Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına!


Amanın aman...

Sene 1951

6 Yaşındayım.

Rahmetli babam yüzbaşı, görevi gereği Erzurum'dayız.

Çok şey hatırlarım o yıllara ait.

Atların çektiği kızaklı arabalar.

Saçaklardan sarkan buzlar.

Nöbet sırasında donan kulaklar!

Ve

Şehre kadar inen aç kurtlar.

O zamanlar yaşam, zannedildiğinden çok daha zordu. İletişim olmadığı için bazı şeylerin farkında değildik.

Bahçeye asılan çamaşırlar, aşırı soğuktan çok kısa sürede kazık kesilirdi.

Çarşaf dış kapıdan bin bir güçlükle eve sokulurken, çamaşırlar, soba çevresindeki duvarlara yaslanırdı.

Korkuluk gibi saatlerce dimdik öylece kalırlardı.

Elektriklerin sıkça kesildiğini anımsıyorum.

Ay ışığında gömlekler pantolonlar üstümüze üstümüze gelir, sertçe esen rüzgarın çıkardığı ses var olan görüntülere eklenince ortaya Alfred Hitckok filmini aratmayacak sahneler çıkardı.

Sanki bu yetmezmiş gibi, annem sesini kalınlaştırarak "Geliyor bak... Orada şimdi geliyor... Sesini duyuyor musun? diye tiyatro konusundaki özlemini tatmin ederken, ben de can kalmazdı. Gider gider, gelirdim.

Bu oyun (!) çamaşırlar ütü sepetine girene kadar devam ederdi.

Subay evleri dik bir yokuşun başında ve şehrin dışındaydı. Öyle ki, karşı tepede cephanelik olduğunu hatırlıyorum.

Mutfaktaki Rus malı kocaman kuzine hem soba, hem de fırın görevi üstlenirdi.

Evin tek sobası misafir odasının orta yerinde yanardı. Diğer odaların kapıları, yatma vakti gelince açılır, buzhane kılıklı yatak odalarının havası böylece kırılmış olurdu. Kafamızı yorganın içine sokar, ayaklarımızı da karnımıza çekerdik.

Erzurum soğuktu, ama çocuktum ve mutluydum.

Mehmet Emin Bora

Subay Evleri / Erzurum

Akşam yemekleri masada yenirdi, Zaman zaman da olsa yer sofrası kurulduğunu da hatırlıyorum. Lambalı radyo her zaman açık olurdu. Bir kulağımızın seste olduğu o yıllar üzerimizde öylesine bir alışkanlık yaratmış ki, halen radyo dinlerken hem televizyon seyredebilirim hem de kitap okuyabilirim. Sağa sola laf yetiştirmem de işin cabası sayılmalı.

Evimize çok yakın bir mesafede şalgam tarlaları olduğunu hatırlıyorum.

Söker, soyar, yer ve sapan atardık. Yaz günlerinin tüm aktivitesi bununla sınırlıydı.

Erzurum'a has bir sapan türünü çok iyi anımsıyorum. 50-60 cm uzunluğunda el örgüsü iki ipin ortasında deriden yapılmış bir düzenekten ibaretti.

Bazılarında ise el örgüsü ip, taş konulacak yere gelince genişler daha sonra da daralarak ikinci ipin oluşması ile sonlanırdı. Yani tek parçadan oluşurdu.

Atılacak taş, yuvaya konur ve iplere ya başın üzerinde daire çizdirilir ya da yer düzlemine dik olarak hızla sallandıktan sonra ipin bir ucu bırakılarak çok uzun mesafelere büyük taş parçaları fırlatılırdı.

Sapan

Bu tür sapanın, sadece doğu illerimizde kullanıldığını zannediyorum.
Atılırken "şırakkkk" diye tok bir ses çıkartırdı.

