Kahramanmaraş - Gaziantep - Şanlıurfa ve Göbekli Tepe


Sır Barajı / Kahramanmaraş

Yeni çalışma yılı başladı. Ankara'yı terk etmem artık zor görünüyor...

Yaz geldi geçti, sonbaharın son günleri, ben hala dağa taşa doyamadım!

-!..

1962 yılında Demokan Erol ile Ankara Cumhuriyet Lisesi'nden mezun olduk. O, biraz da benim de ısrarım ile tıp fakültesini seçti. Bir kaç ay önce de, meslekte 40. yılını doldurdu. 48 yıl süren başarılarla dolu bir hayattan ve bir dostluktan bahsediyorum. Pek çok konuda paylaştığımız, ortak değerlerimiz var...

Bir araya geldik "bir yerlere gidelim" fikri ağır bastı. Demokan, uzun zamandır Doğu Anadolu'ya gitmemiş...

4 günlük bir gezi planladım.

Kahramanmaraş - Gaziantep - Şanlıurfa

Uçakla gidip, uçakla döneceğiz.

Kızım, konaklayacağımız otelleri, kiralayacağımız arabayı ve gidiş geliş uçakları için gerekli organizasyonları yaptı.

Bize, sadece zamanlamalara uymak kaldı.

16 Eylül 2010

09:45 uçağı ile Kahramanmaraş'a vasıl olduk. Kiraladığımız araç kapıda bizi bekliyordu.

Ön camı boydan boya çatlak!

Sözleşme yapmak için, Kahramanmaraş'a gidince "bu ne iş?" diye sorduğumuzda "hemen değiştirelim, 2 saat içinde hallederiz" şeklinde bir cevap aldık.

Kahramanmaraş'ta bir gün kalacağız, onun da 2 saatini sanayide geçireceğiz!

Dün aklın neredeydi be adam!

-!..

Yapacak bir şey yok. Camdan vazgeçtik, sözleşmeyi yaptık. "30.000 Tl 'lik senet imzalamanız lazım dediler!" Ankara'dan telefonla yapmış olduğumuz konuşmada, ne senet vardı, ne de çatlak cam! Zurnanın zırt dediği anı, koz olarak kullanıyorlar. Çare yok imzaladım.

Arabaya bindik marşa basmamla beraber "Abi yolda trafik durdurursa, arkadaşımın arabası de, olur mu?" diye bir tembihatla karşılaşınca, ben de Hayırdır, bir sıkıntımı var? diye sordum. Ağzında "Yok abi işte sigorta falan" gibi bir kaç kelime geveledi.

Yeteri kadar daraldık, kerhen eyvallah diyerek ayrıldık.

-!..

Vakit, öğle yemeği için erken sayılsa bile, gideceğimiz yerlerde bu şansımız olmadığı için, ister istemez yemek işini bitirelim diyerek, kentin ünlü lokantası olan Küçükev'e gittik.

Lokanta temiz, mahalli yemeklerin hemen hemen her çeşidi var. Ama lezzetler biraz abartılı.

Ben ekşiyi severim... Dilim düğüm oldu!

"Bu ne?" diye sorduğumda "sumak eşgisi" dediler...

  

Ertesi gün Kahramanmaraş'ı terk edeceğimiz için, öncelikle Menzelet Barajı'na gitmeyi planladık. Baraj, kent merkezine yakın sayılır... Yemek işini fazla uzatmadan hemen yola çıkmak istedik. Ne ile karşılaşacağımızı bilemeyiz ki!

Menzelet Barajı'na vardığımızda göl kenarına inme çabamız, üzerimizden geçen bir alay keklik sürüsü yüzünden bozuldu. Arabayı bir kenara çekip peşlerine düştük. Çok kötü bir fotoğraf çekebildim, daha doğrusu çekemedim.

Ben arabayı getirmek için geri döndüğümde, Demokan'ın ayaklarının dibinden bir tane keklik kalkmış!

Adrenalinin, bir an için doruk yaptığı an, işte bu...

Bu anı, rüyalarında gören avcıların pek çoğu, yataklarından sıçrayarak uyanır.

"Keçiyi canından eden bir tutam ottur" sözüne bir gönderme yapmak istersek; "avcıyı canından eden kekliğin kanat sesidir" diyebiliriz.

Amaç hasıl olduğu için, ben mutluyum.

Göl çevresinde bağbozumu başlamış. Dağ, taş asma bahçeleri ile dolu.

