Fotoğaflar Gerçekler ve Şehir Efsaneleri


Keçiören Avcılık Kulübü

Keçiören Avcılık Kulübü
02.06.2005 / Saat 21:40

Son yazımı 16 Mart 2009 da yazmışım...

Bir aydan fazla bir zamandır bilgisayarımla uğraşıyorum.

Çok sayıda fotoğraf çektiğim için 3 terabayt kapasiteli hard disk, artık ihtiyaçlarıma cevap veremez hale geldi.

Kapasiteyi 9 terabayta yükselttik. işlemci 4 çekirdekli oldu.

4 GB RAM bellek, işlemci için, 1 GB RAM ekran için uygun görüldü.

Bilgisayarım şimdi jet hızı ile çalışıyor.

"Uçuyorum" dersem abartmış olmam da, bu düzenek 2-3 sene sonra yine ihtiyaca cevap vermezmiş.

Buna alıştım (-:

Şaka bir tarafa, Bill Gates'in bir eli sürekli cebimizde!

Sağmal olduk.

Nefesleri daima ensemizde ise, sebebi hikmeti biziz.

E hak ediyoruz doğrusu...

Yayın hayatına yeni atılan Habertürk Gazetesi'ni ve televizyon kanalını yakinen takip ediyorum.

Sn.Fatih Altaylı ile Sn.Murat Bardakçı'nın birlikte veya tek başlarına yaptıkları programları çok başarılı buluyorum.

Sn.Murat Bardakçı'nın zaman zaman arkadaşlarını paylaması (!) var olan güzelliğe gölge düşürüyor. "Doğru söylemenin başka yolları da olmalı" diye düşünüyorum.

Haklı olsanız bile, sevimsiz olmanın kime ne faydası olabilir ki?

-!..

Bu programa katılan çok değerli insanların, yaşam öyküleri ben ve benim gibi düşünen pek çok sayıdaki insanı saatlerce ekran başında tutuyor.

Sn. Murat Bardakçı'nın "belge"ye dayanan söylemleri ise beni tetikliyor doğrusu.

İlgi alanım olan yabanhayatı konusunda benzeri davranışları uzunca bir süreden bu yana ben de sergilemeye çalışıyorum.

Bu yazımın konusu da bu...

Fotoğraf.

Fotoğrafın önemi.

Belgenin önemi.

Şehir efsaneleri yaratmaya çalışanlar var!

"Dur" demenin tam zamanı.

Neden fotoğraf?

-!..

Fotoğraf neden önemli?

-!..

Avcı kardeşlerime, bu yazımda bunu anlatmaya çalışacağım.

Avcı kardeşlerime, yapılan büyük bir yanlışlığı belgeleri ile ortaya koyacağım.

Bu sorulara yanıt verebilmek için küçük bir tespit yaptıktan sonra, bir de örnek vermek isterim.

İlişkilere bakar mısınız?

Nazım Hikmet'in dedesinin babası, Fransız asıllı Mehmet Ali Paşa.

Nazım Hikmet'in baba tarafından dedesi, Nâzım Paşa.

Nazım Hikmet'in Babası Hikmet Bey, (Kalem-i Ecnebiye'de (dışişleri) çalışan bir memur.)

Nazım Hikmet'in Annesi Celile Hanım.

Celile Hanım, Enver Paşa'nın kızı.

Nakiye Hanım, Yahya Kemal Beyatlı'nın annesi.

Celile Hanım, Yahya Kemal’in aşık olduğu kadın…

Yani Nazım Hikmet'in annesi ile Yahya Kemal Beyatlı'nın arasında gönül ilişkileri var.

Celile Hanım, aynı zamanda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun da düşlerini süslüyor!

Ön bilgilerimiz bunlar…

Şimdi söz, roman kahramanlarının…

(…) Celile hanım, Yahya Kemal’in annesine olan hayranlığını, bazen şükran duygusu, bazen erişilmez sevda heyecanıyla yüklü bir aşk titreyişine benzetiyordu.  Bütün cesaretini topladı:

- Bana Nakiye Hanım’ı anlatır mısın?

- Biliyor musun Celile! Üç beş habis ve seviyesiz yobazın korkusuyla,

Nakiye Hanım Fotoğraf çektirememiştir.

Onun bir resmi, hayatımın en büyük yadigarı olurdu. İslam tesettürünün en acımasız uygulandığı bir muhitin terbiyesinde büyüdüğü için tek suret bırakmadan göçüp gitti…

(Yorgun Mayıs Kısrakları – Yılmaz Karakoyunlu Sf.97)

Ne düşünüyorsunuz?

