Ayılar Avcılar Palavracılar ve Akıl!


Karacabey Ayı Barınağı

Bursa / Karacabey Ayı Barınağı

18 Ekim 2009 günü Habertürk Gazetesi'nde Sn. Bekir Coşkun "Ayı Avı" başlıklı bir yazı yazdı...

Bu "malumun ilanı"ndan öte değildir.

Yazar, yıllardır süregelen ve -gidişattan da anlaşılacağı üzere- daha uzunca bir zaman sahne alacak bu trajikomik oyunu, kendine özgü üslubu ile anlatmış.

Yazdıkları doğrudur, acıdır ama eksiktir!

Her zaman olduğu gibi bu yazı da güncel bir sorun hakkında, halkı aydınlatma amacına dönük.

Sonra!

-!..

Yabanhayatının idaresi konusunda sorun var ve pek çoğumuz bunu biliyoruz.

Çözüm yolları nedir?

Hangi yol en iyisidir?

Çözüm için katkı gerekirse taşın altına elinizi sokar mısınız?

-!..

Bu ve benzeri köşe yazıları yukarıda sıralamaya çalıştığım soruları yanıtlarsa "doğruyu bulma yönünde ne gibi bir getirisi olabilir?" diye düşündüğümde...

"Faydası olsa, tekrarı olmazdı" diyebiliyorum.

Yaşanan yanlışlıklardan sorumlu olanlar ise "araya biraz zaman girsin, bekleyelim nasıl olsa unuturlar" şeklindeki sihirli formülün her zaman derde deva olduğunun uzun yıllardan beri farkındalar...

Tepkisizler için;

"Gözleri var, okumuyorlar...

Beyinleri var anlamıyorlar...

Utanmaları yok, sıkılmıyorlar...

Kocaman mideleri var, doymuyorlar...

Taş gibi yürekleri var, değişmiyorlar" diye seslendirirsek "çok da yanlış olmaz" diye düşünüyorum.

Yazılanlar sadece bir yanlışlığın tespitidir.

Bol miktarda balık hafızalı insanlardan oluşan bir toplumda, bu yazının etkisi (!) sadece 24 saat ile sınırlıdır.

Abartmış olabilirim. Belki de bir kaç dakikadan ibarettir...

Böylesi benzer hallerde yazar, görevini yapmış olmanın mutluluğunu yaşarken, okuyan da kallavi bir iki küfür savurarak katkı koyduğunu zanneder. Ona sorabilseniz! En büyük çevrecinin kendisi olduğunu öğrenirsiniz.

Benzerinden milyonlarcası bir aradadır.

Sn. Coşkun'un güçlü bir kalemi, şirin bir konuşma stili var.

90'lı yılların başında İstanbullu avcılar Ankara'ya geldiğinde Bekir Bey'in evinde bir araya gelmiştik.

O gün konuşmayıp, bizleri dinlemişti. Son konuşan bendim. (Buralara girmeyelim.)

Daha sonraları, biri yakın zaman dilimi içinde, diğeri de 6-7 sene önce 2 veya 3 konuşmasını dinledim.

Bekir Çoşkun / 2008

2008 / Ankara

2001 /Ankara

Sn. Bekir Çoşkun'u sabah kadar dinleyebilirsiniz.

Kendisi ile dalga geçtiği için onun karşısında egonuz bir anda pısar kalır.

Fatih Terim'e benzemez. 5 dakika konuşsun, 500 kişiyi karşısına alır.

Ama Sn. Bekir Çoşkun'un mütevazı hali, sizi baştan esir alır.

Çatışmazsınız onunla.

Siz, teslimiyet bayrağını çekerken, o dolu dizgin at koşturuyordur hayal dünyanızın bozkırlarında.

Bu hal, kısa süre içinde sizi "mutlak teslimiyet"e kadar götürür. Parlak zekası, sizi kendine hayran bırakır.

O saat, "vatan kurtulmuş, sorunlar çözülmüş" gibi bir duygunun esiri olursunuz.

Yine kendi söylemi ile işler bu şekilde "denk" gelmiştir.

Ama aslına bakarsanız sizin -istisnalar dışında- Bekir Bey'in tabiri ile "garnını gaşıyan adam"dan çok büyük bir farkınız yoktur.

Gülerek dinler, delicesine alkışlar ve çıkar gidersiniz.

Ya sorunlar!

Onlar, sadece ve sadece çığ gibi artarak çoğalır.

Buna bir türlü "mastürbasyon" diyebilirsiniz.

Yaz kurtul. Konuş kurtul.

Oku rahatla. Dinle rahatla.

Ülkemizde yaşanan gerçek bu değil mi?

