Koyun Gibisin Kardeşim!


İnanmayacaksınız, bunu adım gibi biliyorum. Ama yine de anlatmak istiyorum.

Bu ilintiyi herkes bilsin istiyorum.

Bir de bakarsın ki, yatay geçiş yapanlar olmuş!

Katkım olursa ne mutlu bana...

-!..

Tıpkı, yıllar öncesi ava gideceğim gün nasıl heyecanlanıyorsam, aynı duyguları şimdilerde "fotoğraf çekmeye gideceğim gün" de yaşıyorum.

Ava gideceğim gece erken yatardım... Yine öyle yapıyorum...

Uyursun, uyumazsın! Bunu bilemem ama bu disiplin işin "olmazsa olmazı". Kendinizi zorlu bir güne hazırlamanız lazım. Hata payınız azalır. Diğer arkadaşlarınıza dönük sorumluluk duygusunun önemli bir gereğidir (!) zinde olmak...

-!..

Silahımı, yiyeceklerimi, kısacası av gereçlerimi hangi titizlikte hazırlıyorsam... Şimdi de öyle yapıyorum...

"Avlanma planı"nın yerini şimdilerde "çekim planı" aldı...

Silahın yerini de fotoğraf makinesi...

Ama bu, eşek yükü ağırlığında...

Aksesuarı çok ve hepsi de kırılgan.

Tüfekte olduğu gibi "kılıfa koy bagaja uzat" bu iş için geçerli değil. İster istemez farklı bir özen duygusu gelişiyor.

Randevu disiplininde ise hiç değişiklik yok. Yani taviz yok!

Gurup davranışı sergilemek isteyenlerin uyması gereken birinci kaide, buluşma noktasına saatinde gelmek olmalı...

Bu gerçekleştirilemiyorsa "ekip" değilsiniz demektir.

Yanlış hatırlamıyorsam 38 sene evvel bir avcı arkadaşımı bir gece yarısı evinden onu almaya gittiğimde aşağı inmediğini gördüm. Ben üşenmeden 2 kat yukarı çıkıp kapıya "Uykuyu bu kadar seviyorsan niye avcı oldun?" mealinde bir yazıyı kapıya yapıştırdım... Ama kapıyı çalmadım! Dilerim ki anlatabilmiş olayım.

Müşterek sorumluluk duygusunu yüreklerinde hissetmeyen insanların zoraki (!) bir gurup (!) oluşturması, aslında zahiri bir görüntüdür. Oluşsa bile birey (!) tehlike ve tehdit altındadır. Ta ki yaşanacak bir sıkıntıya kadar!

Benim için "Haklıymış" dediğiniz zaman iş işten geçmiştir. Fotoğraf gurubunun da bu disiplini ve bunu ciddiyetle uygulayacak bir "lideri" mutlaka olmalıdır diye düşünüyorum.

İşin doğrusu, testi kırılmadan tedbir almaktır. Başka bir yazıda sadece bu konu üzerinde durmak isterim.

Velhasılı, avcılıkla yabanhayatı sahalarında fotoğraf çekmek arasında "en ufak bir fark yok" diyebilirim.

Hatta "fotoğraf çekmek biraz daha zor" desem!

Benzerlikler ise tahmin edilenden çok daha fazla...

İzlenimim odur ki...

Fotoğrafçı, tıpkı avcı gibi doğayı gözlemek durumundadır.

Yürürken gözleri 180 derece bakabilmeli...

Her an değişen ışık oyunlarını görebilmeli...

Tetikteki (!) bir avcı gibi deklanşöre basmaya her an için hazır olmalıdır...

Her iki uğraşının da temelinde var olan "an" kavramı, işin püf noktasıdır.

Bir akşam vakti, gün batımına doğru yorgun argın arabasına dönen avcının önünden kalkan bir alay keklik sürüsü, nasıl ki avcının tüm planlarını (!) alt üst ederse... Hava şartlarının ani değişikliği karşısında, fotoğrafçının da planları alt üst olur. Bu anı tespit edebilmek için, kimi zaman objektif değiştirmesi gerekirken, kimi zaman da filtreleri ile boğuşmak durumunda kalabilir.

Her iki eylemin ortak paydası heyecan ve telaş'tır.

Adrenalin salgısı alıp başını gider...

Av sırasında zaman zaman arazi şartlarının zorunlu bir sonucu olarak arkadaşlarından ayrı düşen avcı, bir anda çok uygun bir durumda avı ile karşı karşıya kalabilir. Böylesi hallerde avcı, çok büyük bir mutluluk yaşar. Acele etmeden -ki bunun içinde kıskanmak fiili yatar- dilediği gibi bir kaç el silah atması, ona çok büyük bir keyif verir.

Hele hele bir kaç parça avı da kıtkasına asmışsa! Haz duygusu tavan yaparken abartılı (!) senaryo yazılmaya başlanmıştır bile...

Dolayısıyla, her avcı biraz da senaristtir...

Yaşadığı bu kısa metrajlı filmler, yaşam boyunca vizyondan hiç düşmez...

Avcı bu eylem sonunda kendisini diğerlerinden daha farklı görür. Başarısının ölçütü, kıtkasındaki veya çantasındaki avlarıdır. İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana değişmeyen kriter budur. Bunu, "mağaraya getirilen etin çokluğu" gibi düşünebilirsiniz.