Cumhuriyet döneminin en büyük şairlerinden Yahya Kemal Beyatlı'nın annesine ait bir tek fotoğrafı yok!

Merak ettim "Fotoğraflarla Yahya Kemal'in Yaşam Öyküsü" adlı kitabı aldım ve araştırdım.

1884-1958

Bu eser de romanda yazılanları doğruluyor.

İnanılır gibi değil.

Siz de öyle düşünmüyor musunuz?

Avcı Kardeşlerim,

2109 yılında yaşayacak olan Avcı Kardeşlerim,

Bir sorunu derinlemesine kavrayabilmek için, zaman zaman da olsa, var olandan daha fazla bilgiye ihtiyaç hissedilebilir.

Bu bağlamda aralarında pek çok benzerlik olan "Avcılık-Fotoğrafçılık" ilişkisine "biraz daha derinlemesine gözlem yapmamız, bilgilerimizi çoğaltmamız" gerekir diye düşünmekteyim.

Anlatmaya çalışacağım sorun için, bu ve benzeri ön bilgilere ihtiyacımız olacak!

-!..

(...) Susan Sontag 15 yaşında Berkley Üniversitesi’ne kabul edilmiş. Daha sonra Chicago Üniversitesi’nden mezun olmuş Harvard’da da doktora yapmıştır. 1933 doğumlu öykü, roman yazarı ve eleştirmen olan yazar, arkasında ses getiren onlarca eser bırakarak 2004 yılında Paris’te hayata gözlerini yumdu.

"Neden Fotoğraf?" sorusuna Susan Sontag: "Fotoğraflar zapt edilmiş deneyimlerdir" der ve ilave eder:

"Fotoğraf toplamak dünyayı biriktirmektir."

"Fotoğraf Üzerine" adlı eserinde "Fotoğraf alışılmış görme biçiminin kırdığı ölçüde, başka bir görme alışkanlığı yaratır." dedikten sonra cümlesini:

"Hem yoğun - Hem serinkanlı

Hem meraklı – Hem mesafeli

Hem önemsiz ayrıntılara – Hem aykırı şeylere düşkün" diye sonlandıır.

Fotoğraf üzerine pek çok söz söylenmiştir ve şüphesiz olan odur ki ve bundan sonra da söylenecektir.

Örneğin:

"Sizin fotoğrafçılığınız, yaşadıklarınızın kaydıdır."  (Paul Strand)

"Fotoğraf dünyanın her köşesinde anlaşılan tek dildir"  (Helmut Gernsheim)

"Satranç ya da yazmak gibi, verili ihtimaller arasında seçim yapmakla ilgili bir konudur. Sadece fotoğraf söz konusu olduğunda bu ihtimaller sayılı değil sonsuzdur."  (John Szarkowski) şeklindeki çarpıcı sözler hatırlayabildiklerimdir.

Ülkemizde ise fotoğraf üzerine sıkça söylenen bir tek cümle vardır.

 "Fotoğraf çekmek yasaktır"

"Ama uzaydan çekiyorlar" diye yırtınmanızın da kıymeti harbiyesi yoktur.

Bizler biliyoruz ki, fotoğrafçı dürüst olduğu zaman büyük ölçüde gerçeği göstermektedir.

Gerçeklerden korkuyor olabilir miyiz!

-!..

Şahidi olduğumuz olay çok sıra dışı bir hal ise sıklıkla "Öyle değil miydi? Sen de gördün, hadi anlatsana" şeklindeki çırpınmalara son vermiştir fotoğraf.

Bu bağlamda fotoğraf: akli baliğ, rüştünü ispat etmiş, tutarlı, ve çok ciddi bir tanıktır.
Bu çok önemli tanık, farklı kimliklere destek sağlayabilir.

Şimdi sizlere bir fotoğraf ustasının yazmış olduğu kitaptan kısa bir alıntı yapacağım.

Bakın Sn. Özcan Yurdalan ne diyor?

(...) İnsan oğlu "ben gördüm" diye başlayarak kuracağı cümlelerin yanında bir süredir fotoğrafı da kullanıyor.

1-  Bir belgeselcinin zihninde fotoğraf

2-  Bir foto muhabirinin zihninde fotoğraf

3   Bir gezi fotoğrafçısının zihninde fotoğraf

4-  Bir reklam fotoğrafçısının zihninde fotoğraf ayrı ayrı yer oluşturur.

Her fotoğraf aynı zamanda fotoğrafçının hayatına dair bir kayıttır.

Düşlerin paylaşılması gibi bir şeydir. Fotoğrafçı bir anlamda bir başkasının özelini tartışmaya açarken kendi özeli de ayaklar altındadır.