Doğal güzellik dersen, istemediğin kadar...

Ama ne üzücüdür ki, gölde eski tabir ile "mütemmim cüzü" görünmüyor!

Yani bütünü tamamlayan bir parça ortada yok!

Daha da açıkcası, ortada bir tek tekne görünmüyor! Göl olur da, tekne olmaz mı?

Bu "Nasıl yaşadığımızın" bir göstergesidir...

Göreceli bir kavram olsa bile, rafine bir yaşam tarzının göstergesi sayılabilecek, pek çok kriter vardır...

(...)

Şarap fabrikası! 15 sene...

Yelkenli! 50 sene ...

Kitap okuyan insanlar 100 sene...

Erkekli kadınlı, göl kenarında yüzen insanlar! 200 sene...

Umutsuz çocuklar!

Her an, her yerde.

Dünyayla birlikte eş zamanlı yaşadığımızı seslendirsek de, bu medeniyetin nimetlerinden gerektiği kadar fayda sağladığımız anlamına gelmiyor.

Bu küçük kızın annesi, anne annesi, onun da annesi.... Git, gidebildiğin kadarı geriye....

Onlar,

Üzümü, otu, buğdayı sapı eşekle taşırlardı...

Sene 2010, ne değişti!

(...)

Çevrede benim bildiğim kadarı ile şarap fabrikası yok. Ama ortam buna çok müsait.

Bir fabrika kurulabilse!

Köylünün üzümü gerçekten para edecek. Menzelet Barjı'nda büyük bir turizm potansiyeli var...

Yöre halkı bunun farkında mı? İşte, bunu bilemiyorum!

  

Geleneksel tarım yöntemleri, ancak boğaz tokluğuna yetiyor...

Geçim sıkıntısı çeken insanlara, neyi, nasıl anlatabilirsiniz?

-!..

Budaklı Köyü / Cevizli üzüm sucuğu

Budaklı Köyü'ne geçen sene de gitmiştim. Bu sefer Mehmet Güzel Kahramanmaraş'a indiği için görüşemedim. Ola ki aklınıza düşer, siz de alışveriş yapmak isterseniz. Mehmet Güzel: 0 533 732 30 47 numaralı telefonu arayın.

O, kendi ürettiği sucuk çeşitlerini, cevizi, evinize kadar kargo ile gönderir.

Hava puslu. Fotoğraf çekimi için hiç uygun değil geri dönmeye karar veriyoruz.

Bu arada yol boyunca gördüklerim, beni düşündürmeye fazlası ile yetiyor!

Tek sıra marş, marş!

Koyunlar, tek sıra ve uygun adım ilerlerken, keçilerin kafalarına göre takılmalarının altında, ne yatıyor acaba?

Seç deseler! Hangisine benzemek isterdiniz?

-!..

Akşam yemeğini kaldığımız otelde yemek istedik. Kentin en büyük turistik otelinde, alkollü içki yok!

"İçelim güzelleşelim" değil ki derdimiz... Şeklen değilse de, aklen güzeliz canım kardeşim.

"Yerken, güzel yiyelim"i savunuyorum. Bir kadeh rakı veya şarap içince, dünya ekseninden çıkmıyor ki!

...

Ertesi sabah, erkenden kentin içini gezmeye başlıyoruz.

Arasa Camii

Cumhuriyet Hanı'nın yanındaki bahçede, kuşlara yem atan bir kişi ilgimi çekiyor...

Lütfen benzeri insanları dikkatle izleyin.

Kim ki, kediyi, köpeği, kuşları besliyor... Ağaca, çiçeğe sevgi ile bakıp gözetiyor...

Bilin ki, bu insanlardan hiç kimseye zarar gelmez...

Ben, bu denli dikkatle bakıp fotoğraf çekince, daha sonraları isminin Ökkeş Özsaatçi olduğunu öğrendiğim bey başlıyor konuşmaya...

"Hemen hemen her gün burasını temizlerim. Arkadaki cadde üzerinde bulunan esnaf, sözbirliği yapmışçasına, tüm pisliklerini buraya atarlar. Bıktım usandım. Şu rezalete bakar mısınız?"

!

"Burası aslında mezarlık! Müslümanız diyoruz, ölene saygımız yok."

Sn. Özsaatçi ile işyerine gidiyoruz. Kendisi gerçekten saatçi...

