Konuşun Konuşun!


Her gece yarısı bir yazıyı kaleme alıp, ertesi sabah 09:00 gibi siliyorum!

-!..

Gündem o kadar hızlı değişiyor ki!

Yakalamak mümkün değil...

Anlatayım.

Günlük gazetelere erişim saatim sabah 07:00.

4 gazete alıyorum. Vatan - Akşam - Hürriyet ve yeni yayın hayatına atılan Habertürk...

Bir yıldan fazla bir zaman önce terk ettiğim Hürriyet Gazetesi'ni 4 aydır yeniden almaya başladım.

Doğruları yeniden (!) seslendirmeye başladığı için.

Dilerim ki bir daha bu yanlışlığa düşmez!

Kurt, kuzu ile gezer mi?

...

Her yeri geldikçe, yaşanan sıkıntıların temelinde insan unsurunun 1. sıradaki yerini vurgulamaya çalışıyorum....

Her yeri geldikçe, geçmişini bilmeyenlerin, geleceğinin olamayacağını seslendiriyorum...

Her yeri geldikçe, okumanın kişiye neler kazandıracağını seslendirmeye gayret sarf ediyorum...

Her yeri geldikçe kaynakça niteliğindeki kitapları sizlere duyurmaya çalışıyorum.

Bu günkü yazımda sizlere "Bir Ülke Nasıl Batırılır" isimli kitabı tanıtma gayreti içinde olacağım.

Bu eseri okursanız, yaşanan her olayı daha kolay kavrayabilirsiniz...

Tarihin, nasıl tekerrür ettiğini, neden tekerrür ettiğini hayret ve ibretle öğreneceksiniz...

Geçmişte yaşanan her şey, bir kere daha yaşanacaksa...

Ki görünen odur...

Yandık ki ne yandık.

İşte kitaptan çarpıcı bir kaç satır başı.

1- "Osmanlı Akçesi bir badem ağacı yaprağı kadar ince , bir şebnem katresi kadar hafif hale geliyor..." s.52.

Bu başlığın altında 1584 yılında 320.07 gram gümüşten 850 ila 1000 adet civarında akçe yapılınca devrin darphane mültezimi Ali Efendi, paranın değerinin kalmadığını yukarıdaki tanımlama ile seslendirmiş... İran ve Avusturya savaşları sırasında bu para 4-5 parçaya daha bölünmüş! (Zannedersem Ali Efendi bile bunu yorumlayamamış.)

2- "Devlet memurlarının yozlaşması" s.62.

(...) Akçe düştükçe düşer:florin 220 akçeye kadar yükselir. 1598 harici hazine gibi dahili hazine de sıfırı tüketir. (...) Saray'ın gümüş takımları darphaneye eritilmeye gönderilir. Böylece Florin 180 akçeye düşer (...) Bu uzun sürmez 1611 yılında florin yine 200 akçedir. (Bugün yaşanan para hareketlerini anımsayın. 1598 senesinde ne ise 2009 da da aynı! Aradan 407 sene geçmiş değişen bir şey yok)

3- (...) Gerlach şöyle yazar: Mehmed Paşa (Sokullu) altından ve değerli taşlardan müteşekkil akıl almayacak bir servete sahiptir. (...) Kim yüksek bir mevkie sahip olmak isterse ona yüzlerce, binlerce duka altınlık armağanlar sunmak ya da ayağına atlar, oğlanlar taşımak zorundadır.s.67 (Son 65 sene içinde yaşanan benzeri olayları anımsayabiliyor musunuz?)

4- (...) Öyle görülüyor ki İmparatorluğun ileri gelenleri bir yandan nüfuzlarını en çok pay sürene satmakta, öte yandan da kendilerini uluslararası ticarete kaptırmaktaydı. Hazinenin tek avuntusu, ecelleriyle öldükten ya da halledildikten (!) sonra, büyük devlet görevlilerinin mallarına el konulabilmesiydi. Böylece Türk Devleti kendi memurlarının mallarının yağmasına katılır. s .68 (Anlatılmak istenen rüşvet ve nüfuz ilişkisi. Sincan Tapu Dairesi'nde yaşananları hatırlayın!)

5-"Olağanüstü hallerde alınan geçici vergiler ve fonlar kalıcı oluyor."