Biçim Öncelikli Fotoğraflama/ Amaç: Hayatı Estetize Etmek.

İçerik Öncelikli Fotoğraflama/ Amaç: Bir Anlatı Kurmak.

- Öznel belgesel

- Sosyal belgesel

- Sosyolojik belgesel

- Tanımlayıcı belgesel

Belgesel fotoğraf, fotoğrafçının hayat anlayışı, siyasal tercihleri, entelektüel donanımı, dönemin toplumsal koşulları gibi nedenlerle iki mecrada akar. Bunlardan biri, salt tanıklığı tercih eden eğilim, gerçeklik karşısındaki tavrını    "kayıt tutmak" ve "tanık olmak" şeklinde ifade eder. 

Diğeriyse sosyal belgesel diye bilinir ve gerçeklik ilişkisini, ele aldığı gerçekliği değiştirmek iradesi üstünden kurar. Sosyal belgeselci, gerçeğin kaydını tutarken sorumluluk duygusuyla bir eleştiriyi ve itirazı dillendirir.

"İzleyiciyi zorlayan ve inandırıcı gerçeklerle yüzleştirerek, anlamaya, sempati duymaya ve kimi zaman da eyleme geçmeye ikna eden derinlikli fotoğraflar" diyordu Rothstein, sosyal belgeseller için.

Belgeselci, fotoğrafının işlevini sadece görmek ve göstermek olarak, tarihe kayıt düşmek ve tanık olmak şeklinde tanımlayarak edilgen bir tutum içinde kalmayı tercih eder. Sosyal belgeselciyse ele aldığı konu karşısında tarafsız kalmaz, tanıklıkla, tarihe not düşmekle yetinmez, fotoğraflarının yanı sıra iradesi ve tutumuyla birlikte ele aldığı gerçekliği değiştirmek için çaba harcar.

Akşamüstü bir at arabasına evinin eşyasını sarmış giden aile, gezi fotoğrafçısı için ilginç bir konudur, dolayısıyla bu anı kayda geçirir… Çektiği fotoğraf biçimsel ögelerin öne çıktığı, estetize edilmiş bir görüntüdür. Hele güneş batmaktaysa, ufukta birkaç parça bulut varsa, fotoğrafçının amacı mükemmele yakın oranda gerçekleşir.

Belgeselci içinse o ailenin nereden geldikleri, neden ve nereye gittikleri önemlidir.

(Belgesel Fotoğraf ve Foto Ropörtaj / Özcan Yurdalan)

Bu çok keyifli kitabı, mutlaka okumalısınız. (agorakitaplığı)

Bu ön bilgileri aklımızın bir kenarına koyalım. Bir örnek de özel yaşamımdan vereyim.

İsmail Hakkı Altuncu

Başbakan Adnan Menderes

Beyaz daire içine alınmış kişi, benim her zaman rahmetle andığım kayınpederim İsmail Hakkı Altuncu'dur.

Fotoğrafın çekildiği yıl yaklaşık olarak 1953-1955 gibi olabilir. Kendisi o tarihte Başbakan Adnan Menderes'in koruma müdürü idi. Bu görevi 1953-1960 yılları arasında kesintisiz olarak 7 yıl sürdürdüğünü biliyorum. Yassıada'da yargılandı. Birinci celsede beraat etti. 1971 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Daire Başkanlığı görevini ifa ederken, devlete verdiği hizmet süresi 32 yıl 6 ay olmuştu. Kendi isteği ile istifa etti.

Emniyet camiasında hep "Hakkı Baba" diye anılması ise, asla tesadüfi değildir.

2004 yılında kendisini kaybettik.

Yaşamı sırasında benim ricam üzerine hayatını kaleme aldı.

Şimdi zaman buldukça o anıları derleyip toparlamaya çalışıyorum.

İşin acı yanı o döneme ait fotoğrafların olmaması!

İhtilal gecesi hepsini yakmışlar!

Elimizde çok sınırlı sayıda bir kaç fotoğraf kaldı.

Şimdi diyebilirsiniz ki "Niye yakmışlar?"

"O gecenin psikolojisi ile" dersem yeterince açıklama yapmış olurum diye düşünüyorum.

Birkaç fotoğraf bulurum diye 49 sene sonra yollara düştüm. Çok değerli dostum Sn. Uğur Kavas bana yardımcı oldu.

Uğur Kavas

Sn.Uğur Kavas

Beraberce Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürlüğü'ne gittik.

Mehmet Emin Bora

Mehmet Emin Bora
Nisan 2009

Durumu ilgililere anlatıp ellerinde o döneme ait fotoğraf bulunup bulunmadığı sorduk. Koskoca arşiv içinde sınırlı sayıda Adnan Menderes fotoğrafı var. Ama benim aradığım fotoğraflar ortada yok.