Kışın kayak yapmaya çalışırdık. Yanlış yorumlanmasın! Kayak dediğin, elma veya portakal sandığından sökülmüş bir tahta parçası. İki ayağımızı bunun üzerine yerleştiremediğimiz için tahtayı iple ayağımıza bağlamaya çalışır, bir iki saat içinde sırılsıklam eve dönerdik. Annem en azından üstünde dururdu. Bana da selam vermek düşerdi.

         

Babam Ahmet Bora - Annem Ümmühan Ayfer Bora - Ağabeyim Mete Bora

Askeri birliğin (Yanlış anımsamıyorsam 3. Kolordu) önündeki yuvarlak havuz çoğu zaman buzla kaplı olurdu. Burada Erzurumlu çocuklar çılgınca paten yaparlardı. O zaman bunları nerden bulurlarmış! Hala anlamış değilim.

Paten yapan çocukları görünce içime bir heves düştü. Patenin altına dikkatli bakınca onun maşa kılıklı bir demir parçası olduğunu gördüm.

Evreka!

Hızlı bir akıl (!) yürütmesiyle hoplaya zıplaya eve gittiğimi anımsıyorum.

Bir çırpıda sobanın yanına gidip maşayı kaşla göz arsında kaptığım gibi kendimi dışarı attım. Bir yokuşun başına dikilip maşayı ayağımın altına koydum. Olmadı, üstüne oturdum. Bekliyorum ki kaysın. Kaymak şöyle dursun sadece olduğum yere gömülüyorum. Bir kaç kere denediğimi anımsıyorum ama yine (!) beceremedim.

Karla buzun farkını uzun süre çakamadım.

Erzurum soğuktu, ama çocuktum ve mutluydum.

Keşke çakamadığım tek şey bununla sınırlı kalabilseydi.

Zaten yarım olan aklımın kalan kısmını da, o devrin çok çok ünlü türkücüsü Zehra Bilir bitirdi.

Radyo tek iletişim aracı olduğu için kış günleri sürekli başında otururduk. Günden az bir kere "Zehra Bilir'den Türküler" anonsundan sonra o malum türkü başlardı.

Of ofooooo of...

 

Sabahleyin erken çifte giderken, aman aman,
Öküzüm torbadan düşmüş gördün mü?

 

Amanını amanını amanını yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın, para virip aldım

 

Of ofooooo of...

 

Manda yuva yapmış söğüt dalına aman aman
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?

 

Amanını amanını amanını yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın, para virip aldım

 

Of ofooooo of...

 

Sabah ezanını okurken aman aman
Müezzin minareden uçtu gördün mü

 

Amanını amanını amanını yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın, para virip aldım

 

Altı yaşın bana verdiği tüm bilgelikle uslu uslu türküyü dinler, ikinci kıta biterken çaresizlikten dağılırdım.

Öküz, torbadan düşüyor!

-!..

Nasıl yani?

-!...

Manda, söğüt dalına yuva yapacak. Yapsın... Nasıl çıkacak ki? (Görüldüğü üzere hepten "boş" da değilim.)

-!..

Tam işi çözeceğim derken, "müezzin de minareden uçunca"... Ben de (kibarca!!!!) "uçardım" diyelim.

Kim tiridine banıyor, kimin tiridi, tirid ne, kim kime para veriyor! Bunlar da işin tuzu biberi olurdu.

Çaktırmazdım ama, şimdilerde hepten dağıldığımı kolaylıkla hatırlayabiliyorum.

Türküye şaplak tutup, anlamsız anlamsız sırıtmaktan başka elimden bir şey gelmezdi. Öyle de yapardım.

Erzurum soğuktu, ama çocuktum ve mutluydum.

Görüldüğü üzere çocukluk yıllarımda ciddi bir "Manda sendromu yaşadım" dersem "çok da yanlış bir tespit olmaz" diye düşünüyorum.

Aradan 57 sene geçti yeniden "manda sendromu" yaşıyorum!

Bu sefer de ünlü (!) avcılarımızın "mandaya olan tutkuları" bu sendromu tetikliyor.