Sohbet derinleşince söz Cumhuriyet Hanı'na geliyor. Daha iyi bir açıdan fotoğraf çekebilmek için, Ökkeş Bey'in önderliğinde hana komşu bir işyerinin 2. katına çıkıyoruz.

Tuzhan /Cumhuriyet Hanı

Kahramanmaraş, Çarşıbaşı Mevkii'nde bulunan han, ha yıkıldı ha yıkılacak! Yıllardır yenilenmeyi bekliyor.

Tuzhan’ın kitabesi de yok! Dolayısıyla kimin tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. Sivil mimari açısından bakıldığında 18. yüzyıl mimari örneklerini çağrıştırıyor.

Tuzhan 19. yüzyıl içinde yangın geçirmiş, Bu olaydan sonra, ikinci katı ahşap olarak yeniden yapılmış. Cumhuriyetin ilanından sonra hana Cumhuriyet Hanı ismi verilmiş...

Kentin gözbebeği sayılması gereken yerin bu hali, tek kelime ile, içler acısı...

Sütçü İmam anısına dikilen anıt.
 

Kahramanmaraş'ın kurtuluşunu anlatan bu anıtın üzerinde, eser sahibinin adı yok!

Sanki hüdayi nabit!

Demokan, bu ve benzeri konularda çok hassas. Özellikle, Anadolu medeniyetleri ilgi alanıdır.

Takıyoruz kafamıza! Anıta yakın bir mesafede bulunan turizm bürosuna gidiyoruz. "Merhaba" dedikten sonra ben öncelikle kent haritası istiyorum.

Cevap;

- Yok...

- Anıt ne zaman ve kim tarafından yapıldı?

-!..

- Ankara'ya gidince bu eksiklikleri seslendireceğiz. Şimdiden haberiniz olsun.

- İyi olur, biz söyleyince olmuyor.

-!..

Harita olmaz ise, kenti bilmeyen nasıl gezecek! Gördüğü eserler hakkında nasıl bilgi edinecek?

Turizme dönük yayınlar ve kitabeler bağlamında Kahramanmaraş'ın eksikleri var...

Sokakların adları, sadece semt sakinleri tarafından biliniyor...

Son üç ay içinde, yönlendirme levhaları ilgili olmak üzere, çok çarpıcı örneklerle karşılaştım. Yeri geldiğinde fotoğrafları ile birlikte sizlere sunacağım. Tespitim odur ki 21.Yüzyılda, bir levhayı bile doğru dürüst yerine koymaktan aciziz...

Avrupa'da kaybolma şansınız yok ama, bu ülkede sınırsız özgürlüğünüz (!) var...

Medeni ülkelerde adresler, Kuzey-Güney Doğu-Batı gibi yönlerle ile tanımlanırken, bizde yaygın söylem sağ-sol veya aşağı-yukarı'dan ibarettir.

Medeni ülkelerde mesafeler km veya mil ile belirlenirken, bizde yaygın anlatım "sigara içimi" ile tariflenir.

Bu ülkede sizi levhalar değil, insanlar yönlendirir.

Adamın, bir fırtta, ne kadar duman soluduğunu bilemediğiniz için, dolanıp durursunuz...

Anlatılandan doğru sonuç elde edebilmek, çoğu zaman sizin ferasetinize kalmıştır.

Gaziantep'e doğru yola çıkıyoruz.

Kahramanmaraş Gaziantep arası 80 Km.  

İbis Oteli'nden görülen Gaziantep Kalesi

Kızım, Gaziantep için bize İbis Otel'de yer ayırtmış.

Otel temiz mi? Temiz.

Oda ücreti makul gibi görünüyor. Ama kahvaltı bedelinin, konaklama bedeline dahil olmadığını, ancak ertesi sabah keyif (!) çayını yudumladığınızda öğrenebiliyorsunuz.

Otel temiz mi? Temiz.

Personel sayısı minumum da tutulmuş. Yardım isteyeceğiniz insan sayısı, yok denecek kadar sınırlı.

Otel temiz mi? Temiz.

Odalar o kadar küçük ki...

Anlatılacak gibi değil.

Oda kapısını açmaya bilek ister! Omuzunuzla itelemezseniz... Giremezsiniz.

Bavulu, odanın içine sokmak "Rubik küpü"nü çözmek gibi bir şey!

"Neden böyle?" diye sorduğunuzda "konsept" diyorlar. Ne anlıyorsanız artık!