Düşünebiliyor musunuz 7 sene bir başbakanın yakın korumasını yapacaksınız ve fotoğrafınız olmayacak!

Ben yüzlerce değil binlerce olduğunu adım gibi biliyorum. Ama şimdi, bir tekine dahi ulaşamıyoruz.

Sn. Uğur Kavas bir süre sonra o dönemin fotoğraf muhabirlerinden Rahmetli Mehmet Sürenkök'ün Adnan Menderes'in fotoğraflarını ihtiva eden bir arşivi olduğunu, vefatından sonra bu arşivin oğlu tarafından Anadolu Ajansı'na devredildiğini bana anlattı. İnternet vasıtası ile o arşivi taradım.

Orada da sadece bir fotoğraf bulabildim.

Onu ve elimizdeki diğer fotoğrafları rahmetlikayın pederim İsmail Hakkı Altuncu'nun hayat hikayesini ihtiva eden kitapta kullanmak istiyorum.

Ajans bir kare fotoğrafa 75$ istiyor.

Yanlış anlaşılmasın, ne isteseler haklarıdır. 50 sene öncesine ait bir an!

Bırakın 50 seneyi bir tarafa, 50 saniye öncesine dönülebiliyor mu? Bir saniye öncesine?

-!..

Hazırlamaya çalıştığım kitabın gelecek nesillere, cumhuriyetin birinci kuşağının "nasıl bir hayat yaşadıklarına dair" önemli bir belge olacağını ümit ediyorum. Özellikle de "Polis ne demek?" sorusu geniş anlamda yanıtlanacak diye düşünüyorum.

Görüldüğü gibi yine fotoğrafın çok önem kazandığı bir hali, bizzat ben yaşıyorum.

Şimdi de avcılıkla ilgili bir fotoğraf hikayesi anlatacağım. Dilerim ki mesaj doğru algılanır.

24 Mart 2009 tarihinde saat 11:00 sularında 0.212.350 6x xx. no'lu telefondan aranıyorum.

O anda, Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürlüğü'ndeyim ve fotoğraf peşindeyim.

Telefondaki ses "Avcı mısınız?" diye bana soruyor!

Kısık sesle "buyurun sizi dinliyorum" demek sureti ile kendisini bir anlamda onaylıyorum.

Bana Boyut Yayınları'ndan aradığını "Gecenin Yüreği" adlı kitabın çıktığını, alıp almamam konusunda kendisini yanıtlamamı istiyor.

Kısacası kitap pazarlıyor.

Kitabı aldığımı söyleyerek lafı uzatmadan görüşmeyi en kısa sürede sonlandırıyorum.

Çünkü yanımdaki insanları rahatsız etme duygusu beni rahatsız ediyor.

Şimdi bir şeyler söylememin zamanı ve zemini....

Anlaşılan geçen yazımı ya okumadılar ya da "okudular ama anlamadılar"...

İnşallah bundan sonra anlarlar.

İlk eleştirim Boyut Yayın Grubu'na...

İnsan kitap sattığı bir kişiye, yeniden kitap satmak için uğraşır mı?

Pazarlama elamanları mı satışı takip eder, bu işi yöneten mi, ben bunu bilemem!

Ama biraz özen gösterilse "bu hatayı yapmazlardı" diye düşünüyorum.

Daha da önemlisi bir Ufuk Güldemir'in av anılarını kaleme aldığı bu kitabı yayınlayan, yayına hazırlayan veya editör sıfatı ile kitaba imza koyanlar, biraz emek sarf etselerdi "aşağıdaki yanlışlıkları da yapmazlardı" diye düşünüyorum.

Kitabı okumuş olsalardı bana "Avcı mısınız?" diye sorabilirler miydi?

Şimdi size "Gecenin Yüreği" adlı kitaptan aldığım bir kaç fotoğraf göstereceğim.

Önce birinci fotoğrafa bakın, daha sonra da onun altındakine.

Ufuk Güldemir

"Gecenin Yüreği" Sayfa 35

Mehmet Emin Bora

Beynam

Bu fotoğrafı Ufuk bana ait bir makine ile çekti.

Fotoğrafta yere düşen gölge onun, birinci fotoğrafta arka plandaki Jeep de benimdi.

İki karenin de aynı zaman içinde çekildiği gün gibi aşikar. Avcı gözü (!) ayrıntıları hemen görür.

Aslında anlatmak istediğim şey, çok daha başka!

Ben bir örnek daha sunmak istiyorum.

