmazsınız?

Sen giriş ücretlerine gereken (!) zammı yap. O da yapsın be kardeşim...

Böyle b...n işlerle uğraşılır mı yahu!

Ateş tepemde, burnumdan duman çıkıyor, bunları düşünürken bir yandan da alanı gezmeye çalışıyorum.

Yabancı turistler, bilgilendirme levhalarını okuyor.

Erinç'e yapılan onarım çalışmaları, bana da levhalar ilginç geliyor. Taktım ya...

Krali! Türk Dil Kurumu'nun sözcüklerinde yok. Kral mezarları dese, anlayacağım.

Başka bir levhanın başına gidiyorum.

Başlıyorum okumaya...

Okurken H. Z. Koşay adına takılıyorum.

Kim bu H. Z. Koşay!

H.Z ne demek? İsminin ve göbek adının baş harfleri.

Böyle mi yazılır!

Hayır.

Diğer isimleri neden uzun uzadıya yazdın?

-!..

Bir metinde kısaltma yapacaksan, önce bir kere açık şeklini yazarsın, ikinci kere o adı kısaltabilirsin. İşin doğrusu bu.

Kimin umurunda!

Ankara'ya dönünce etraflıca araştırıyorum.

H.Z Koşay'ın açık yazılımı, Hamit Zübeyr Koşay olacak. Ne çok emeği geçmiş. Müze kapalı olmasaymış adına düzenlenen salonu da görecekmişiz. Allah rahmet eylesin. Ne diyeyim ki... Ne diriye ne de ölüye saygımız var.

Daha çok bilgi edinmek isteyenler için;

http://www.yasamoykusu.com/biyografi-1066-Hamit_Zubeyir_Kosay adresine müracaat etmelerini öneririm.

(Fırsat bulabilirseniz bir de aşağıdaki siteyi ziyaret edin. Gezi notları hakkındaki fikriniz değişebilir.)

http://www.scribd.com/doc/11318975/Seyahatnamelerde-Kocaeli-Ve-Cevresi-Kocaeli-and-Peripheries-in-Itenararies-FYU-120109

Kendi kendime söylene söylene dolaşırken Erinç'i fotoğraf çekerken görüyorum!

Olacak iş değil...

"Dağlara taşlara, gökte uçan kuşlara tu tu tuuu. Nazar deymez inşaalah" dedikten sonra

"Bunda mutlaka bir iş var" diyerek usulca yanına yaklaşıyorum.

Konuşmama bile fırsat tanımıyor.

"Beni takip et" dedikten sonra bir duvarın üstüne çıkıyoruz. Bana dönerek;

- Ne görüyorsun? diye soruyor

Bakıyorum ve...

- Kazı çalışmaları. diye cevaplıyorum.

- Hayır, bahçe iskana açılıyor. Gördüklerin de villa tipi evlerin temelleri...

Bir daha dikkatlice bakıyorum! Benzemiyor da değil hani...

Hatta yörenin mimarisine uysun diye betonarmeden kaçınılmış!

Aslında gecekondu temeline benziyor... Burası açıkhava müzesi ise, böyle pırıl pırıl kalıntı mı olur?
 

Bunlar tamam da, bizimle ne ilgisi olabilir ki?

Erinç hızla anlatmaya devam ediyor;

"Bak şimdi, işler kesik olmalı ki müze kapalı, ben bir ön araştırma yapacağım. Yap işlet devret de olabilir, 99 yıllığına kullanma hakkı da verebilirler. İdareye kartımı bırakmak istiyorum. Bu işe talibim" dedikten sonra kararlı adımlarla müdüriyete doğru gidiyor.

İşin uzmanı o! Ne diyebilirim ki?

Benim için merak dolu bir kaç dakikadan sonra Erinç geliyor.

İdare ile konuşmuş,"Satmayı düşünüyoruz, telefonunuzu bırakın sizi arayacağız" demişler.

Ben çok şaşırdım doğrusu. Ama ne diyebilirim ki!

Bu işin kitabını yazdı. Daha ötesi var mı!

    

Aklımız temellerde, kalsa de Alacahöyük'ten ayrılarak Kerpiç Kent Sur'a gidiyoruz.

Kerpiç Kent Sur

Yazılı kaynaklardan öğrendiğim kadar, Hattuşa MÖ 1650/1600 den başlayarak MÖ 1200'e kadar olan dönemde Hititler'in başkentiydi. 2003-2005 yılları arasında Alman Arkeoloji Enstitüsü burada kerpiç kent surunun bir kısmını yeniden ayağa kaldırmış. Suru geçmişte olduğu gibi Hititler'in de kullandıkları malzemelerle yapmaya çalışmışlar.