Ama, otel temiz mi? Allah var temiz.

Otelden çıkıp, öğle yemeği için İmam Çağdaş'a gidiyoruz.

İki sene evvele göre yeni yer çok büyük. Siparişler, çoğu yerde olduğu gibi dijital kayıtla yapılıyor. Lahmacunun dışında, eski tadı bulamıyoruz. "Doymadım, bir tane daha lahmacun alabilir miyim?" deme şansınız var, ama yeni gelmiş gibi beklemeniz gerekecek.

Hızınız kesiliyor, tadınız kaçıyor. Çözümü son derece basit olan bir sorunu, neden aşamıyoruz!

"Kuş sütü istemedim ki!" Topu, topu "20 tane, olmadı 50 tane lahmacunu öğlen servisinde sıcak tutacaksınız" hepsi hepsi bu.

...

Baklava konusuna gelince!

Hacıbaba / Ankara...

Bunu bilir, bunu söylerim...

Yarım asır önce neyse, şimdi de o... Değişmediler.

50 sene önce Ulus'ta Şehir Çarşısı'nın altında, bir küçük çarşı daha vardı. İsmini şimdilerde hatırlayamadığım bir çarşı...

Bir kapısı, köşesinde Merkez Bankası'nın bulunduğu İnebolu Sokağı'na, diğer kapısı ise, Cumhuriyet Caddesi'ne açılan bu çarşının girişinde, çoğunlukla ıtriyatçılar bulunurdu. Şapka satanları da hatırlıyorum.

O çarşıda, 2 katlı küçük bir dükkandı Hacıbaba...

Üst kata, demir bir döner merdivenle çıkardık. 19 Mayıs Stadı'nda oynanan lig maçları çıkışında, 250 Kuruşa baklava veya börek yerdik...

Şehir Çarşısı'nda Akman'da boza veya şıra içerdik.

Her iki müessese de, onca zamandır kaliteden ödün vermedi... Kutlanmaları gerekir de, bizler bunu yapmayız!

Bilinsin istedim...

Yemekten çıkınca doğruca Almacı Pazarı'na gitmek istiyorum. Mustafa Bey'i göreceğim. Alışveriş yapacak da olsak, ondan daha önemlisi ona karşı duyduğumuz güven duygusu... Özlediğim tatlı dili...

Mustafa Bey'le Demokan sıkı bir muhabbete başlıyorlar. Ara ara, incirin içine tıkılmış bir badem, ama mutlaka onun da üzerine bolca konulmuş kırmızı biberli bir sıkma, ağzımıza sokuluyor.

Siz, daha "bu ne" demeye kalmadan, bir başka biberli mamulü elinizde buluyorsunuz.

Biber, Anteplinin itici gücü...

Salça, sumak, kırmızı biber, fıstık ve şimdi hatırlayamadığım pek çok şeyi keyifle satın alıyoruz. Ricamız üzerine bunları bizim adımıza Ankara'ya gönderilmek üzere kargoya veriyorlar. Yolunuz bir gün Gaziantep'e düşerse,mutlaka Almacı Pazarı'na uğrayın. Ben, her hususta kefilim.

Doğal Gıdalar Pazarı / İsmet Paşa Mahallesi
Gaziler Caddesi Tuz Pazarı No 2/B Şahinbey/ Gaziantep
Telefon : 0 342 231 32 64

Alış veriş bitince, Mustafa Bey, üşenmeyip bizi otelimize kadar götürdü. Tekrar görüşmek ümidi ile içtenlikle vedalaştık.

Ayrılmadan önce, akşam yemeği için Mustafa Bey'den bir tiyo almıştık.

Gaziantep Baro'su tarafından işletilen Kavaklık Kır Kahvesi!

Bir taksiye binerek parka gidiyoruz. İnternetten öğrendiğim kadarı ile 100. Yıl Atatürk Kültür Parkı 2 milyon 220 bin metrekarelik bir alanı kapsamaktaymış. Balkanlar'ın ve Ortadoğu'nun en büyük parkı ünvanını taşıyor.

Tek kelime ile, harika bir park. Bir büyük kentin içinde, bu ölçekte bir yeşil alanı yaratmak, onu korumak alkışlanması gereken büyük bir başarı.

Bir açık hava kahvesinde oturup vakit geçiriyoruz. Yarın Şanlıurfa'ya gideceğiz.