Aşağıdaki fotoğrafın hoş bir anısı vardır. Bu fotoğrafı ben çektim ve birkaç gün sonra Ufuk'a büyülterek verdim. O da Olgunlar Sokak'taki işyerinde çalışma masasının arkasına "bunu ben vurdum" diye asmış.

Aradan bir onbeş gün kadar zaman geçtikten sonra iş yerimden ona bir telex mesajı çektim.

"Flaş... Flaş... Flaş... Ufuk Güldemir'in "vurdum" dediği domuzu vuran avcı ortaya çıktı" gibi bir şeydi...

Telex makineleri çok gürültülü çalışırdı. Odaya yolunu şaşırmış tren girdi zannederdiniz.

Telex odasına üşüşen büro personeli, o zamanlar Ufuk'u bir hayli kızdırmış sanırım.

Bu tür şakalar yapar, eğlenirdik.

Ufuk Güldemir

"Gecenin Yüreği" Sayfa 83

Ufuk Güldemir - Ümit Güngör - Öğretmen!

Soldan sağa: Ufuk Güldemir / Ümit Güngör / Adını hatırlayamadığım öğretmen

Allah uzun ömür versin fotoğrafta ortada görülen Ümit Güngör yaşıyor.

Fotoğrafta sağ başta görünen ve öğretmen olduğunu hatırlayabildiğim avcı arkadaşımızın aslında bu ilk avı imiş!

Vururken değil de vurduktan sonra heyecanlandığını hatta daha sonra da korktuğunu anlatmıştı.

Bu fotoğraflama işi bittikten sonra yabandomuzunu köylüler parçalayarak torbalarına koydular. "Ne yapacaksınız?" diye sorduğumda "köpeklere vereceğiz" dediler. Çok da inandırıcı gelmeyen bu ifade karşısında gayri ihtiyari hocaya baktım. Göz göze geldik. Hoca "Ne demelerini bekliyordunuz" meailinde bir kaç söz söyledi.

Kısacası o yabandomuzunu Ufuk değil, bu arkadaşımız avlamıştı.

Ufuk, ilk yaban domuzunu bu tarihten çok çok sonraları vurmuştu. Belki de10 sene sonra gibi olabilir...

Ne önemi var?

-!..

Bana göre koskoca bir hiç!

Öyleyse!

Sabrederseniz anlatacağım...

Şimdi kitabın "Gecenin Yüreği" adlı kitabın 91'inci sayfasına gidelim.

Ufuk el yazısı ile aşağıdaki metni kaleme almış.

Ben bazı satırları kırmızı çerçeveler içine alarak, sizin dikkatinizi birkaç noktaya toplamak istiyorum.

Uful Güldemir'in el yazısı

Gecenin Rengi / Sayfa 91

Bu satırlardan anlaşılacağı üzere bu av, gün batımından sonra yapılmış. Kara Avcılığı Kanunu'na istinaden yürürlükte olan Merkez Av Komisyon Kararı'nda bir av gününü "Gün doğumunda başlar, gün batımında sona erer" demek sureti ile tartışılamayacak kadar net bir şekilde ifade eder.

Birinci çerçeve içinde yazılanlardan var olan yasaya uyulmadığını çok net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz.

İkinci karedeki yazılı ifade daha da hüzün vericidir. Yabandomuzu yemlenmektedir!

Üçüncü çerçeveli yazı ise aslında yapılan eylemin somut özetidir.

Sabah yanına gitmişler!

Niye?

Fotoğraf çekmeye...

Çünkü, gece fotoğraf çekerse işin tadı kaçacak. Flaş kullanılırsa deşifre olur.

Şimdi bu gerçeklerden sonra birisi bana "Avlanma etiği nedir?" sorusunu yanıtlamalı diyorum.

Özellikle "şak şakçıların" cevabını merak ediyorum doğrusu...

"Sonsuza kadar seni unutmayacağız" demeleri boşuna değil ki!

Bu etik dışı avlanma yöntemi kitaplaşarak kayda alınmıştır. Gerçekten unutulmaz.

Ufuk, kitabında hizmetine aldığı kişileri nasıl organize ettiğini, çok açık bir ifade ile seslendiriyor.

"(...) Beyliklerdeki adamlarımı hücre esasına göre örgütlemiştim. Hiç biri diğerini tanımıyordu. Kimse kimsenin maaşını bilmiyordu." (Sayfa. 96)

Hizmet erbabı maaşa bağlanmış!

Pes doğrusu...

Şimdi özellikle av turizmi kapsamında bu işten para kazanan kişilerin yorumlarını merak ediyorum.

Gece avları, yemlemeler! Nasıl savunacaklar acaba!

-!..

Yasalara uygun av turizmi yaptıran firmaları özellikle tenzih ederim.