Bu kitabı satın aldım. Büyük bir emek ürünü. Yapının tüm evreleri kitapta anlatılıyor. Çalışmalar ayrıca 573 adet fotoğrafla belgelenmiş. (Almanlar Göbekli Tepe'de Almanlar Alacahöyük'te... Nerede yoklar?)

Başlıyoruz sur ve çevresini dolaşmaya...

Avcılıktan kalan bir alışkanlıkla hemen en hakim noktaya çıkarak, arazinin bütününü görmeye çalışıyorum.

Her taraf temellerle dolu! Doğrusu "Erinç haklı olabilir mi?" diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Ya haklıysa!

 

Bu düşünceler doğrultusunda etrafıma bakınca ellerinde poşetlerle gezen adamları görüyorum. Bir anda kafamda şimşek çakıyor. Çözdüm galiba...

Bunlar iş arayan inşaat işçileri!

Evet, Erinç haklı olabilir!

Yoksa burada ne işleri olabilir ki!

Kafamı nereye çevirsem onlar. Yavaş yavaş sayıları da artıyor. Her tepenin ardından bir kaç kişi çıkıyor.

Var olanlara her an yenileri ekleniyor. Hepsinin elinde bir çanta!

Alfred J. Hitchcock'un korku filmleri aklıma geliyor.

Bizi müteahhit zannetiler galiba... Bize doğru geliyorlar:)

Gezdiğim tüm ören yerlerinde yüzlerce yabancıya (Gavur!) rastlamama rağmen, bizlerden birilerini çok az sayıda gördüm.

Anadolu toprakları üzerinde kurulan uygarlıkları hatırladığımda:

1- Hititler, Frigler,Lidyalılar, İyonlar, Urartular (MÖ 2.000 - MÖ.600 yılları arasında)
2- Persler (M.Ö 543-333)
3- İskender İmparatorluğu (M.Ö. 336-M.Ö. 323)
4- Roma İmparatorluğu (M.S. 395-M.S 1453)
5- Bizanslılar (395-1071)
Ve
6- Malazgirt Savaşı'nın (1071-....) kazanılması ile başlayan Türkler, yani bizler akla gelmeliyiz.

Bu süreç içinde;

Güneyimizde Mezopotamya,

Batımızda Yunan medeniyetlerinin varlığını da göz ardı etmezsek, doğru bir tespit yapmış oluruz.

Şimdi aklıma bir soru geliyor!

M.Ö 11.000 yıllarına tarihlenen Göbekli Tepe,

M.Ö 1450 - 1200 yıllarına tarihlenen Hitit İmparatorluğu

Veya

M.S 1'inci yüzyıla tarihlenen Afrodisias'ı gördükten sonra;

O tarihlerde uygarlığın, dolayısıyla insan becerisinin eriştiği sınırlar hakkında çok net bilgiler ediniyoruz.

Hal böyle ise...

2010 yılında vardığımız noktayı içimize nasıl sindirebiliyoruz?

-!..

Başka bir söylemle sorumu, daha da anlaşılır hale getirebilirim

Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluş tarihi 4 Temmuz 1776'dır.

2010-1774= 234 doğru mu? Doğru.

234 sene sonunda şimdilerde geldikleri noktaya bak!

Bir de bizim, kökleri 11.000 yıl öncesine dayanan halimize!

Sizce, biz nerede yanlış yaptık?

Var olan süreç (!) nerede ve neden koptu?

-!..

Neden birleştiremedik!

-!..

Yönlendirme levhaları (!) yanlış istikametleri göstermiş olabilir mi?

-!..

Uhrevi işlerle, dünyevi işleri karıştırmış olabilir miyiz?

-!..

Hitit Kraliçeleri "Büyük Kraliçe", Egemen Kraliçe" gibi unvanlar taşıyan Hitit Kralıyla eşit hükmetme yetkisine sahip bir kişiydi... Yazıtlar böyle söylüyor.

Kadını zaman zaman ikincil, hatta çoğu zaman yok saymakla, kanadı kırık kuşa dönmüş olmuyor muyuz?

-!..

Bu şartlar altında uçabilir misiniz?

Çok net bir örnek vermek isterim.

4000 yıl evvelki imkanlarla oyulan bir taş blok, hala olduğu gibi duruyor.

Bir yıl önce cadde ve sokaklarımıza döşenen kaldırım taşları durmuyor!

Birisi, 4000 yıldır dip diri ayakta...

Diğeri, bir yıl içinde ayaklar altında!

Neden?

Sorgularken bile utandım doğrusu...

Yağ, şarap veya tahıl saklanan küpler...

Ben bunları düşüne düşüne dolaşırken Erinç'in araziye (!) hakim bir noktadan, mutlu mesut baktığına şahit oluyorum.