Demokan Halfeti'yi çok eskiden görmüş. Gölü tekne ile gezdirecek olan kaptanın telefon numarası yanımda yok!

Sitede, halen yayınlanmakta olan eski yazıma ulaşması için, telefonla kızımı arıyorum. 5 dakika sonra, kaptanın telefon numarası geliyor. Hemen arıyorum.

Tekne rezervasyonunu tamam. Sabah 10:00'da limanda buluşacağız.

Hava karardı, yemek vakti yaklaştı, parkın içinden yürüyerek önerilen mekana varıyoruz.

Boş bir masa bulup oturuyoruz. Uzaktan gelen bir müzik sesi, ilgimizi çekiyor. Yemek ve servis, tatmin edici boyutta. Sohbet için ortam son derece uygun. Biz de bu fırsatı değerlendiriyoruz.

Kavaklık Kır Kahvesi
1897

Demokan, geçmişte yaşadığı bir anıyı anlatıyor.

"Çok seneler önce bir tıp kongresi için Gaziantep'e gelmiştik. Her şey çok güzeldi, Sanko'nun sahipleri bu organizasyonda sponsor firma konumundaydı. Akşam yemeği için otele gittiğimizde, firmanın sahipleri ailecek bizi kapıda karşıladılar. Herkesin elini tek ek sıkarak 'hoş geldiniz' dediler. Çok nazik bir davranıştı, hala hatırımdadır."

-!..

Paranın şımartmadığı nadir sayıda insan kaldı. Siz ne düşünürsünüz? Bunu bilmiyorum! Ama ben bu öyküden çok duygulandım.

Gezi sonunda internet üzerinden "Sanko" yazıp arama yaptım.

Firmanın ana sayfasını buldum. Kurucusunu merak ettim. Özgeçmişini okudum. Lütfen siteye girin, siz de okuyun.

Ben, sadece son paragrafını aktarmak isterim.

Sani Konukoğlu
1929 - 1994

Merhum Sani Konukoğlu, sağlığında yaptığı sosyal hizmetler nedeniyle Bakanlar Kurulu'nun 27 Ekim 1997 tarih ve 30 numaralı kararı ile "Devlet Üstün Hizmet Madalyası ve Beratı''na layık görüldü. Madalya ve Berat 27 Ekim 1997'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından Çankaya Köşkü'nde yapılan törenle büyük oğlu, SANKO Holding Yönetim Kurulu Başkanı Abdulkadir Konukoğlu'na teslim edildi.

Allah'tan rahmet diliyorum, Nur içinde yatsın.

Sabah erken saatte Gaziantep'i terk ediyoruz. Şanlıurfa'ya varmamız için 138 Km yol yapmamız lazım. Birecik üzerinden Halfeti'ye gideceğiz.

Fırat Nehri / Birecik

18. 09. 2010 / Saat 07:30

Halfeti'ye gelince kaptanı buluyoruz.

Kaptan rüzgara kapılmış!

2-3 saatlik bir gezi için 300 TL istiyor.

"Olmaz" diyoruz. Daha küçük bir tekne için 150 TL' ye anlaşıyoruz.

"Fırsattan istifade zihniyeti" burada da iş başı yapmış. Geçen sene böyle değildi.

Dümen emin ellerde...

Rum Kale

      

     

Geçen gelişimizde, herkes gibi çevreye (!) bakıp, balık yemiştik... E hoş değildi doğrusu.

Bu sefer ise, son yıllarda yediğimiz en iyi tavuk ızgarayı yeme fırsatını buluyoruz.

40 sene düşünsem, böyle bir tadı aklıma getiremezdim.

Halfeti'yi ikinci kere ziyaret, bende heyecan yaratmadı.

Yol boyunca her yerde fıstık ağaçları var ve meyveleri yeni yeni hasat ediliyor..

Halfeti'den ayrılıp yönümüzü Şanlıurfa istikametine çeviriyoruz.

Saat 14:22

Vakti, çok ekonomik kullandığımızı düşünüyorum. Yeterince hızlı sayılırız.

Şanlıurfa'ya yolda oyalandığımız için geç vakitte ulaşıyoruz.

Dedeman Oteline yerleşip, kendimizi çarşı içine attığımızda saatler 17:36'yı gösteriyor.

İşyerleri tek tek kapanıyor. Fotoğraf makinesini boynumda gören çocukların hemen hemen hepsi "hello"diyor başka şey demiyorlar.

