Mardin


(Gezi Notları - 3'üncü Bölüm)

Mardin

10 kasım 2008, saat 11:30

Şanlıurfa'yı arkamızda bırakıp Mardin'e gitmek üzere yola çıkıyoruz. Şanlıurfa - Mardin arası 185 Km. Bu da yaklaşık olarak 2 saat bir zamanımızı alır.

"Yol üstünde görülmesi gereken bir yer var mı?"

"Nereye uğrasak?" sorusunu yanıtlayabilmek için elimizde bulunan Boyut Yayınevi'nin 2008 yılında çıkartmış olduğu 1/750.000 ölçekli haritasını açıyoruz.

Ana güzergah üzerinde yola yakın Mardin Barajı'nı görünce; bakir bir alanda yabanhayatı bakımından bir zenginlikle karşılaşacağımızı düşünerek baraja gitmeye karar veriyoruz.

Haritayı yönüne oturtunca, gidiş istikametine göre Mardin Barajı yolun solunda kalıyor. Yolun kuzeyinde dersek daha anlamlı olur.

Sapılacak yol ayrımına gelince, ana yoldan ayrılıp yönümüzü barajın olduğu istikamete çeviriyoruz.

Uçsuz bucaksız ova!

Baraj nerede olabilir! Baraj şöyle dursun, bir bidon su koysan her yerden görülebilir. Göz mesafesinde herhangi bir yükselti yok ki "arkasında kalabilir" diye yorum yapalım.

Rastladığımız bir kaç kişiye zor bela meramımızı anlatıyoruz. Şaşırıyorlar ve "Valla olsa biz de görürdük" diyorlar. Geri dönüyoruz. Yol çatında jandarma genel kontrol yapıyor. Arabadan inip yanlarına gidiyorum. Haritayı gösterdikten sonra usulünce barajı kaybettiğimizi anlatıyorum. Gülerek cevap veriyorlar.

- Mardin'de baraj yok ki.

-!..

Olmayan Mardin Barajı

İlk işimiz haritayı devreden çıkartmak oluyor. Yeni haritada baraj zaten yok. Ölçek yüzünden görünmüyor diye yorum yapmayın yeni harita 1/500.000 ölçekli.

(05 Ocak 2009 Pazartesi günü yayıncı firmayı İstanbul'dan arayarak yaşadığımız sıkıntıyı anlattıktan sonra bunun nedenini sordum. Telefona çıkan Dilber Hanım, bana cevap verileceğini söyleyerek adresimi aldı. Bu yazıyı sitede yayınlayana kadar 2-3 gün geçer. Bekleyeceğim.)

Bu olayı USA'da yaşayacaksın! Hakkınızda "Tatilimi berbat ettiniz, sizin yüzünüzden şu kadar masrafım oldu" diye dava açarlar. O zaman bu kadar ilgisiz kalabiliyor musun! Hep birlikte görürdük.

Yeni harita

Baraj bulacağız diye koştura koştura geldiğimiz yerde elimiz boşa çıkınca Hasankeyf'e gitme fikri bize cazip geliyor. Mardin Barajı yoksa (!) Dicle Nehri var...

Hasankeyf'e bu ikinci kere gidişimiz olacak. Yol üstünde Dargeçit ayrımına gelince bir süre kararsız kalıyoruz. Aklım burada kalıyor. İnşaallah başka bir sefere diyerek Hasankeyf istikametine devam ediyoruz. Yol yapım çalışmasından ötürü görüş mesafesi azaldığı gibi, araba mıcırdan dolayı kayıyor. Güneş de batmak üzere, fotoğraf çekmek her geçen dakika zora giriyor.

Hasankeyf'e gelince Erinç'in gözü tepelere çıkmayı yemiyor. Ben de hızla yukarı çıkıyorum. Nefes nefeseyim. Sahada arkeolojik çalışmalar hızlanmış. Hemen hemen fotoğraf çekmek için en uygun yerlere "girilmez" levhası konulmuş. Bir kaç fotoğraf çekip aşağı iniyorum.

    

Her yer pislik içinde...