Aralarında (!) bir husumet olabilir mi?

Yoksa "Mandalara karşı cihad ilan edildi de, bizim mi haberimiz yok!"

Asya mandası (Bubalus bubalis), ülkemizde camış, camız, kömüş ve donbey diye de adlandırılır.

Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Sn.Prof. Dr. Belgin Sarımehmetoğlu, mandanın süt, et ve çeki hayvanı olarak dünyada önemli ekonomik etkinliğe sahip bir çiftlik hayvanı olduğunu söylüyor.

Binlerce avcı Afrika'ya yabani manda vurmaya gitse de, bir tek yabani mandanın bu avcılara husumet beslemek sureti ile onların yaşadıkları ülkelerine sefer düzenleyip, bu avcıları "süstüğü" görülmemiştir.

Neden?

Bu ve benzeri soruların cevabı bende yok.

Üzülüyorum doğrusu!

Araştırdım.

Avcılar "kariyer" yapıyorlarmış.

Lisans üstü tez gibi bir şey.

Manda vur gel.

Ölç, biç sertifikaya bağla...

Bravo... "Mandadan geçtiniz" misali bir durum.

Sonra?

Sırada fil var. "Fil olmazsa olmaz"ların içinde!

Gergedan, aslan ve leopar da avlarsanız...

Artık sizden bahsederken "akademik kariyerini tamamlamış avcı" diye bahsedebileceğiz.

Dolayısıyla arkanızdan işitilecek diyalogların aşağıdaki gibi gerçekleşmesi olası ihtimaller arasındadır.

(...)

- Bu kim, ne yapmış?

- Bildiğin gibi değil "beş büyüğü vurmuş".

- Hadi yavvv... Peki ya ayı! Ayının kariyer yapan avcıya bir faydası yok mu?

- Olmaz mı... Penisinden çıkan bir kemik var. O çok mühim. Yoksa kokteylini nasıl karıştıracak ki?

- Tabi yav düşünememiştim. Bravo doğrusu.

-!..

Anı şanı büyük avcılarımız Afrika'ya gidip manda vuruyor.

Basınımızın güzide ordusunun seçkin neferleri, bunu haber yapıp baş sayfaya oturtuyor.

Ne yapsınlar? Yabanhayatı ile ilgili başka sorun yok ki!

Bir konun haber olabilmesi için zaman zaman da olsa "abartı" içermesi de gerekebilir.

500 bıldırcın vurdu!

500 den fazla yabandomuzu vurdu!

Haberci (!) bunu yazar ve geçer gider.

Bu haberin aslı ne? Bu yayınlarsak kötü örnek olabilir mi? Soruları mesnedsiz kalır.

-!..

İşte benzeri bir haber daha.

Donbey Vurdu!

-!..

Donbey neden avlanır?

Konunun derinlemesine kavranılabilmesi için bir takım ek bilgilere ihtiyacımız var.

Öncelikle avcılığa karşı çıkanlara "avcılık-adrenalin" ilişkisini anlatmak lazım.

Bilindiği gibi adrenalin böbreküstü salgı bezlerinin iç kısmından salgılanan mühim bir hormon. Buradan salgılanan diğer mühim bir hormon da “noradrenalin” (Norepinefrin, beynin dikkat ve çevreye yanıt verme ile ilgili bölümlerini etkilerler).

İnsan ve çeşitli memeli hayvanlarda böbreküstü bezinden salgılanan bu iki hormonun oranları değişikmiş.

Kedide ve aslanda eşit oranlarda salgılandığı halde, sığır, tavşan ve kobaylarda % 85 adrenalin salgılanırmış. İnsanda bu oranın % 90’ olduğu anlatılıyor.

"Hiç düşmanı yok veya kızmaz" gibi bilinen balinada % 100 noradrenalin salgılanyormuş.

Yumuşak atın tekmesi pek olur misali.