İyi de sonrası ne! Bu sefer, her nedense bu ilgiden çok sıkıldım.

Hava kararmaya yüz tuttu. Etrafta yanan mangalların ortaya çıkardığı kesif bir duman var. Gün içinde oluşan pislik tavan yapmış. Nereye basacağını bilemiyorsun!

Ben Çirkin'i arıyorum!

Çok sürmüyor.

Mehmet Çirkin

Bence dünyanın en güzel insanı. Bizleri çok sıcak bir ilgi ile karşılıyor. Sohbetini bozup, bizi misafir ederken Demokan ona, imalatı ile ilgili sorular soruyor. İki tane dövme bakırdan pilav tenceresi alıyoruz. Yemeğe meraklıyım, bakır tencerenin de hastası.

Mehmet Usta, zaman içinde kaybolan bir zenaatın son temsilcilerinden.

Demokan'a dövme bakır ile sıvama bakırın farkını anlatarak, kalın bakırdan yapılan tencerelerde, yemeğin daha iyi pişeceğini söylüyor. Mehmet Ustayla vedalaşıp oradan ayrılıyoruz.

Otele gitmek için bir taksi bulmamız lazım. Şanlıurfa'da taksi işi başlı başına bir problem.

Bir kapıdan bin öteki kapıdan in.

10.00 TL!

1000 mt ötesi...

Yine 10.00 TL

Taksimetre!

Var ama çalışmıyor!

Bozuk bozuk... Kafanı kötüye çalıştırma!

Taksici ile sohbete başlıyorum.

- Abi ben de elini öper 5 tane var. Okula gidenler için devlet bana yardım edir. Hanım da ayda 100 TL mayış alir. Allaha çok şükir...

- Çocuklar kaça gidiyor?

- Abi hepsi okula gidiyor.. Ama ben göndermirim...

- Niye!

- Mercimeğe gönderirim. İş zordir, ama yovmiyesi iyidir...

Aklıma "Yedi Kocalı Hürmüz"adlı müzikal oyunun ünlü şarkısı geliyor.

"3 de olmaz 5 tane, ver Allahım ver..."

Çok yorulmuşuz. Otele dönüp günü sonlandırıyoruz.

Ertesi sabah erkenden kalkıp, Göbekli Tepe'ye gitmek için yola çıkıyoruz. Kazı alanı kent merkezine 20 - 25 km. mesafede bir yer.

Sahaya girer girmez iki deve bizi karşılıyor.

Hem de gülerek...

Fotoğraf çekerken, bir çocuk yanıma gelerek para istiyor. Severek veriyorum. Gülen yüze hasretim!

Bunlar tabir-i caizse "çocuk develer"miş!

Adam bindirip gezdiremedikleri için, hayata fotomodel olarak atılmışlar...

Nafaka sorunu... Ne yapsınlar ki!

...

Başlıyoruz sahayı dolaşmaya. Ortada hiçbir şey yok. Göbek neresinde ki!

Etrafta yeterince tanıtım levhası var. Başlıyorum okumaya.

Göbekli Tepe Höyüğü günümüze Cilalı Taş Devri'nden kalmış.

Örencik Köyü yakınlarında 1995 yılında ilk kez Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa Müze Müdürlüğü'nün işbirliğiyle kazı çalışmalarına başlanmış.

Tarihi, M.Ö. 11 binyıllarına kadar uzanıyor. Bugüne kadar dünya üzerinde bulunan en eski yerleşim birimiymiş.

Başlıyoruz dolaşmaya...

Ortada küçük bir tepe var, göbek orası olabilir mi!

Demokan'la tepeye çıkıyoruz... Kazı alanına hiç kimse görülmüyor. Büyük bir sessizlik hakim.

Tepeye çıkınca aşağıda gördüklerim beni fazlası ile düşündürüyor.

Saat 08:45

Üç Alman hanım, ellerinde ve çalışma masalarında hassas ölçü aletleri, ikisi ölçüyor, biri plana işleyip kaydediyor.

Onları rahatsız etmeyecek bir süre içinde seyrettim. Başlarını yukarı bile kaldırmadılar.

Yukarıdan görülen manzara bu... Ne diyeyim ki, Allah akıl versin!

Günlerden pazar, saat sabahın körü...

Birazdan televizyonlarda, onlarca kültür ağırlıklı program başlayacak!

"Nereme ne süreyim" den tutun da "Ana beni evlendirsene"ye kadar...