Erinç, beklemekten sıkılmış olacak ki telefonla beni arıyor. İner inmez Midyat'a doğru geri dönüyoruz. Beklentimizin karşılığını alamadık. Sukutuhayal yaşıyoruz.

Midyat 2 sene içinde oldukça gelişmiş. Erinç, ailesi ile temas kurmaya çalışırken ben de gümüşçüleri ziyaret ediyorum.

Midyat ilçe merkezi.

Mardin'e geldiğimizde saat 19:00 oluyor. Ankara'dan kalacağımız otelde yer ayırtmıştık. İş ki oteli bulalım!

Arka arkaya 2-3 kişiye otelin yerini soruyorum. Bir Allahın kulu aklı başında bir tarif yapamıyor. Her yeri geldiğinde bu sorunu vurgulamaya çalıştığımı fark etmişsinizdir. Türkçe bilmediğimiz gibi mesafe ve yön hususunda kafamız karışık. Tarif, aslında tasviri gerektirir. "Betimleme" dersem acaba daha iyi anlaşılır mı?

İşte eksik olan bu.

Neden?

Okumuyor. Okumayınca hayal dünyası gelişmiyor. Hayal edemeyen! En hafif tabirle "eksik" kalır.

Son çare, otele telefon etmek oluyor. Bir personel göndererek bizi çarşının orta yerinden alıyorlar. Otelin iki kapısı olduğunu ertesi gün öğreniyorum. Alt kapısından araba ile içeri girmenin imkanı yok. Kocaman bir şehir turu atarak otelin arka kapısına geliyoruz. Bavulları alıp otele girince "resepsiyon en alt katta, kayıt için sizi aşağı alalım", kayıt işi bitince de "buyurun odanız üst katta" diyorlar. Dar taş merdivenlerden ine çıka canımız çıkıyor.

Bana kalsa o saat oteli terk edeceğim de Erinç benden sabırlı.

Yerleştikten sonra karnımızı doyurmak için yola düşüyoruz.

Bu fotoğrafı ertesi gün sabah çektim.

Hava karamış, çarşı civarında yemek yiyebileceğiniz yer sayısı sınırlı. Araba kullanmaktan usandığımız için yakın bir yerde karnımızı doyurmak istiyoruz. Geçen gelişimizde yemeklerini beğendiğimiz Cercis Murat Konağı'na gidiyoruz. Akşam yemeği için yerlerinin tamamen dolu olduğunu -hiç de inandırıcı olmayan bir ifade ile- söylüyorlar.

"Karnımız çok aç, bir odada bile olsa, hızla yer gideriz, sorunumuz mekan değil." desek de "Nuh" diyorlar, "peygamber" demiyorlar.

Burada bir kaç şey söylemek isterim. Lokantalar bir anlamda "kamu hizmeti gören müesseselerdir" diyebiliriz. Tıpkı eczaneler gibi... Varsayın ki ben hastasıyım, kan şekerim düştü acil bir şeyler yemeliyim. Çok mu zor iki kişilik yemek çıkartmak! Ayıp ne demek ise, yaptığınız bal gibi bu.

Keşke ayıbınız bununla sınırlı kalabilseydi!

21.10.2004 tarihinde sizin lokantanızda yemek yemiş, hatta alışveriş yapmıştık.

Ramazan ayıydı.

17:40 / İftar saatini bekliyoruz.

21.10.2004 /18:20

Bu reyonu çok beğendiğimizi söyledikten sonra, birkaç kutu reçel almış ve Ankara'daki adresimize gönderip gönderemeyeceğinizi sormuştuk.

"Tabii ki gönderebiliriz ne demek " demiştiniz ve...

Göndermiştiniz!
02.11.2004

O zaman, size bir mektup yazdıktan sonra bu fotoğrafı gönderdim. Cevap bile yazmadınız.

Yanlış yapan biz olmalıyız ki, sizi ikinci kere tercih etmek gafletinde bulunduk. Özür diliyorum bir daha asla olmaz.

Yeniden yollara düşüyoruz.