Korkuyu yenmek, size yapılan saldırı karşısında böbrek üstü bezlerinin hayatta kalma kaygusu ile salgıladıkları bu hormon aynı zamanda avcıya "haz" duygusu veriyor.

İşte bunun kolay yolu donbey veya zebra (!) ile karşı karşıya kalmaktan geçiyor.

Zebra ve yavrusu

Donbey hakkında o kadar çok şey anlatılıyor ki!

Ben "kaymağı çok güzel oluyor"dan öte bir şey söyleyemem. Allah var, hasım da değilim.

Çok değil, 20 gün öncesi National Geographic'de bir belgesel seyrettim.

Aslanlar donbey avında...

Donbeyler sürü halinde göç yapıyorlar.

Aslanlar yapılan planlana uygun olarak erketeye yatmış bekliyorlar ki donbey yesinler. Ortak fikir bu yönde oluşmuş.

Arka plandaki ses, donbeyler hakkında bilimsel açıklamalar yaparak,"Donbeylerin görme yetenekleri kısıtlı duyu organları zayıftır. Buna karşı sadece burunları çok hassastır." diyor.

Gerçekten de donbeyler alına salına aslanların üzerine doğru yürüyorlar. Bi bilseler!

Arada 100-150 metre kalınca hep beraber burunlarını havaya kaldırarak toplu teste başladıklarında artık iş işten geçmiştir.

Donbeyin bir tanesi ister istemez çetenin eline düşüyor.

(Bu aşamada ben başka kanala geçiyorum. Çünkü bu sahneleri artık görmek istemiyorum.)

Görüldüğü üzere sadece avcıların değil, büyük memelilerin aklı da donbeylerde.

Donbeylerin ise kimseye bir zararı yok.

Ot yiyip, et yapıyorlar.

Düzen bu, aslanlar var olan zincirin en yakın halkası.

Peki, bunu anladık da "avcı neden donbeyi hasım ilan etmiş ki?"

Zurnanın "zırt" dediği yer de işte tam burası.

"Avcın elindeki silah avlanabilmek  için 20'inci yüzyılda imal edilmiş en gelişmiş ölüm makinelerinden biri...

İçine sürdüğü merminin vuruş gücü ise dehşet verici boyutta.

Örneğin 458 Win. Magnum bir mermi hedef üzerinde yaklaşık olarak 100 metrede 3689 ft.lbs enerji hasıl ediyor.

Buna can dayanır mı?"

Şimdi dikkat!

12.7 mm ağır makineli tüfeğin çapına eş değer av silahı (!) yapılmış.

700 Nitro Express "bizim 12.7 olarak bildiğimiz ağır makineli tüfek fişeği" ve halen bazı sniper tipi tüfeklerde kullanılıyor.

30-06            700 NE               50 BMG


Yeni moda bu!

12.7 mm. 50 BMG. 50BMG çekirdeği 12.7mm çapında ve 660 grain yani takriben 43 gram
(Ali Kozanoğlu)

Bunu Afrika avlarında kullananlar varmış!

Gerekçe?

Av hayvanını acısız öldürmesiymiş!

E tank var! Hem güvenli dolan, hem avlan!

Balık için de denizaltıyı öneririm. Göre göre değil mi canım...

Pes doğrusu.

Bu da yetmiyor.

Dürbün ile, yüzlerce metre öteden donbeyi rontgenlemeye başlıyor.

Onun, özel (!) yaşamına giriyor. Silahının üzerine taktığı dürbün ile uygun mesafeden tetik düşürüyor.

Güm... Donbey çantada. (Nasıl olacaksa!)

Dürbünsüz atış yapılacak ise, çıkartıyor range finder'ı başlıyor hesaba.

rangefinder

Mesafe ölçer

Sonuç "gez, bir veya iki çıt yukarı".

Namlu yukarı kalkıyor güm...

Donbey yine çantada, onun şansı hiç yok ki!

Ama gelin görün ki avcı öyküyü böyle anlatmıyor!