"Zıkkımlanıyoruz" adlı bir program da, yeni başlayacakmış... Bunlar kaçırılır mı a fräuleina!

Kazı alanında kabaca 50 kişi civarında çalışan var. Sinek uçsa duyulacak. Böyle kazı mı olur!

Aha, bah, ne buldum? diye bağrışıp çığrışmayacaksak ne anlamı var ki!

Tık yok tık...

Alman arkeoloğun sergilediği vücud dili, sizlere de çok şey anlatmıyor mu?

Benim "zoruma gitti" desem!

"Nereye kadar?" diye sorsam!

"Neden?" diye, sorgulasam!

"Gözyaşlarımı içime döktüm" desem"

Beni anlayabilir misiniz?

-!..

Baktım, Demokan da derin derin düşünüyor... Akşama anlatırsa, öğrenirim.

Kazı alanını dolaşırken, bir direğin dibine bırakılan bir kaç eşya dikkatimi çekti.

Su kapları!

El emeği göz nuru!

Kazak giymiş olanın, askısı da var.

Petsuma! (pet şişeli su matarası, ben şimdi uydurdum)

Aynı gün öğleden sonra Şanlıurfa Müzesi'ne gittik.

Orada da su kabı vardı.

Neresinden bakarsanız bakın, en az 100 yıl öncesinin el işi...

Ördeğin şaşkını, kıçın kıçın uçar diye bir söz vardır... Avcılar sıkça kullanır.

Şimdi sorulması gereken soru; Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? olmalı....

Yanlış düşünüyorsam, sizler doğrusunu söyleyin, sizin imzanızla yayınlayayım.

Kazı alanını bizim olduğumuz saatlerde, sadece yabancılar gezdi.

Alanda çalışan bir işçi ile konuştuğumda;

- "Sabah 8' de iş başı yapılıyor, değil mi?" diye soruyorum.

- "Ne 8'i beyim, 6 dedin mi, hepsi burada" diye cevaplıyor.

2.Dünya Savaşı sonrası, savaşı kaybetmiş yerle bir olmuş, işgal altındaki bir Almanya!

Biz o savaşta yoktuk!

Sene 2010!

Toprağımı eşelerken bile Almanlar başımızda.

Ben çok utandım.

Siz!

-!..

Göbekli tepeden ayrılacağız...

Ülkemdeki arkeologların halini bilmek ister misiniz?

Kendi ağızlarından dinleyin.

Ülkemizde bulunan birçok üniversitedeki arkeoloji mezunu, genç insanlarımızın sayısı gün geçtikçe artmakta. Bu sayısal artış beraberinde ve nihayetinde bazı sosyal dengesizlikleri de peşi sıra sürüklerken donanımlı sayılabilecek üniversite mezunu arkadaşlarımız da hayata karşı tutunmanın bazı yollarını araştırmaktalar. Ülkemizdeki Kültürel zenginlikle muazzam bir ters orantı içerisinde olan arkeolog istihdamı da , üniversitelerde okutulan arkeoloji eğitimi için asıl tehlikeyi oluştururken, bu yola girmiş birçok idealist insanı da sonu bilinmeyen başka bir dünyaya sürüklemektedir.

Bizler, bu işe gönül vermiş insanlar olarak istiyoruz.
Çevremizdeki arkeoloji eğitimi almış kişilerin iş hayatında atıldığı sektörlere bakınca bu durum biraz daha anlaşılabilir;

1.% 85 İşsiz
2.% 5 Akademik Kariyer Çabaları
3.% 3 Polis
4.% 3 Müzeler vb.
5.% 2 Bankacı-Veznedar
6.% 1 İnşaat Sektörü
7.% 1 Sekreter- Ofis Boy vb.

Göründüğü üzere durum içler acısı.Ya bu insanlara istihdam yaratılsın ya da üniversitelerdeki arkeoloji bölümlerinin sayısı azaltılsın.
 

http://www.facebook.com/group.php?gid=57336576141

Ne düşünüyorsunuz? İçiniz sızladı mı? Bunlar bizim evlatlarımız.

Empati yapın!

-!..

Onların geceleri, uykusuz ve bir o kadar uzundur ki...

Anca, yorgunluktan uyuya kalırlar, yorgun bedenleri...

Gün ağarıp, gerçeklerle yüzleşince,

Omuzlar bir kere daha çöker bedbin vücudların üstüne...