Gördüklerime ben inanamadım. Mardin'in ara sokakları ki Mardin'e başlı başına bir özellik kazandıran bu sokaklardır, aşağıda görüldüğü gibi... Yemek arayışı içinde olanlar bizlerle sınırlı değil ki! Bu görüntülere yabancı konuklarda şahit olmayacak mı?

Sizce bu görüntüler Mardin'e yakışıyor mu?

    

    

Bize önerilen Tatlıdede'yi kısa bir aramadan sonra buluyoruz.

Lokantada sınırlı sayıda misafir var. Mardin'e has yemekler de "hı" deyince hazırlanacak cinsten değil. Bunu bildiğimiz için var olanlarla yetinme durumunda kalıyoruz. "Allah insanı açlıkla terbiye etmesin" sözünün bir kere daha doğru olduğuna şahit oluyorum.

Açlık "sofuluğu" bozduktan sonra "gurmeliği" haydi haydi bozar. Otelin işletmecisi olan hanım efendi, yemek sırasında eleştirel mahiyetteki mırıldanmalarımızı duyunca yemekten sonra bize oteli gezdiriyor. Fazla söze gerek var mı? Otel mükemmel.

     

    

Antik Tatlıdede Butik Otel
( Bu fotoğrafı da ertesi sabah gündüz saatlerinde çektim.)

Yatmak için otele dönüyoruz. Erinç'e "ben sabah erken kalkıp Mardin'i görüntülemeye çalışacağım. Kalk saati 05:00" diyorum. O da bana "Sana iyi görüntülemeler 08:30 da kahvaltı da buluşuruz" diyor. Belli ki iyice yorulmuş, yoksa erken kalkıp gezmeyi seviyor.

11 Aralık 2008 / Sabah 05:00

Oda küçük, piller ve telefon şarja bağlı, fotoğraf makinesi başucumda, yatak odasından çok küçük bir tamirci dükkanını andırıyor. Derlenip toplanmam 15-20 dakikamı alacak. Günün ilk ışıklarını kaçırmamam lazım. Daha önemlisi akşam uçağı ile Ankara'ya döneceğiz. Bu günü dolu dolu yaşamalıyız.

Ban hazırlığımı yaparken ezan okunuyor. Ama ne okunma! Bir an için "odaya özel yayın mı var" diye bir düşünceye kapılıyorum. Olur a... Sesi ne kadar yükseltirsen o kadar iyi Müslümansın.

Zaman zaman çocukluk yıllarımı hatırlarım. Rahmetli Babam beni yaz tatilinde Malatya'ya gönderirdi. Mahallenin imamının o kadar güzel bir sesi vardı ki! İnsanlar o saat kalkıp onu dinlerlerdi. O sese aşık olanın sayısı bir hayli fazlaydı. Yalın insan sesi kadar güzel bir şey var mı? Öyle olmasa ünlü sanatkarlar zaman zaman mikrofonu bir kenara bırakıp dinleyicilerine neden doğrudan doğruya seslensinler ki! En büyük takdiri ve alkışı bu davranış almıyor mu?

....

Kendimi hızla Mardin sokaklarına atıyorum.

Bayrağımız kalede tüm güzelliği ile dalgalanırken kalenin yamaçları, beni derin derin düşündürüyor.

     

Bir tarafta doğa ile bu denli uyum sağlayan bir mimari eser yaratabilirken, diğer yandan bu görüntü kirliliğini becerebilmek!

    

 Bir taraftan bu denli şirin kapılar yapabilirken...           

      

Diğer yandan bu kadar pis bir sokakta oturabilmek..

Çöpleri pencereden savururken, plastik borularla iğrenç kompozisyonlar yaratabilmek...

    

Bir sokağın gizemini, elektrik direği ve tellerle bu denli bozabilmek...

Bu kadar güzel bir eser yaratabilen bir milletin...

Hemen yanı başında aşağıdaki görüntünün oluşmasına müsaade etmesi... Kime ne kazandırır ki!..

Bu merdivenli sokağın sonunda okul var. Mardin Kız Meslek Lisesi. Öğrenciler her gün bu merdivenlerden ine-çıka okullarına gidiyorlar. Bu pislikleri görmek onları üzse bile eminim ki şaşırtmıyordur.

