MAK'a Bak!


Bu yıl yapılan Merkez Av Komisyonu toplantısı oldukça renkli geçmiş!

Nerden biliyoruz?

Sn. Mehmet Ekizoğlu'nun yazısından.

2109 da yaşayacak avcı kardeşlerim "Bu ülkeye ne oldu da bu hallere düştük" diye geçmişi sorgulamaya başladıklarında; 2009 yılı MAK kararları, tartışılan konular, sergilenen davranışlar, var olan sorularına yanıt olacak!

Çok teferruata girmek istemiyorum.

Düşünebiliyor musunuz ki bir Genel Müdür:

“Bir gece önce Sn Müsteşar’ın kendilerini arayarak, yaban domuzu sorununu çözmeleri talimatını verdiğini ve kendilerinin de bir gece çalışarak bu sistemi düzenlediklerini” ifade edebilsin!

Yıl 365 gün!

Son güne kadar niye beklediniz ki?

Ya müsteşar aramasaydı!

-!..

Düşünebiliyor musunuz ki Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Temsilcisi:

Bir taraftan Avrupa Birliği'nin kapı önünde "Biz hazırız, bizi de aranıza alın" diye bağrışırken, diğer taraftan yabandomuzu için zehir kullanmayı önerebilsin! Tek kelime ile "pes" diyorum.

Düşünebiliyor musunuz ki bir Genel Müdür Muavini:

(...) “alakarga, ekin kargası ve leş kargası gibi yırtıcı kuşların aslen tarım zararlısı olmaları ve kınalı keklik, çil keklik gibi av kuşlarının yuvalarına zarar vermeleri ve yavrularını yemeleri gibi nedenlerle avlanmalarında bir teşviğe ihtiyaç bulunduğu ve bu kuşları avlayan avcıların avladıkları kuşların baş, kanat veya ayakları gibi uzuvlarını İl Müdürlüklerine getirmeleri durumunda kendilerine fişek ödülü verilebileceği” önerebiliyor!

Gel de şaşma...

Yine Sn. Ekizoğlu'nun yazısından bölge temsilcilerinin toplantı öncesi "ağız birliği" yaptığını öğreniyoruz.

Aklıma 90'lı yıllarda yapılan bir MAK toplantısı geliyor.

İzmir'den gelen iki aklı evvel av bayi, her konuda sürekli muhalefet yaparak kendini önemli sanan bir başkanın (!) hurda kayığını toplantıdan bir gün önce iyi bir para verip satın almışlar ve "bu sene bizim dediğimiz olacak" havasına girmişlerdi.

Kayık da satıldı, alanlar da...

Çok da iyi oldu, ben pek sevinmiştim.

Kısacası, aradan onlarca sene de geçse görünen odur ki benzeri söylemler değil, sadece ağızlar değişecek.

"Mısır'da bıldırcın konservesi yapıyorlar." şeklindeki savunma (!) artık bende gıcırtılarla dolu devri düşük "taş plak" etkisi yapıyor. Bir de granül gübre önerisi... Papağan gibi tekrarla dur.

İnsan ar meselesi yapar yahu... Bu sene ilk defa şu konuya parmak bastık ve bu şu şu nedenlerden dolayı çok önemli. Hadi, el birliği ile bu işi kotaralım... Bu yaklaşım yok. Olamaz da. Çünkü bu ciddi bir eğitim meselesi. Adam Türkçeyi zor konuşuyor. Ne bekleyebilirsiniz ki?

Avcı kendini okuyarak geliştirmek yerine var olan ezberi (!) seslendirmeyi marifet belliyor.

Çünkü bu, kolay ve ucuz bir yol.

Kulaktan dolma bilgiler, sayıları sınırlı kendini bilmez ama küçük menfaati için her şeyi yapabilecek kişiler tarafından fütursuzca ortaya pompalanınca, muhakeme kabiliyeti sınırlı, yeterli bilgiden yoksun kitleler tarafından "doğruymuş" gibi algılanıyor.

Avrupa'nın işine gelen örneklerini ortaya çıkartıyor. 7 gün avlanma serbestisi gibi...

Almanya'daki eğitim sistemini aklına bile getirmiyor. Orada 240 saat eğitim ve ciddi bir sınav var. Taşıma kapasatisene uygun olarak avcı sayısında sınırlama var. Bırakın avcıları bir tarafa o sınavda orman mühendisleri bile zorlanır. Bunları konuşmuyor, konuşamıyor.

Okumayı bir yaşam tarzı olarak kabul eden ve uygulayan avcılar bunları kolayca tespit edebilir.

Sorgulanması gereken bir tek şey var.