(İzmit depremi hala hafızlarımızda... Bu ve benzeri her olayda aynı durumları yaşamıyor muyuz?) s.96

6- "1938 Balta Limanı Antlaşması'yla Osmanlı toplumu sadece tarımsal üretime yönlendirilerek, köylülüğe nasıl mahkum edildi?" (Bugün de AB ile yaşananlar aynı değil mi?) s.143

7- (...) Birkaç sene İstanbul'da kalmış olan Fransa elçisi M. Bompar: "Devlet-i Aliye memurlarında mesuliyet hissi yoktur; mesuliyet korkusu vardır." demişti. Abdulhamid zamanında bu mesuliyet korkusu ne kadar azalmıştı! Apdulhamid'in muhakeme altına alınmamasını iltizam ettiği mürteşi bir kaymakam için:

- "Tabii' Bal tutan parmak yalar" dediği işitilmişti.

Konya'da yaşanan Okyanus skandalını anımsayın!

Adam, 2004'te 6 olan gayrimenkul sayısının, 2008'de 142'ye çıkartmış!

Belgelere göre 34 milyon 300 bin TL'lik şirket hissesi, kendi, eşi ve çocukları üzerine kayıtlı 6 lüks aracı varmış. Dava dosyasında sanığın eşi üzerine 11 milyon 900 bin TL şirket hissesi, üniversite öğrencisi oğlu üzerine 11 milyon 899 bin 600 TL şirket hissesi, memur kızı üzerine de11 milyon 899 bin 600 TL şirket hissesi olduğu belirtiliyor...

Şimdi sizlere soruyorum!

Aradan 400 yıl geçmiş değişen ne?

-!..

8- Aymazlığın kaçınılmaz sonucu. Ufukta Osmanlı'nın mali iflası görülüyor.

9- Memurlar ve sosyetenin savurganlığı ile ithal malları tüketme çılgınlığı. Ardından gelen hacizler.

10- Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı yapmış Süleyman Kani İrtem'in kaleminden seçilmiş acı gerçekler. s.272

Son 3 başlığın içeriğini de "kitaptan okursunuz" diye düşünüyorum.

Bana düşen vazife, şimdi Sn. Ersal Yavi'ye huzurunuzda teşekkür etmek olacak...

Bugüne kadar benim yazılarımı hiç okumayan bir avcı, tesadüf eseri (!) bu yazımı "buraya kadar" okuma sabrını gösterebilse, eminim ki "bu yazılanların avcılıkla hiç ilgisi yok der" ve çeker gider...

Neden?

Çünkü avcılığa bakış açısı sınırlı ölçüdedir...

Çünkü avcılığı, bütünden (!) ayrı düşünmektedir...

Çünkü "arabanın başı nereye, giderse kıçı da oraya gider" şeklindeki basit gerçeği bile özümsemekten uzaktır.

Çünkü "pek çoğu gibi, sebep-sonuç ilişkisini kurma becerisinden yoksundur."

Çünkü "Pek çoğu günübirlik yaşar"

Bu gerçek, ülke sınırları içinde yaşanan pek çok insan için de geçerlidir..

2109 yılında yaşayacak avcı kardeşlerim, bu devri tartışırken:

Dönemin değer yargılarını,

Bu dönemde yaşanan sosyal çalkantıları,

Yaşanan kısır döngüleri,

Menfaat ilişkilerinin geldiği düzeyi,

Çapsız insanların neler yaptığını,

Çapsız insanların neleri yapamadığını,

Siyasetin ne derecede yozlaştığını,

Doğruların nasıl ötelendiğini,

Ve daha pek çok şeyi bilmelidirler ki...

Genelleme yaparlarken en azından kötü (!) şekilde anılmayalım!..

Buyurun size avcılıkla ilgili bir gündem oluşturabilecek haber...

Hürriyet Gazetesi'nin 24 Şubat 2009 günü yayınlanan sayısından alınmıştır.

Önce haberi okuyalım:

Yargıçla Avlanan Bakan Gitti

 

 

 

Muhalefetin yerel yönetimlerdeki yolsuzluğunu soruşturan Ulusal Mahkeme yargıcı Baltasar Garzon ile geyik avına çıktığı ortaya çıkan İspanya Adalet Bakanı Fernandez Bermejo, dün baskılar üzerine istifa etti. Eski Yüksek Mahkeme Savcısı olan Bermejo, Sosyalist İşçi Partisi milletvekili olarak yaşamına devam edecek.