Şehir efsanesi yaratacak ya... Başlıyor işine geldiği gibi anlatmaya...

"50 metre mesafeye kadar sokuldum. Beni fark etti. Olanca hızı ile bana doğru koşuyordu, 457 Winchester ile arka arkaya iki mermi yolladım. Sanki gökyüzü yarıldı (!) Ayaklarımın dibine yığıldığında aramızdaki mesafe 5 metreden azdı. Geriye döndüğümde rehberimin ve yardımcılarımın ağacın en üst dallarından bana bakıyorlardı. Gülümsedim. Alkışladılar. (Yani!)

Bunu yol yordam bilmezlere anlatır, efsaneni yaratmaya çalışırsın. Ne diyebilirim ki?

Ama bu an daha başka türlü de yaşanabilir.

Canım kardeşim, sen de o kadar sokulma be donbeye!

Kaşınan da sensin. Efsane tutkunu da sen!

Gel seni Afyon Bolvadin'e götüreyim -olmadı Tosya'ya gideriz- iyi huylu bir donbey bulalım.

Sen onu yine de korkut, o da seni kovalasın.

Al sana adrenalin...

Daha sonra da helalleşin. Kimsenin canı da yanmamış olur.

Üstüne üstlük kaymağını da al git. (Tosya'dan pirinç alabiliriz) Yolun açık olsun. Var git selametle...

(Ekmek kadayıfını mutlaka Afyon'dan al)

Bu senaryo avcıyı asla kesmez.

Maksat adrenalin.

Ama!

Ölümüne adrenalin.

Tamam öyle olsun.

Bizde çözüm çok.

Tehlilke ve korku arayanlar için başka seçenekler de var.

Yapılan bir araştırmaya göre İnsanlar arasında ölüme yol açan hayvanlar listesinin ilk sırasında sirvisinekler yer alıyor.

İngiliz Daily Telegraph gazetesinde yer alan, "En ölümcül 10 hayvan" listesinde birinci sırasında sivrisinek var.

Donbey ise 9. sırada

.
1- Sivrisinek: Sıtma parazitleri taşıyan sivrisinekler, her yıl iki milyon kişinin ölümüne yol açıyor.

2- Asya Kobrası

3- Denizanası

4- Büyük Beyaz Köpekbalığı

5- Afrika Aslanı

6- Avustralya Tuzlu Su Timsahı

7- Fil

8- Kutup Ayısı

9- Afrika Mandası

10- Kokoi Zehirli Ok Kurbağaları

Şimdi dikkat.

Şimdi birileri çıkıp "anlattıkların ehli manda, biz yabanisini avlıyoruz" diyebilir.

Ama çok önemli bir gerçeği göz ardı ederler.

Yabanhayvanları hala milyonlarca yıl önce oldukları gibi!

Gelişen ise insanoğlu. İnsansıdan insana varmaya çalışan evrimleşme süreci içinde bizi atalarımızdan farklılaştıran pek çok olay yaşandı. Biz değiştik, onlar ise aynı kaldı. Teknoloji onların fiziksel üstünlüklerini sildi süpürdü.

15 tonluk bir fil bir kurşunla yere yığılıyor. Anne veya babalarının ölümünü gören fil yavruları travma geçiriyor. Hafızlarında içler acısı bir anı kalıyor..

Sorun, bu hayvanın nasıl yabani kaldıkları değil, sorun av silahlarında teknolojinin eriştiği son noktanın av hayvanlarına karşı kullanılmasındadır.

Sorun merhamet eksikliğidir.

Bilinmelidir ki, insanın, hayvanla karşı karşıya gelmesinde, kuralları insanlar tarafından konulmuş bir sınır vardır. Bu sınır,  akıl üstünlüğünün, insanın durması gereken noktadaki kurallarını  içeren denetim mekanizmasıdır. Akıl gücü bu süzgeçten geçmez ve başı boş kalırsa, avlanmak, avcılık olmaktan çıkar.

Katliama dönüşür.