Onlar da okullarının kapısını boyamış.

Örnek vermeye devam edeceğim ama bu noktada söylemek istediğim birkaç şey var.

Çocuklarımız, bu pis sokaklardan her gün en az iki kere geçiyorlar. Öyle değil mi?

Süreç sonunda ister istemez bu pisliğe alışıyorlar. Var olan durum onların hayatının bir parçası oluyor ve kanıksıyorlar. Hatta yavaş yavaş bunun failleri arasına katılıyorlar da denilebilir. Örneği yukarıda...

Farkında değiller!

Önce kendi okullarını kirletiyorlar sonra sokakları ve caddeleri...

Neden?

Sabrederseniz yazının sonunda anlatacağım. Gözlemlerimi sizinle paylaşmaya devam etmek istiyorum.

Bir kent hakkında fikir edinecekseniz, onu sabah gezmelisiniz. Kenti makyajsız göreceksiniz. Tıpkı kadınlarda olduğu gibi...

Ben de öyle yaptım.

    

    

Esnaf tezgah açarken ben de oradaydım.

Bizim insanımız birisini fotoğraf çekerken görürse önce onun bir yabancı olduğunu düşünüyor ve genellikle "hello " diye sesleniyor! Bu yanılgıya düşmeyenler de, "sizin neden fotoğraf çektiğinize" bir anlam yükleyemiyor. Her iki durumda da kafalar karışıyor. Bu karede de böyle oldu. Ben o saate kadar gördüğüm pislikten isyan edecek bir ruh hali içindeyim. Onlar ise kararsız! Kafalarında bir tek soru var. "Bu kim?"

Şifreli kelimeyi seslendirerek kafalarındaki karmaşaya son veriyorum.

- Selamualykum.

- Alykumselam.

Kısa bir süre içinde muhabbet gelişiyor. Benim kendilerinden biri olmam onları rahatlatıyor. Birden bire soruyorum.

- Belediye başkanının adı ne?

-!..

Soruyu yönettiğim kişi yanındakine, oda diğer yanındakine sorarak, soru döne dolaşa bana geri geliyor. Bilen yok.

Kafam jet gibi çalışıyor. "İktidardaki partiyi öğrenirsem kolaylık olur" diye akıl yürüterek 2. soruya geçiyorum

- Belediye seçimlerini hangi parti kazandı? 2'inci soru da beklediğim sonucu almamda bana fayda sağlamıyor.

Yine cevap yok ama bu sefer telaş var. Anlamadığım bir lisanla aralarında hararetli bir konuşma yapıyorlar.

İlk karede görünmeyen bir diğer esnafa dönerek soruyu o (!) lisanda ona yönlendiriyorlar.

O kardeşim de bana yaklaşarak sağ elinin parmaklarını bir araya getirdikten sonra bilekten aşağı büzerek sallıyor ve:

- "Empül empül " diyor.

İşte şimdi sorunu çözdük.

Mardin'in neden bu kadar pislik içinde olduğunu onlara sorduğumda su sıkıntısı olduğu söylüyorlar. Bazı mahallelere 20 günde bir su veriliyormuş.

Aklıma, haritada (!) mavi daire içinde gösterilen, ama aslı olmayan Mardin Barajı geliyor.

Bir kere daha öğreniyorum ki öyle bir baraj hiç olmamış.

Esnafla vedalaşarak gezmeye devam ediyorum.

İnsanın aklı durası geliyor. Temizlik imandan gelir sözü bizim değil mi?

Toz toprak içinde açıkta satılan gıda maddeleri, ki buna ana cadde üzerinde satış yapan işyerleri dahil...

Baz istasyonları, gelişi güzel çekilen elektrik hatları, çanak antenler...

Kim bilir daha kaç yıl uçamayacak!

Lafın kısası yaşananları anlamakta zorluk çekiyorum. Mardin bu görüntüleri hak etmiyor.

"Taşa şekil verebiliyorsun, ama insana veremiyorsun" Özet bu...

İstikamet doğruca otel. 2.5 saattir dolaşıyorum, ine çıka yoruldum desem yeridir. Erinç'le buluşacağım.