Bir elinde telefon, tepeden bana bağırarak:

"Abi göreceksin burası mutlaka iskana açılacak 'erken davranan yol alır, erken uyanan ev alır" buraya mutlaka bir büro açmalıyız" şeklinde bir kaç cümle seslendiriyor..

Hayırlısı olsun... Allah gönlüne göre versin, ne diyelim ki...

Vakti ekonomik kullanmak için Yazılıkaya istikametine hareket ediyoruz.

Yazılıkaya M.Ö 13. yüzyılda yapılmış.

Giriş

Küçük galeride 12 Tanrı ile Kılıç Tanrısı canlandırılmış.

Ben elimde fotoğraf makinesi ile fırıl fırıl dolaşırken, Erinç'i de gözden kaçırmama gayreti içinde oluyorum

Nihayet beklenen telefon geliyor.

Bir anda Erinç'in suratının asıldığını fark ediyorum. Bir şeyler ters gidiyor ama! Hayırlısı...

Gelen haberden mi daraldı, yoksa bulunduğu konumdan mı! İşte bunu bilemedim.

Telefon konuşması bitince ona doğru yaklaşıyorum.

Erinç bana dönerek "İş yattı galiba, bir süre daha böyle kalacakmış. Yasal zorlukların olduğunu söylüyorlar" diyor.

Arkadaşımın bu hali beni derinden üzüyor. Umudun yitirilmesi gerçekten çok acı olabilir.

Ben anlıyorum da!

Gezi alanını terk ederek arabaya giderken, onu uzaktan da olsa izlemek istedim. Ne olur ne olmaz! Bilemeyiz ki...

Bu halini görünce içten içe sevindim doğrusu... Sıkıntısını dışa vurması, içine atmasından daha sağlıklı...

Yazılıkaya çevresinde hediyelik eşya satan küçük tezgahlar var. Eline kesici bir alet alan bu figürleri obsidyen taşlarına oyabiliyor. Benden onlara sadece "bravooo" demek düşüyor. Küçük bir kaç taş oyma alarak Çorum'a doğru hareket ediyoruz.

Karakuş Kuruyemiş
Saat 17:21

Çorumdayız... Leblebinin harman olduğu yerde... O kadar çok çeşit var ki, saymakla bitecek gibi değil.

Erinç, her zaman ki gibi "ben fazla yemem" diyor

:)

5 saat gibi bir zamana çok şey sığdırdık.

"Akşam yemeğini nerede yiyelim?" şekline bir soru sorduğumuzda "Katipler Konağı" diyorlar.

İş yeri sahibi telefon etmek sureti ile, oradan bizim için bir servis aracı talep ediyor.

5 dakika sürmüyor...

Hizmet anlayışına bakar mısınız? Ben neden Çorum'a bayıldım!

  

  

Konağın yemekleri güzel, yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.

Bakmayın siz Erinç'in hüzün dolu yüzüne... Daha bir şey yemedik ki!

Ben niye mutlu görünüyorum!

Neden olabilir?

:)

Yemekten sonra otele gidip, kendimizi sıcak sulara bırakıyoruz.

Termal Penez Otel / Çorum

Gezi notlarının kaleme alınmasını, tarihsel süreç içinde çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu geziler sırasında gördüklerimi fotoğraflarken, düşündüklerimi de yazma gayreti içinde oluyorum.

Oluşan bu kanaatlerimin, ne denli isabetli olduğunu da zaman belirleyecek.

Bu davranış biçimi, benim sosyal sorumluluk anlayışımın bir tezahürüdür.

Benim yaşam anlayışımı yansıtır.

 

YAŞAMAYA DAİR 

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.


Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.


Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından..

 


Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini,
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

 

 


Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Orda daha ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

 

 


Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

 

 


Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak..

 

 


Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani, bu koskocaman dünyamız.

 

 


Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

 

 


Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya,
"Yaşadım" diyebilmen için...

 

 


   Nazım Hikmet Ran / 1948  

 

 

 

Tarih, okuyana kendi gözünden görme derecesine göre,

yol gösteren bir klavuzdur.

                                                                     Rousseau

     Birinci Bölümün Sonu 

           Devam Edecek...

Not: Kerpiç Kent Suru içinde dolaşanlar, civar köylerden gelen köylüler."Rehberlik edelim" diyerek sizi sürekli taciz ediyorlar. Ellerindeki torbalarda "antika" diye satmaya çalıştıkları imitasyon taşlar var.

Giriş kapısındaki görevlilere şikayette bulunduk. "Ne yapalım?" diye bize sordular!

"Dışarı çıkın" diye levha koysak!

 

Mehmet Emin Bora

24 Aralık 2010 / Ankara

Bu yazı 4903 kez okundu...