Örneğin; balık yakalamak amacı ile derelere elektrik veren veya uyuşturucu maddelerle balık avlamaya çalışan balıkçının yaptığı eylemde, baştan akıl var gibi görebilir. Halbuki bir veya birden fazla türün sonunu getirecek bu davranış aslında tamamen akıl dışıdır. Denetim mekanizmasının yeterince sağlıklı çalışmamasından ötürü akıl kötü yolda kullanılmış, sayısal çokluğu temin için sınırlar yasa dışı yollarla aşılmıştır.

Bu cürete karşı sadece bu tanımlama ile yetinmemiz mümkün de değildir. Bu davranış türü, aynı zamanda hakkından daha çok bir paya sahip olma arzusu taşıdığı için, en hafif tabir ile ahlâkla da bağdaşamaz.

İşte bu mantıkla, bu balıkçı, çok balık yakalamasına rağmen aslında avcı değildir.
     
Bıldırcın avlamak için, ses cihazı kuran,

Geceleri ışık yardımı ile tavşan veya bir diğer hayvanı avlamaya çalışan,

Ağır kış şartlarında yaban hayvanlarının fiziki imkânsızlıklarını kendisine avantaj sayan,

Motorlu taşıtlarla av yapan,

Teknik imkanları zorlayarak, geceleri gece görüş dürbünü kullanmak sureti ile av yapan,

Yasaların ön gördüğü avlanma metotlarının dışında avlanmayı alışkanlık haline getiren,

Yaban hayvanlarının çiftleşme (katım aylarında) dönemlerinde yabanıl tepkilerinin en düşük düzeye indiği anlarda av yapan,

Hayvanları yeme alıştırmak sureti ile onların en zayıf yönünden istifade yoluna giden,

Avcı kılıklı, ahlâk yoksunu kişi, gerçek avcıların, dolayısıyla insanların yüzkarasıdır. 

Bilmem anlatabildim mi?

AVCILIĞININ KISA TARİHİ

EVRENSEL ÖLÇÜDE SORUMLULUK DUYGUSU

AVCILIĞIN FELSEFESİ

AVCILIĞIN ÖZÜ

AVCI AHLAKI

Başlıklarını taşıyan bölümleri kaleme aldığım "Avcı Eğitim Kitabı"nda çok çok önemli bir bölüm var. Burada bir avcının yaşamı boyunca geçireceği evreleri anlatmıştım.

Yani:

1- ÖĞRENME BASAMAĞI

2- SINIRLARA ULAŞIM BASAMAĞI

3- TROFE BASAMAĞI

4- METOT BASAMAĞI

5- SPORTMENLİK BASAMAĞI

Eğer bir avcı, bu basamakları yaşamamışsa!

Durum gerçekten vahimdir.

Benim itirazım, 500 tane yabandomuzunu, yasak avlanma metotları ile öldürenleredir.

Benim itirazım, kötü örneği ödüllendiren zihniyetedir.

Benim itirazım, onlarca delile rağmen kılını bile kıpırdatmaktan imtina eden idareyedir.

Benim itirazım, işin aslını faslını bilmeden "gazetecilik hatırına yanlışa methiye düzen" gazetecileredir.

Benim itirazım, gerçek dışı anlatımlarla "şehir efsanesi" yaratmaya çalışanlaradır.

Bilinmelidir ki bilinçli avlanma ile av hayvanları azalmaz, tam aksine çoğalır.

Bu nasıl olacak?

Kilit soru bu.

Üniversitelerin katkıları ile olacak. Başka bir yolu yok.

Şimdi sizlere anlaşılması çok kolay bir örnek vereceğim.

Kitabın adı: Türkiye'ye Ne olacak?

Yazar        : Cüneyt Ülsever

Yazar anlatıyor:

(...) Tabii ABD'de Harvard, MIT, Yale hala bir ekol ve bunlar her sene "birbirimizi nasıl geçeriz" kavgası veriyor.