Erinç otelin kahvaltı salonunda oturmuş çayını içiyor. Suratından keyifsiz olduğu anlaşılıyor. "Hayırdır" diyorum. Başlıyor söylenmeye. "Ben de beş buçuk gibi kalktım o saat, bu saat burada oturuyorum" diyor. Ben de, niye kalktığını sorunca Erinç patlıyor.

"Kardeşim o ne sesti yahu! Yatakta olduğum için bir an için bile olsa "öldüm de cenaze namazım kılınıyor" zannettim. (Allah esirgesin) O saatten sonra ayaktayım. Ha bire alacaklarımı borcumu hesaplayıp duruyorum. Galiba alacağım fazla çıktı. Sen geldiğinde sağlama yapıyordum" diyor. (Bunların hepsini ben uydurdum, ama iyi olmuş değil mi?)

Şaka bir tarafa o da ezanla birlikte hortlamış. Bir daha uyku hak getire.

Avrupa'da veya Amerika'da sabahın bir saatinde kulağınızın içine içine çan çalsa, papazı alkışlar mısınız?

Yarın turizm mevsimi başlayacak, her milletten, her dinden misafirleriniz olacak.

Bu durum devam ederse, gavur niye imamı alkışlasın ki?

Kaldığımız otel turistik. Onları yedirip içirip gezdirdikten sonra evlerine selametleyeceğiz.

Bir gezide dinlerinden olmalarını beklemiyoruz her halde.

İş çığırından çıkmış gibi görülüyor.

Ben de acele ile bir şeyler atıştırıyorum. Çayın yanı sıra pakette reçel ve peynir getiriyorlar! Birkaç tane de misket kılıklı zeytin. Yenecek gibi değil. Yerel bir tada rastlamak ihtimal dışı. Sunum ise hak getire. Benden geçer not alması imkansız. Kapıya her ülkenin bayrağını asmak kolay da... Ya gerisi!

Yiğidi öldürdük hakkını da verelim. Otel temiz. Kahvaltı salonundan şehri görmek daha da güzel. Personel ilgili ve samimi. Dilerim ki sezona girerken bu açıklarını kapatırlar.

Zinciriye Oteli / Kahvaltı salonu

Planımız basit. Nusaybin'e gideceğiz. Mardin-Nusaybin arası 50-55 Km gibi mesafe. Hemen yola çıkıyoruz.

İlk durağımız yol üstünde gördüğümüz "Dara" oluyor. Dara M.S 6'ıncı Yüzyılda inşa edilmiş.

Antik kente girer girmez çocuklar etrafımız sarıyor. Erinç çocuklardan biri ile sahayı gezerken ben de fotoğraf çekiyorum.

Erinç çocuğa kaç kardeşi olduğunu soruyor. 8 cevabını ben yukarıdan duyuyorum. Hatta 12 kardeşi olanlar bile varmış. Bu arada antik kentin karşı tarafında okul var. Oradan bir çocuk Kürtçe bu taraf bağırıyor. "Ne dedi?" diye sorduğumuzda "Futbol oynayacakmış. Benim ayakkabımı istiyor" diyor.

-!..

Kimilerinin zindan, kimilerinin de depo diye adlandırdığı bölümleri geziyoruz.

Su kanalları ise şaşırtıcı ebatta.

Hemen hemen ellenmemiş hiçbir yanı kalmayan antik kentten günümüze kalanlar bunlar.

Dara'dan ayrılıyor Nusaybin'e doğru yola devam ediyoruz. Kafamız çok karışık. 12 çocuk!

Kafası karışık olan sadece biz değiliz ki!

Nusaybin'de ilçeyi hızla dolaşmaktan başka bir şey yapamıyoruz.

  

Genç insanların sokaklarda dolaşması, var olan işsizliğin somut bir göstergesi. Nusaybin Suriye'ye kapı komşu. Bir dönem yasak olan her şey şimdilerde Nusaybin'de de Ankara'da da legal olarak satılıyor. Zaman çoğu şeyi, değiştiriyor. Bunun farkına varan milletler mutlu olurken, değişime karşı direnenler perişan oluyor.