Biz neden evrensel doğrular üzerinde birleşemiyoruz?

-!..

Şimdi sizlere yaşanan bu sıkıntıların nedenini açıklayacak bir örnek vermek istiyorum.

Bir avcıyı tanıtacağım. Hem de dehşet bir avcıyı!

Lindsay Hunt

Lindsay Hunt'dan söz ediyorum.

Güney Afrika'da Kruger Milli Parkı'nda buffalolar ile ilgili yapmış olduğu çalışmalarla tüm dünyanın ilgisini üzerine çeken büyük bir avcıdan bahsetmek istiyorum.

Lindsay Hunt'ın avlamadığı hayvan kalmamış. Zaman geçmiş Hunt değişmiş.

Bizlerin yapmakta zorlandığımız işlerin başında bu geliyor. Değişmek!

Bir zamanlar avladığı buffalolar,tüberkloz hastalığından neredeyse soyları tükenecek noktaya gelmiş.

O da hayatını bu hayvanları kurtarmaya adamış.

Lindsay Hunt'ın denemediği yol kalmamış. Yavruları yatak odasında kendi eli ile beslemiş.

Zaman olmuş bazı buffalolar onu hasım bellemiş. Seyrettiğim belgeselde bunun açık örneklerini gördüm.

Daha başka şeyler de gördüm!

Lindsay Hunt'ın kendilerine yardım ettiğini anlayan hayvanları da gördüm.

Bu sahneleri gördükten sonra hayvanlara bakış açım yeni düşüncelerle iyice pekişti.

Korkulması gereken tek şey insan.

Eğitilmemiş insan.

İnsanlaşamamış insansılar...

O kadar çoklar ki!

Bu tespiti 80 li yılların başında yapmıştım.

Benzeri bir tespiti paleoantolog ve antroplog olan Pascal Picg yapmış.

"Hayvanların En güzel Tarihi" adlı kitabında:

"İnsan düşünen tek hayvan değildir, ama bir hayvan olmadığını düşünen tek hayvandır." der.

(Türkiye İş Bankası / Kültür Yayınları)

Yani, saldıran yabani mandanın önüne set çeken diğer bir manda!

Uzunca süren bir mücadele sonunda Lindsay Hunt yabani mandaları kurtarmayı başarıyor.

Son denediği yol ise, hayvanları "özgür bir ortam"a bırakmak sureti ile tedavi yöntemi...

Bu yöntem dişilerde antikor oluşmasını sağlamış.

Belgeselin sonunda, bir kamyona doldurulan yabani mandaların geniş bir alana bırakılışını gösteriyordu.

O hayvanların doğaya salındıkları andaki sevincini görmeniz lazım. Ben göz yaşları ile seyrettim. Anlatılacak gibi değil.

Şimdi bir bu örneğe bakın, bir de bizim insanımızın davranışlarına.

Yetkili (!) ağızların yabanhayatının düzenlenmesi ile ilgili önerilerini bu öyküden sonra bir kere daha düşünün ve değerlendiririn.

Göklere çıkartılmaya çalışan avcıların utanç dolu av öykülerini hatırlayın.

Yaraladığı hayvanın 6 ay o halde gezmesine üzülmeyeni anımsamıyor musunuz?

Yanlışın ödüllendirildiği bir ülkede yaşadığımızı bilelim.

Keşke bununla kalabilsek!

Doğruyu seslendirmek, doğru işler yapmak da bir şeklide mutlaka cezalandırılıyor.

"Eller Gider Mersin'e" başlıklı yazım çok güncel değil mi?

Ya dün yaşananlara ne dersiniz?

Çekim yapan muhabire "İnsanlar oruç tutmadığı için bu felaketler başımıza geliyor" dedikten sonra yağmaya katılan, bir başkasının cüzdanını soyan bu yaratığın hali, sizce de yaşanan her şeyi yeterince açıklamıyor mu?

Bu ve benzeri tanımlar size Ortaçağı anımsatmıyor mu?

İnsanın acısını paylaşmayan, hayvanın acısını paylaşır mı?

-!..

Sorulacak o kadar çok şey var ki...

Şimdi yardımlaşma zamanı.

Bu acıyı paylaşalım, paylaşalım da bu yapılaşmadan haksız kazanç sağlayan sistemi (!) de derhal sorgulayalım.

"Ahlak" bunu gerektirir diye düşünüyorum.

Merhamet fukarası insanlarla neyi konuşacaksınız ki!

 

Aynı dili değil, aynı duyguları paylaşan insanlar anlaşabilir

                                                                              Hz. Mevlana  

 

10 Eylül 2009 / Ankara

Mehmet Emin Bora

Bu yazı 2653 kez okundu...