Halbuki yaşamın dinamikleri, gerçekleri, sanal tatminden öte, bazı gerçeklerle yüzleşmeyi, onu da aşan ölçüde aklın önderliğinin yanı sıra, evrensel ölçekli değerlerle bezenmiş eylem planlarıyla, sorunların çözümüne katkı koymayı gerektiriyor.

Ayı avı, aynen Sn. Bekir Coşkun'un dediği gibi organize ediliyor.

Altına imzamı atarım, yaşanan gerçek budur.

Kendisine saygıdan da öte, hayranlık duyduğum eşsiz bir bilim adamı olan Sn. Profesör Dr. Ali Demirsoy'un bu yazılanı doğrulayan beyanı da vardır.

Ama hafife alınmayacak bir başka gerçek daha vardır.

Sn. Bekir Coşkun'un bahse konu yazısından çok değil sadece bir gün sonra Kastamonu’nun Şenpazar ilçesinde mantar toplamak için ormanlık araziye çıkan bir şahıs, ayı saldırısı sonucu hayatını kaybetmiştir.

Olay Şenpazar İlçesi'nin Meriç Mezrası'nda yaşanmış. Mantar toplamaya giden talihsiz adamın bir ayının saldırısına uğradığı ve bunun sonucunda hayatını kaybettiği söyleniyor.

Şenpazar Belediye Başkanı Suat Saygın, vatandaşlara ormanlık araziye tek başlarına çıkmamaları konusunda uyarıda bulunmuş.

Ne yapsın başkan?

Dese de suç (!) Demese de suç.

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık, misali...

Ortada, yabahyatının her alanı için yayınlayacağı bilimsel tebliğlerden, zerrece şüphe duyulmayan, bir bilim yuvasının eksikliğini hissetmiyor musunuz?

Yabanhayvanlarının beslenmesi ormanlarda yetişen yabani meyve ağaçları sayesinde olabiliyor.

Ayıların beslenmek için şehir içlerine kadar gelebildiklerini görüyorsak, oturup düşünme vakti geldi de geçiyor...

Akılcı çözüm, ayıları "yerinde istihdam" etmek olmalı.

Nerede?

Ormanda, dağda?

Yabanhayvanları için bu alanları, kim yaşanmaz hale getirdi?

-!..

Meyve ağaçlarının kesimi için kim kanun çıkarttı?

-!..

Bahçesindeki meyve ağacını kesme izni alıp da, dağdaki meyve ağacını kim kesti?

Bu durumda, sorumlu kim?

Ayılar olabilir mi?

Dağdaki ayı değilse, kim?

Kim?

Yazılarınız, veya sözlü beyanlarınız mutlak bir gerçeği seslendirmiş olsa da, okuyan veya dinleyen sadece anladığı kadarı ile kalır.

Siz ne söylerseniz söyleyin, önemli olan karşınızdakinin bu söylemden ne anladığıdır.

Özde "sadece iyi bir hatip veya iyi bir yazar olmak" en azından bu ülkenin sorunlarını çözmek için "artık kifayetsiz kalıyor" demek istiyorum. İşin özü bu.

Neden?

İnternet hayatımıza, eğrisi ile doğrusu ile bodoslama girdi...

Bir soru sor ki, seni yanıtlayamasın, bu mümkün değil. 10 saniye içinde binlerce cevap alıyorsunuz.

Seçici bir göz, kısa sürede doğruya çok yakın seçenekler içinden işini görebilecek yanıtı bulabilir.

Yani cama (!) "ayıyı nasıl koruyacağız?" diye sorunca...

0.18 saniye içinde 231 sonuca ulaştı.

Daha özgün sorgulama tekniği ile yabahayatının idaresi konusunda en çağdaş uygulamaları hayata geçiren farklı ülkelerdeki idarelerle temas kurmanız işten bile değildir.

Sorun bilgi eksikliği değil, kararsızlıktır.

Sorun bilgi eksikliği değil, önder eksikliğidir.

Sorun bilgi eksikliği değil, kaynak eksikliğidir.

Sorun bilgi eksikliği değil taşın altına elini koyacak insan eksikliğidir.

Özde, kararlı bir önder, yeterli bir kaynak bulabilirse eksik olan "eller" de bulunabilir diye düşünüyorum.

İçinde bulunduğumuz dönemde "kaynak" sorunu, en önemli konu başlığı gibi görünüyor.

Benim bir önerim var.

"Eller" hususunda

Sözde değil, özde çözüm yolundan bahsediyorum.

İnternet üzerinden yaptığım dar çerçeveli bir araştırmaya göre 2005 yılı itibarı ile:

Taşıma ruhsatı sayısı: 284,289

Bulundurma ruhsatı sayısı: 312,832

Toplam tabanca sayısı: 597,121

Kayıtlı olan yivli av tüfeği sayısı: 4,568

Küsuratları göz ardı ediyorum.