McDonald's dakikada 30 köfte üretiyor.

Ben, Burger King olarak 25 köftede kalıyorum.

"Bunun çözümü nasıl olur?" diye köfteciler gidip üniversitelere araştırma yaptırıyor.

Üniversiteler de onlara işe yarar, sonuç veren bilgilerle geliyorlar.

Bizde ise ''köfteden ne kadar çalsak'' hesabı yapılıyor. (sf:57)

Nasıl beğendiniz mi? İşte halimizin özeti bu.

Yabanhayatının idaresinde üniversitelerin belirgin bir payı yok...

Örnek:

Ayı avını açabilmek için sözde akademik bir destek arıyorlar!

Desteği veren kişi: "Ben o desteği vermeseydim, beni devre dışı bırakacaklar, dolayısıyla çok daha büyük bir sayıyı onaylatacaklardı" diyor.

-!..

İşimiz zor ki ne zor!

-!..

Senelerce "donbey" üzerine söylenen türküyü dinledim. Türküde anlatılmak isteneni üzülerek ve utanarak söyleyebilirim ki yeni öğrendim.

Bakın o türküde aslında ne anlatılıyormuş.

Tosya bilindiği gibi pirinci ile ünlüdür. Çeltik tarlalarının sürülmesinde kullanılan manda (donbey) yazın sıcağında göletlere yatarak az kıllı olan derisini hem serinletmek hem sineklerden korumak amacıyla çamura bular.

Bunun içinde göletlerin ve çeltik tarlalarının kenarlarında bulunan ve dalları da suyun içine kadar uzanan salkım söğütlerin dalları üzerine, gölgesine yatar.

İşte mandanın söğüt dalına yuva yapması budur.

Yavrusunu sinek kapması da yavrunun sinek tarafından ısırılmasıdır.

Çünkü yörede "kapmak" sözü "ısırmak" anlamındadır. "köpek kapar" gibi.

Ayrıca “cız tutmak” diye bir deyim vardır. Bir tür sineğin hayvanların kuyruk altlarına girip ısırması ile oluşan ve hayvanı delirten oradan oraya sıçratan bir olaydır. Ardından “gördünmü” sözcüğü ile türküye devam edip akıl almaz olayların olduğunu vurgulayıp alay etmektedir.

İkinci kıtadaki “Öküzün torbadan düşmesi" ise: Öküzlerin hem yemlenmesi, ekine zarar vermemesi hem de zaman kazanmak için boyunlarına takılan yem torbasının öküzün boynundan çıKması ve öküzün yemeden içmeden kesilmesi anlamını taşır.

Üçüncü kıtadaki "müezzinin minareden uçması" da erenlere karışması "ermesi" anlamındadır.

Bağlantı bölümünde de "tirit yemeğini emeği karşılığı hak ettiğini" anlatıyor. Tirit: kuru ekmekleri sıcak su ile ıslatılarak yapılan bir yöre yemeğidir. durumu iyi olanlar et suyu soğan ve kıymada ilave edebilirler.

Türkü baştan sona içinde doğruları anlatan fakat ilk bakışta anlamsız gibi görünen bir ifade taşımaktadır.

Ozanın ince zekası, hiciv sanatının çok güzel bir örneğini sunmuştur. (Muhtelif internet sitelerinde derlenmiştir)

Neden utandığımı anlamışsınızdır.

İşte avcılık da böyle bir şey,

Bilmeden, anlamadan avcılığı gelişi güzel eleştirenlerin, konu üzerinde bir kere daha düşünmelerini özellikle rica ediyorum.

Ankara'da yaşıyorum. Havalar çok uzun bir zamandır sıcak gidiyor....

Ben ise üşümek istiyorum. Çocukluğumu özlüyorum...

 

Bir çocuk sütle beslenir, övgüyle güçlenir, sevgiyle yücelir.

                                                                                 

Mehmet Emin Bora

02 Mayıs 2009 / Ankara

Bu yazı 8923 kez okundu...