Keşke yanlışlar bununla kalabilseymiş!

!..

Şimdi bu kitaptan alınmış kısa anlatılarla yapılan yanlışlıklara muhtelif örnekler vermeye çalışacağım.

Tabir-i caizse "satır aralarını" irdeleyeceğim.

1- Gecenin Yüreği / Sayfa 84:

Ufuk Güldemir anlatıyor.

(...) Kaç domuz vurduğumu bilmiyorum. Avcı başım İrfan "500'ü geçti" diyor. İrfan ile son on seneden beri ay ışığında panter gibi sokularak vurduğumuz domuzlar bunlar. Ay dedeye "domuz feneri" dediğimiz yıllar. Dişleri evimin iki duvarını kaplıyor. (...) gündüz hiç görünmeyen bu devleri buğday, çeltik, karpuz tarlalarında yemlenirken ay ışığında görüp yanaşmaya başlıyorsunuz...

2- Gecenin Yüreği / Sayfa 85:

Kendi el yazısıyla (...) Sevgili Uğur ve Alpçimle gece domuza yanaştık...

3- Gecenin Yüreği / Sayfa 88:

2002 aralık ayında Çankırı'da bir tek domuz vuruldu. Onu da ben vurdum. Rangefinder ile (!) ölçtük. 224 metreden atmışım.

4- Gecenin Yüreği / Sayfa 92:

(...) Hakan ile o gece her zaman kullandığımdan daha farklı bir fener denemeye karar verdik. Fener tüfeğin namlusuna monte ediliyordu...

5- Gecenin Yüreği / Sayfa 93:

(...) Necmi tripodu kurdu. Tüfeği tripoda yerleştirdim. Necmi'ye işaretle "Yak ışığı" dedim. (...) Yüzlerce mermi atacaksınız ve çok hayvan vuracaksınız ki "vuruş sesi" denen fenomen kulaklarınıza yerleşsin...

6- Gecenin Yüreği / Sayfa 94:

(...) Ete vuruş sesi ile toprağa vuruş sesi arasında çok net fark vardır, deneyimli bir mavzerci için. (...) Titanik yok. Necmi ile kan izi aradık. Allah Allah tek damla kan yok.Tam bir saat mavi fenerle kan izi aradık.

(...) Kaldı ki geceleri vuruş sesi daha net alınır. Üzüntüm kat kat arttı.

Hem Titanik'i vurmuş olmak hem ele geçirememenin kabahati ruhumu kapladı.

Aylarca kendime gelemedim." Ne biçim avcısın, düzgün tüfek atamadın. Hayvanı yaraladın hayvan gitti bir derede öldü. Hem koca Titanik'i öldürdün, hem de eline bir şey geçmedi. (!)

7- Gecenin Yüreği / Sayfa 95:

Ama bu üzüntüm çok sürmedi. Necmi aylar sonra telefon etti: "Ufuk Bey, Titanik yaşıyor. İzini buldum. Yalnız bir ayağı sakat kalmış. Az basıyor" dedi. Nasıl sevindiğimi (!) anlatamam.

8- Gecenin Yüreği / Sayfa 96: İ

İrfan bekleme noktasına saat 21:00 de vardığında ne görsün, Titanik yemleniyor. (...) Üç gece avlanıp 12 domuzla döndüğümüz hafta sonları oluyordu...

9- Gecenin Yüreği / Sayfa 97:

(...) Eğer yeme çekmek istiyorsak şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerimiz vardı. Mesela elmaya bayılıyorlardı...

(...) Hele çevreye döktüğümüz yanık yağ, domuzun içine bulanıp kendini kenelere karşı koruyucu bir yapay kabukla kaplaması yardımcı olduğu için, sanki domuz mıknatısı gibi çalışıyordu. (...) 10 senede domuz imparatorluğu (!) kurmuştum.

10- Gecenin Yüreği / Sayfa 99:

(...) Hakan Alemdar sadece bir postada 9 domuz vurdu...

-!..

Nasıl yaşananları beğendiniz mi?

İçinize sindirebiliyor musunuz?

Gecenin içinden akan "kan deresi"ni beğenenler de var!

Kırk yıl düşünseniz bu kişileri tahmin edemezsiniz.

Neredeyse yarım yüzyıldır bu dünyanın içerisindeyim ben bilemezdim ki!

Buyurun avcılığa sempati duyan ünlüler kimlermiş? Hep beraber öğrenelim.

Sn. Doğan Hızlan: Bu kitabı okurken "çam ormanlarının kokusunu duyacağımızı" söylüyor!

Güneri Civaoğlu: Bu kitabı "harika" bulmuş!