Yabancıların, her ne suretle olursa olsun bu topraklarda başımızda müstemleke askeri gibi durması, beni kahrediyor...

(...)

Kente dönerken, yol üstündeki Harran Üniversitesi'ne uğruyoruz.

Yerleşke olarak, tek kelime ile çok hoş.

Dilerim ki zaman içinde içeriği de zenginleşsin. Bunun için sabırlı ve fedakar olmalıyız. Başladı ya!

 

 

Bugün Kahramanmaraş'tan kiraladığımız aracı, akşam üstü havaalanında geri vereceğiz.

Uçağın kalkmasına 2 saate yakın bir zaman kaldı. Hala Şanlıurfa'dan gelecek olan sürücüyü bekliyoruz.

Ucu ucuna yetişiyor. Yine önceden seslendirilmeyen bir istekle bizden, yol parası istiyor. Hem de nasıl bir ısrarla ve çirkinlikle! Vermiş olduğum 30 milyarlık senedi elinden aldım. İmkan (!) olsa, geri alacak!

Yazılarımda bu güne kadar böyle bir konuyu aktardığım asla görülmemiştir.

Bunu niye yazdım!

Doğu Anadolu'da araç kiralarken çok dikkatli olun.

Şark kurnazlığı alışkanlığını sürdürüyor..

Tatilinizin keyfi kaçabilir.

Tüm olumsuz gelişmelere rağmen, görsel açıdan çok anlamlı görüntülerle karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek.

Tezek, klima, uydu anteni ve güneş enerjisinden oluşan dörtlüde tezek, bence 3-1 yenilmiştir.

Bu her şeye rağmen bu görüntü bir umuttur...

Medeniyet Spor 3 - Tezek Spor 1

TOPLUMSAL BİLİNCİN OLUŞMASINDA BELGESEL FOTOĞRAFIN ÖNEMİ

Sosyolojik araştırma süreçlerinden birisi de fotoğraf çekmek ve fotoğraflarla herhangi bir olayı, tarihi ve sorunu belgelemektir. Toplumsal bir soruna yaklaşımda “söz” unutulup giderken “görüntü” hem kalıcı olabilmekte hem de sorunun çözümü ve ortadan kaldırılması konusunda birer kanıt oluşturmaktadır. Çağının sorunlarına tanıklık etmenin yanında bu sorunları yansıtmak, belgelemek, toplumları bu sorunlardan haberdar ederek çözüm yollarını aramak, savaş, açlık ve yoksulluk karşıtı olmak, insanların ezilmişliğinin ve yaşam koşullarının dikkate alınmasına çalışmak için toplumsal bir bilinç oluşturmak, belgesel fotoğrafçıların ödevlerindendir. Bu anlamda belgesel fotoğrafı, çağdaş sorunlara ilişkin duygu ve düşüncelerin aktarıldığı bir araç olarak nitelendirebiliriz.

                                                                                           Yrd. Doç. Dr. A. Beyhan Özdemir

 

Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye,

onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala hem de alçaktır.

Bir adamın,"benden başka herkes aldanıyor" demesi güç şüphesiz;

ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?

                                                                                                                Daniel de Foe  

 

Mehmet Emin Bora

25 Kasım 2010 / Ankara

 

Not:

1. TOPLUMSAL BİLİNCİN OLUŞMASINDA BELGESEL FOTOĞRAFIN ÖNEMİ 
http://www.beyhanozdemir.com/showarticle.asp?article=29 

2. TEKNOLOJİK GELİŞİM VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM ÇAĞINDA FOTOĞRAF SANATI 
http://www.beyhanozdemir.com/showarticle.asp?article=18 

3. FOTOĞRAF VE ZAMAN 
http://www.beyhanozdemir.com/showarticle.asp?article=16

4. İDEOLOJİK BİR ANLATIM BİÇİMİ OLARAK KOLAJ VE FOTOMONTAJ YÖNTEMİ
http://www.beyhanozdemir.com/showarticle.asp?article=17 

5. YABANCILAŞMA VE FOTOĞRAF
http://www.beyhanozdemir.com/showarticle.asp?article=33

6. FOTOĞRAFIN TOPLUMSAL KULLANIMI
http://www.beyhanozdemir.com/showarticle.asp?article=5

7. ÇAĞDAŞ SANAT AKIMLARI VE FOTOĞRAF
http://www.beyhanozdemir.com/showarticle.asp?article=31

Bu yazı 6137 kez okundu...