Yıl 2009 olmuş, silah sayısı mutlaka artmıştır.

284 +312 = 596.000 silah sahibi var mı?

Var.

Artış da küçük olsun.

600.000 silah sahibi üzerinden bir hesap yapalım.

(Araştırmalar, ve gözlemlerimiz bu rakamdan çok daha fazla sayıda ruhsatsız silahın varlığına işaret ediyor.)

Bunu da bir kenara koyalım.

Dönelim, 600.000 silah sahibine.

600.000 kişiden adam başına ayda 1 TL para alsak, 600.000 TL eder mi?

Eder.

Yani eski para ile her ay 600 Milyar lira.

Ayda minimum 600 milyar geliri olan bir yabanhayatı araştırma enstitüsü düşünün!

"Çamlıdere Yabanhayatı Araştırma Enstitüsü"

Yerde görsen neredeyse eğilip almayacağın 1 TL, nelere kadir görüyor musunuz?

Hadi hep beraber bir hayal kuralım. Bu da parayla değil ya...

"Çamlıdere Yabanhayatı Araştırma Enstitüsü"nün yönetim kurulunu oluşturalım.

Sn. Prof. Dr. Ali Demirsoy

Sn. Prof Dr. İlyas Yılmazer

Sn. Prof Dr. Adnan Ataç

Dr. Latif Tufan Erdoğan

Sn. Dr. Hasan Saday

Sn. İsmail Haykır

Sn. Aykut İnce

Ve daha adını bilemediğim bir çok vatansever bilim adamı.

Bunun dışında:

Kapı görevlisi, Mehmet Emin Bora

Gece bekçisi, Mehmet Emin Bora

Hizmetle görevli, Mehmet Emin Bora olabilir. En ufak bir eksiklik hissetmem.

Tüm bildiğim kutsal değerler üzerine yemin edebilirim ki şu anda kalp atışım hızlandı.

Bu enstitü çok değil, kurulduktan 2 sene sonra uluslararası ölçekli araştırma ödüllerinin sahibi olmazsa siz de bana "yuh" deyin, ya da ne derseniz deyin.

İşin içine "hangi partiden olursa olsun sadece siyaset girmesin" gerisi kendiliğinden gelecektir.

Aklınızdan geçenleri tahmin edebiliyorum.

Yasa yok, mevzuat uygun değil, tahsil edilen para maliyenin genel bütçesine gider, bize bu parayı vermezler, v.s v.s

Hepsini biliyor ve anlıyorum.

Haklı olduğunuz yönler var...

Haksız olduğunuz hiç bir taraf yok mu?

Bkz: http://www.arpacik.net/guncel_detay.asp?id=116 (Nafile Çabalar)

Dikkatli bir göz, benim sorunu seslendirmekten öte, çözüm yolları gösterdiğimi kolaylıkla görebilir.

Sn. Bekir Coşkun'la aramızdaki farklardan sadece biri bu.

-!..

Öyle bir dönem yaşıyoruz ki...

Ne sorunları seslendirmek, ne de farklı çözüm yolları önermek, problemi ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Elimizi mutlaka taşın altına koymalıyız.

Yukarıda arz etmeye çalıştığım çözüm önerisi içinde temel sorun kaynak yaratmaktır.

Sorun yabanhayatı ile ilgili ise, ki tamamen böyledir...

Avcılar, silah bulunduranlar, ellerini taşının altına seve seve koyabilmelidirler.

İstenilen bir yıl için sadece 12.00 TL dir.

Buna itirazın varsa, avcı değil olsa olsa palavracı olursun.

Çözümün bir parçası değil, sorunun ta kendisisin.

"Herkese akıl vereceğine sen ne yapacaksın?" diye sorduğunuzu duyabiliyorum.

Haklısınız.

Sessiz kalsaydım bunu söyleyebilirdiniz.

Hiç sessiz kalmadım ki!

Benim ikinci (!) farkım da bu.

Siz yılda 12.00 TL verirseniz, ben yılda 3.000 TL vereceğim.

Nasıl mı?

Her ay aldığım emeklilik maaşımın 250.00 TL 'lik kısmını kurulacak "Çamlıdere Yabanhayatı Araştırma Enstitüsü" hesabına aktarılması yönünde, hukuki yaptırıma rıza göstereceğim. Bunu şimdiden bu yazımla taahhüt ediyorum

Yeter ki bir bilim yuvası kurulsun.

Bunu dışında, her ay bir araştırmacının istediği tüm kitapları temin edeceğim.

Yaşadığım süre içinde tüm çalışmalara elimden gelen desteği, gönüllü olarak sunacağım.

Daha da ne yapabilirsem...

Çünkü vakit azalıyor. Bunun farkındayım.