Rauf Tamer: "Ufuk yine yüreğimizi deldi" diyor

Cengiz Çandar: "Örneği kolay bulunmayacak bir yaşam ve ölüm öyküsü kitabı o" diyor

Miraç Zeynep Özkartal: "Avcılığın felsefesini anlatan bir kitap"olarak tanımlıyor.

Bir başka ünlü ise çok daha realist...

18 Nisan 2009 tarihinde Vatan Gazetesi'nin 5. sayfasında "Av iyi bir şey midir?" başlığı ile Sn.Okay Gönensin: "Canlıların üzerine sadece ona zarar vermek için kurşun sıkma eylemini anlamak Ufuk'un güzel metinlerine rağmen benim için hala çok zor" demektedir.

Kutlarım Sn. Gönensin. Ben bir avcı olarak bu kadar irite olduysam, siz yerden göğe kadar haklısınız.

Ya sizlere, sizlere ne demeli!

Hatır uğruna bir kaç satır karaladınız. Şimdi mutlu musunuz?

Buna gerek var mıydı?

-!..

Şimdi size halen yürürlükte olan 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu'ndan gücünü alan Merkez Av Komisyonu Kararları'nda zikredilen bir kaç yasaktan bahsedeceğim.

Bu kitapta ülkemiz sınırları içinde yapıldığı anlatılan yabandomuzu avlarının çok büyük bir çoğunluğu, var olan yasalara göre "yasak avlanma şekli içinde kalır".

Örneğin:

1- Gece av yapmak yasaktır. Dolayısıyla ışık kaynağı kullanarak av yapmak yasaktır.

2- Yabanhayavanlarını yeme alıştırmak yasaktır.

3- Yabandomuzu avlama limiti bir av günü için 2 adetle sınırlandırılmıştır.

4- Ulaşım araçları içinde tüfeğinizi açıkta taşıyamazsınız.

5- Avlanma sırasında elektronik ses cihazlarını kullanamazsınız.

Özde benzeri onlarca madde alt alta sıralanarak:

Binlerce yıldır olduğu gibi yaşamaya çalışan,

Varlıklarını sürdürme çabası içinde olan,

Yabanhayavanlarını avlarken, avcıya (!)

Teknolojinin insanoğluna sağladığı gelişmiş imkanları "kullanma" denmektedir.

Tabi ki anlayabilene...

Daha fazla bilgi için: http://www.milliparklar.gov.tr/mak0809.htm adresine başvurabilirsiniz.

Bu tavrı geçmiş yıllarda tespit ettik, hatta Çevre ve Orman Bakanlığı'na "Bilgi Edinme Kanunu" çerçevesi içinde soru da sorduk.

Soru da aşağıda cevap ta...

Buyurun bir kere daha okuyalım ve hatırlayalım.

500 den fazla trofe değeri olan yabandomuzu avladığı için ödüle layık görülen Sn. Ufuk Güldemir bakanlığınızdan bu güne kadar -geçmiş yıllar dahil- yabandomuzu avı için kaç kere izin aldı?

Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan gelen cevabi yazının özeti aşağıdaki gibidir.



"Bilgi Edinme Birimimize elektronik ortamda yapmış olduğunuz 28.06.2006 tarihli ve 2460 sayılı başvuru değerlendirilmiştir.

Bakanlığımız tarafından Ufuk GÜLDEMİR adına verilen avlanma izinlerinin sayısı ve avlanan yabandomuzu miktarları, sezonlar itibariyle aşağıda belirtilmiştir.

* 2004-2005 av sezonunda av turizmi kapsamında 7 adet domuz avı organizasyonu için izin verilmiş olup bu organizasyonlarda toplam 9 adet yabandomuzu avlanmıştır.


* 2005-2006 av sezonunda av turizmi kapsamında 17 adet domuz avı organizasyonu için izin verilmiş olup bu organizasyonlarda toplam 24 adet yabandomuzu avlanmıştır.


* 2006-2007 av sezonunda av turizmi kapsamında 1 adet domuz avı organizasyonu için izin verilmiş olup bu organizasyonlarda toplam 1 adet yabandomuzu avlanmıştır.


Bilgilerinizi rica ederim.

Hüseyin AYTAC
Şube Müdürü

Çevre ve Orman Bakanlığı
Bilgi Edinme Birimi

500 den fazla yabandomuzunu vurduğunu övünçle her yeri geldiğinde deklare eden kişinin aldığı yasal izin sayısı sadece 34

Bu avlarda "Avcılıkla bağdaşmayacak pek çok eylem, sanki bir başarı veya marifetmiş gibi anlatılmaktadır."

Bu, gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışılan bir yanlışlıklar dizisidir.