Ne gariptir ki fotoğrafçılar için geçerli değerlendirme de budur. Kıtkanın rolünü, yakın geçmişte film bobinleri, şimdi ise değiştirilebilen hafıza kartları almıştır. Bu uğraşıda avcılıkta olanın tam aksine nicelikten çok, niteliğe önem verilir. Yeri geldi bir konuya açıklama getirmek isterim. Yoksa yanlış bir anlaşılma olabilir.

Trofe avcılığında da temel prensip niteliktir.

Ama üzülerek ifade etmek isterim ki avcıların pek çoğu bunu yanlış yorumlar.

Regülatör avcı kimliği, yaşlı ve hastalıklı bireylerin sistem dışına çıkmasını ön görürken, avcıların büyük bir çoğunlu bunun tam aksini yapar... Acı olan da budur. (Özellikle de ülkemizde)

Farklı sayıdaki fotoğrafçı bir arada olmasına rağmen, "dikkat çekici kare" bir kişi tarafından yakalanmış olabilir.

Bu masum bir rekabettir.

Ve olmalıdır da!

Avcıların pek çoğu tanımlamada sıkıntı çekseler bile "araziyi okumak" konusunda hemen hemen hepsi de uzmandır. Av sahasına: bir duyum, güncel bilgilerinin bir sonucu, veya tavsiye üzerine gelmiş olsalar bile sahaya bakar bakmaz "evet burayı avlayacağız" veya " burada bir şey olmaz" "terk ediyoruz" da diyebilirler...

Neden?

Avcının bu davranışının altında iki temel neden yatar.

Geçmişteki tecrübeleri ve hali hazırda yapmış olduğu gözlemler...

Yani...

Görme yetisinin yüksekliği...

Empati yeteneğinin varlığı...

Avladığı avı gibi düşenebilmesidir...

.

Aranan bu meziyetler fotoğrafçılık için de geçerlidir. Örneğin konu bir canlı ise, ona ait davranış biçimlerini bilmenizin yanı sıra, takip edebilecek ikinci hareketi de doğru tahmin edebilmek, kişiyi farklı kılacak bir meziyettir.

Yoksa, o kare nasıl yakalanabilir ki? (Özel düzeneklerle çekilen fotoğrafları konu dışı sayıyorum)

21'inci yüzyılın başında "avcılığa mutlaka farklı bir bakış açısı kazandırmak lazım" diye düşünmekteyim.

Çünkü temel yapısı buna uygun.

İçeriği zengin.

Özünde farklı zenginlikler var.

Hayıflanmamak elde değil...

Var olan bu zenginlikler az gelişmiş toplumlarda asla ön plana çıkmaz, daha doğrusu çıkamaz!

Önceliği, "sadece ve sadece karnını doyurmak" olan bir insanın ne gibi bir felsefesi olabilir ki?

Anlatayım.

Avcı kadar dağda gezen ikinci bir gurup insan yoktur. Bu tespitime, hobisi dağcılık olan kesim de dahidir.

Dolayısıyla avcılar, doğa ile en sıkı şekilde iç içe olan insan gurubunu oluşturur.

Bu konumundan ötürür doğanın en yakın şahidi avcılardır...

"Neye şahit?" derseniz, "her şeye" derim.

Çok gezdiği için, çok görür.

Sıkıntı, bakış açısının eksikliğidir...

Çünkü farklı bakış açıları kazanabilmek, ancak sürekli bir eğitim sonucunda oluşur. Gelin görün ki avcıların pek çoğu bu ihtiyacın varlığından bile bihaberdirler... Hepsinden acı olan odur ki "İdare"de bu haldedir.

Halbuki eğitimli bir avcı için, görülecek o kadar çok şey vardır ki!

Yeterki onlara "bakmakla görmek" arasındaki farkı örnekleri ile anlatabilelim.

Yeter ki onlara içinde bulundukları ortamın güzelliğini fark edebilmelerini, bu değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasının bir "vatan borcu" olduğunu anlatabilelim. İşte o zaman dağlarda gezen binlerce doğa dostunun varlığından bahsedebileceğiz.

Şu anda vatanı sadece "bizlerden" koruyoruz! Bu, sizce de çok garip değil mi? İroni bu değilse nedir?

Bırakın avcıları bir kenara insanımızın pek çoğu, kendini geliştirmek, okumak, öğrenmek yerine kısır döngülerin içinde savrulup gitmekte ve başlarına gelen her olguyu "kader" kavramı ile bağdaştırmaktadırlar.

Lodos balığı gibiyiz.

-!..

Dünyanın En Tuhaf Mahluku

Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil,

        beş değil,

                   yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

              deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

               senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hala şarabımızı vermek

için üzüm gibi eziliyorsak

                  kabahat senin,

                          -demeğe de dilim varmıiyor ama-

                  kabahatin çoğu senin, canım kardeşim

                                                                                Nazım Hikmet

"Yabanhayatı" idare (!) tarafından yeterince özenli yönetilmiyor...

Avcılar, koruma kontrol çalışmaları yapan görevlilere silahla saldırıda bulunabiliyor...

Araçlara, ateş ediyorlar...

Avcı eğitimi sadece kağıt üzerinde...

Suçlular gereği gibi cezalandırılmıyor...

Eş dost, hamili kart ilişkileri olanca hızı ile devam ediyor.

Ne ekersen, onu biçersin.

Bildiğim tek şey var. Bu gidiş hayra değil...

 

Suçlunun beraat ettiği yerde yargıç hüküm giyer

                                                                                    Publilius Cyrus

 

Mehmet Emin Bora

09 Mart 2009 / ANKARA

Bu yazı 2760 kez okundu...