(...)

"Çamlıdere Yabanhayatı Araştırma Enstitüsü" önerisini ortaya koymamdan bu yana 15 günden fazla bir zaman geçti.

3 tepki geldi. Sadece 3!

Sn. Hasan Saday, Sn. Mehmet Ekizoğlu ve Sn. Ali Kozanoğlu'ndan...

Hepsi de gönülden destek veriyor.

"Uzağı" görebiliyorlar...

Empati yetenekleri yüksek...

Vatan sevgisi ile dolu dostlarım...

Öncelikle "ortak gönül dili" üzerinde birleşebildiğimiz için onlara huzurunuzda teşekkür etmek isterim.

Bu yaklaşımın ne anlama geldiğinin bilincinde olan, nadir sayıda insanımız var.

Sorun budur.

Nitelikli insan eksikliği...

Çözüm yolu da sadece ve sadece nitelikli eğitimden geçiyor.

"Çamlıdere Yabanhayatı Araştırma Enstitüsü" ülkenin geleceği için elzem. Bizler için değil.

Vakit azaldı...

Hadi bakalım 600.000 avcıya da gerek de kalmayabilir.

Ayda 250 TL verecek 2000 kişi de işimizi görür...

Bu ülkede 2000 avcı da mı yok!

-!..

Ne var?

Çok daha fazlasını verebilecekleri, ben adım gibi biliyorum.

Sn. Prof. Dr. Veysel Eroğlu,

Sizden özellikle rica ediyorum...

Lütfen bu kampanyayı başlatın...

Tüm orman fakültelerine, biyoloji bölümü olan tüm üniversitelere çağrı yapın.

Sivil toplum örgütlerine davetiye gönderin

Onların tek bir çatı altında toplanmasını sağlayın.

Önderlik yapın.

Tarihe, altın harflerle öykünüz yazılsın.

Dilerim ki bu çağrıma cevap verirsiniz. Bizler de, hep beraber elimizi taşın altına koyarız.

2109 da yaşayacak avcı kardeşlerim, yanıtlarınızı mutlaka görecektir.

 

Bir küçük öykü

Kırlangıç

Günlerden bir gün kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama söyle demiş;
"Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım."

Adam: "Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiç bir kuş adama aşık olur mu?" demiş.

Kırlangıç tekrar; "Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yaşar gideriz" demiş.

Adam yine;

"Olmaz alamam... Git başımdan" diye cevap vermiş.

Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demis;

"Lütfen beni içeri al.. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam. Biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar, seni neşelendirir sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın".

Adam son kez ona;

"Git başımdan!.. Ben yalnız kalırım" demiş ve kuşu kovmuş...

Kırlangıç ta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş.

Kırlangıç

Adam, kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık" demiş ve çok pişman olmuş, pişman olmuş olmasına ama, iş işten geçmiş bir kere...

Kendi kendine "nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir ben de onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim" demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış.Yazın gelmesiyle Kırlangıçlar da gelmeye başlamış.

Ama onun kırlangıcı gelmemiş.

Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna....

Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını hiç gören olmamış.

Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş.

Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demiş;

- Kırlangıcların ömrü altı aydır . . .

Hayatta bazı fırsatlar vardır ki ömür boyu sadece bir defa insanın eline geçer...

Değerlendiremezsen de uçup gider.

Kırlangıç

Tükenmezmiş gibi görünen zamanın,

Karşımıza çokça çıkacağını düşündüğümüz fırsatların,

Sınırlı olduğunu bilmek,

Aslında,

"Kendini bilmektir".

Ne mutlu kendini bilenlere...

Fırsata egemen olan, hayata egemen olur.

                                                                            Ebner Eschenbach

 

21 Ekim 2009 / Ankara

Mehmet Emin Bora

Not:

Sn. Ali Kozanoğlu'ndan "Eşeğe su ver!" başlıklı yazım dolayısıyla bir ikaz aldım.

Bkz.http://www.arpacik.net/guncel_detay.asp?id=370

Yazıda ;Başkente 100 Km mesafedeki bu ilçede, bir adet ticari taksi yoktur. şeklindeki bir ifadem vardı.

Ali Bey, "Ticari taksi" kelimesini kastederek "taksi" zaten ticari anlamında kullanılıyor, başına "ticari" eklemenin ek bir getirisi yoktur diyor. Hepinizden özür diliyorum. Yazarken nasıl bir duygu hali yaşıyorsam, zaman zaman da olsa bu tür hatalara düşüyorum. Doğru Türkçe, hepimize lazım. (50-55 sene önce de, kamyon veya taksi diye sadece iki ayırım vardı. Dil alışkanlığı olsa gerek.) Teşekkürler Sn. Kozanoğlu.

Bu yazı 3919 kez okundu...