İSPANYA Adalet Bakanı Mariano Fernandez Bermejo (60), Ulusal Mahkeme yargıcı Baltasar Garzon ile ava gitmesinden dolayı yaşanan tartışma ve muhalefetten gelen yoğun baskılar üzerine istifa etti.

Ruhsatsız avlanmış

Yargıç Garzon ile Endülüs bölgesindeki Jaen kentinde geyik avına katılan Bermejo’nun Endülüs Özerk Yönetimi’nde avlanması için lisansı olmadığı da ortaya çıkmıştı.

Şimdi:

Avcı kardeşlerime soruyorum.

Bu yetmez!

Yabanhayatını yönetmekle sorumlu olan Çevre ve Orman Bakanlığı'nın yetkililerine soruyorum...

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

İspanya'da yaşanan bu olayın bir benzeri ülkemizde yaşansaydı "kim, ne yapardı?"

-!..

Aşağıdaki iki seçeneklerden biri "sizin tercihiniz olabilir" diye düşünüyorum.

A- Bu ülkede benzeri bir olay yaşansaydı, hiç bir şey olmazdı...

B- Abartmışlar yani... Ha bir geyik fazla, ha bir geyik eksik!

Diyebiliyorsanız!

Umutsuzum ama ... Yukarıda yazdıklarımı bir değil, bir kaç kere okuyup anlamaya çalışın.

"Yok, doğrusu budur. İstifa etmeleri az bile, soruşturma da yapılmalı, hatta ceza da verilmeli" diyorsanız...

O zaman sizi yürekten kutlar ve tebrik ederim.

Bunu fırsat bilir bir de soru sorarım!

500 tane yabandomuzu vurduğu için ödüllendirilen "yaman avcı"nın töreninde vardınız değil mi?

O zaman neden soruşturma yapmadınız!

Sizi bir anlamda göreve davet eden dilekçenin tarihi 28.06.2006 sayısı ise 2460...

Bkz.

http://arpacik.net/guncel_detay.asp?id=134 (Çamlıdere ve Köhne Savaş Gemileri- ID no 134)

Cevaben yazmış olduğunuz yazıda; toplam 34 yabandomuzunun yasal yollarla avlandığını belirtmiştiniz.

500 - 34 = 466 ise...

466 yabandomuzunun hesabını sormak aklınıza hiç gelmedi mi?

Peki o zaman neden yasal işlem yapmadınız?

Batı ile farkınızı anladınız mı?

-!..

Dön baba dön...

400 sene önceye dön!

Geçen hafta değerli dostum Erinç Orkun ile fotoğraf çekmek için Beypazarı'na gittim. Yol üzerinde bir GSM firmasına ait reklam panosu gördüm.

Panoda: "Çok gezen değil, çok konuşan bilir" şeklinde bir yazı vardı...

Bu bir sorumsuzluk örneğidir...

Yoldan geçen binlerce kişi, aslı bir dönem önce "Çok okuyan mı bilir, yoksa çok gezen mi? şeklindeki cümleyi anımsayamaya bilir.

Ki o cümle bile bugün için anlamını çoktan yitirmiştir.

Bilgi, salt gezme ile veya kuru kuru okumakla elde edilmiyor.

Az sayıdaki bir kaç kitabı okumak yerine dünyayı fır dolaşan gezginler çok eskilerde kaldı.

21.Yüzyılda referans alınacak çok daha farklı tanımlamalar var... Para kazanma hırsına kapılarak, olur olmaz şeyleri insanlara yerli yersiz dayatırsanız...

Bir an için var sayın ki, bu tespitinize bir kişi inanmış olsun...

Ona yazık değil mi?

Onu yanlış yönlendirmiş olmuyor musunuz?

Konuşa konuşa bu hale gelmedik mi?

-!..

 

Ivır-zıvırla uğraşarak gündemi işgal eden küçük ve orta beyinlerin yerine,

büyük beyinler geçmedikçe, işimiz Allah'a emanettir.

Bu kafayla:

Avrupa Ortak Pazarı'na değil

Avrupa Ortak Mezarına bile giremeyiz.

                                                                                                                 Recep Yazıcıoğlu

Recep Yazıcıoğlu'nu bir kere daha Rahmetle anarken, aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyorum.

Ruhu şad olsun.

 

Mehmet Emin BORA

05 Mart 2009 Ankara

 

 

 

Not: Sn. Ersal Yavi'nin çok sayıda kitabı var. Bilginiz olsun istedim.

           

           

Bu yazı 3848 kez okundu...