Bu suç değilse, suç nedir?

Bu eylemler, avlanma etiğine aykırı davranışlar değilse, avlanma etiği nedir?

Ufuk Güldemir artık aramızda değildir. Onu yaşarken de eleştirdim.

Ben yapılanların yanlış olduğunu dellileri ile ortaya koydum.

İlk yabandomuzu avı da, son yabandomuzu avı da yanlış!

İki yanlış arasında, acımasız bir avcılık süreci.

Bu benim düşüncem.

Şimdi önemli olan: Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ilgili biriminin bu husustaki görüşüdür...

Bilelim...

"Sukut ikrardan gelir" unutmayalım.

Yazımın ana konusu fotoğraftı. Belgeydi.

Sonuç olarak fotoğraf sanatında var olan sınıflandırmaların içinde ben kendimi “Sosyal Belgeselci” olarak tanımlıyorum. Bunun kanıtı ise, bu internet sitesinde yazdığım yazılarımı gösterebilirim.

İlk fotoğrafımı çektiğimden bu yana tam tamına 51 yıl geçti!

Şimdilerde daha çok fotoğraf çekip bunları yazılarımla destekliyorum…

Yazılarımı da fotoğraflarımla…

Amacım gelecek kuşaklara anlaşılabilir bir yol haritası bırakabilmek.

Riskli de olsa "sebep-sonuç" ilişkileri kurmaya çalışıyorum.

Gelecekte birileri, öngörülerimin doğru olmadığını kanıtlarsa!

Bu bile "faydalı olur" diye düşünenlerdenim.

Kısacası sergilemeye çalıştığım bu tutum "Olumlu iz bırakmaya çalışmak"  diye adlandırılabilir.

Şehir efsaneleri (!) yaratma peşinde koşanlara "dur" deme zamanı çoktan gelip geçti.

Bu sayfada yayınladığım açılış fotoğrafı, avcıların dünyasında yakın zamanda yaşanan tek doğrudur.

Yabanhayatını kurtaracak tek şey sürekli eğitimdir.

Görülen odur ki eğitim bile tek başına bir şey sağlamıyor.

Avcıların eğitilme sürecinde "Avlanma etiği"ne öncelik verilmeli diye düşünüyorum

     

Yazımızı fotoğrafla bitirelim.

Aşağıda fotoğraf karesinde görülen iki avcı da şimdi aramızda değil.

Bu kareyi çektiğimden bu yana yaklaşık olarak 25 sene geçmiş diye hatırlıyorum.

Her ikisi ile de başlangıçta çok iyi günlerimiz oldu...

Ta ki, doğrular konusunda fikir ayrılığı yaşayana kadar...

Ta ki, yabanhayatının gelişebilmesi konusunda fikir ayrılığı yaşayana kadar...

Ta ki, "Dağların arka kapısı var" şeklindeki cümleyi duyana kadar...

-!..

Benzeri bir kare içinde yer alacağımız günler çok uzaklarda değil...

Bunu değiştirmek de...

Ama kalan zaman içinde kendimizi değiştirebiliriz.

Allah affetsin.

Ufuk Güldemir - Murat Balcı / İkizce - Ankara

Ufuk Güldemir - Murat Balcı
Ankara / İkizce

Aklıma geldi, birileri beni "yok saymak" için özel çaba sarf ediyormuş!

Ünlülerle söyleşiler düzenleme çabası içindeyken "Aman ha isminden bahsetmeyin" diyerek ricada bulunuyormuş.

Bu isteği ters tepince de "Yani mümkünse ismini az telaffuz edin" diye ezilip büzülüyormuş.

Çok güldüm doğrusu.

Mızrağı çuvala sokabilir misin?

-!..

Dünya üç beş bilgisizin elinde,

Onlarca her bilgi kendilerinde.

Üzülme eşek eşeği beğenir,

Hayır var sana kötü demelerinde.

                                                    Ömer Hayyam

Mehmet Emin Bora

19 Nisan 2009 / Ankara

 

KAYNAKÇA:

Belgesel Fotoğraf ve Foto Ropörtaj / Özcan Yurdalan
Fotoğraf Üzerine / Susan Sontag
Fotoğrafın Kısa Tarihçesi / Walter Benjamin
Siyah Beyaz Masallar / Tuğrul Çakar  
Fotoğraf Sanatı / Edouard Boubat
Fotoğraf Tarihine Giriş / Albert Modiano
Fotoğraf / Mary Price
Fotoğraf ve Toplum / Gisele Freund
Sözde Fotoğraf / Çerkes Karadağ
Fotoğraf Neyi Anlatır / Caner Aydemir

Bu yazı 4162 kez okundu...