Nazım Hikmet vatan haini.

Nazım Hikmet ulusal kahraman.

Her iki tespit arasında sadece ve sadece bir tek şey var.

Zaman...

Nazım Hikmet'in çektiği acıları nasıl telafi edeceksiniz?

!...

Farkında olmanın bir tek yolu vardır. Eğitim.

Kömür, un, şeker, makarna, yağ ve aklınıza gelebilecek binlerce gıda maddisinin hiç biri, sefalet içinde yaşayan insanlarımızı kurtaramaz.

Ama bir çocuk, bir tek çocuk (!) tüm ülkeyi kurtarabilir. Anımsayınız.

-!..

Desteklenmesi gereken tek çaba bu olmalıdır.

11 Aralık 2008 / Saat 11:00 Nusaybin'den Mardin'e dönüyoruz.

Uçağımızın kalkış saati 15:25

Bir saat öncesi havaalanında olmamız gerektiğine göre, halen 3 saat kadar bir zamanı kullanabiliriz.

Yolumuzun üzerinde Deyrulzafaran Manastırı, var. Mardin'in doğusunda ve kente uzaklığı 4.km.

İsa’dan sonra 5. yüzyılda inşa edildiği söylenen Deyrulzafaran Manastırı, Süryani Kilisesi’nin önemli bir merkezi.

Manastır adını yakın çevresinde yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı alıyor. Safran Manastırı bu adı 15. yüzyıldan sonra kullanmaya başlıyor. Öykü bu.

Manastırın girişi düzenli ve temiz. Sizi karşılayan mutlaka bir görevli var. Dinlenmeniz için sizi bekleme salonuna alıyorlar.

Gelen ziyaretçiler manastırı bir rehber eşliğinde gezmek zorunda. Başka türlü bir gezinin anlam kazanması mümkün değil. Çünkü sürekli bir bilgi akışına ihtiyaç duyuluyor. Erinç kendini bir sandalyeye atarken ben de fotoğraf çekiyorum.

Her yer son derecede temiz ve bakımlı.

Mardin'de gördüğümüz taş yapılardan tek farkı temizliği. Bir de ayrıntılara gösterilen özen.

M.S 5'inci Yüzyılda yapımına başlanan manastır 18.Yüzyılda tamamlanmış. Aradan geçen onca zaman karşı mimari bütünlük korunmuş. Örneğin:Su oluğu yapmışlar! Ama aynı malzemeyi kullanmışlar.

Biz ise benzeri bir yapıda plastik boru kullanıyoruz.

Hatırlayın!

Boru mu bu? Boru mu bu? Evet Boru! Reklam sloganı gibi oldu ama... Gerçek de bu.

Zinciriye Medresesi

Manastırın avlusu

Şimdi dikkat! Bize manastırı gezdiren Bay Kermo'nun (Soyadını söylemedi) ifadesine göre, manastır çevresine 2 yıl içinde 154.000 adet ağaç dikilmiş. 25 tonluk su deposu yapmışlar. Damlama metodu ile sulama yapacaklarını, yakın zamanda yörede organik tarım ürünleri yetiştirmek için çalışmaların başlatıldığını anlattı.

İş makineleri çalışmalara devam ediyor.

Bu arada ben de merak edip soruyorum. Yerel idare sizi destekliyor mu?

Ben yarayı kaşıdığımı nereden bilebilirim ki!

-!..

Mardin Belediyesi'nin çöplüğü hemen yanı başlarındaymış. Defalarca buradan kaynaklanan pis kokular ve özellikle sinekler için şikayette bulunmuşlar. Ama sorun hala çözülmemiş.

Nasıl beğendiniz mi?

-!..

Sorun nereden kaynaklanıyor derseniz!..

Cevap yine manastırın içinde.

Bu manastır ile ilgili bilgileri sunan internet sitesinde şöyle deniliyor.

(....) " Bölgeye ilk matbaayı getiren kişi de yine bu Manastır’da patriklik yapan ve 1895’te vefat eden 4. Petrus’tur. 1874 yılında İngiltere’ye yaptığı bir ziyaret sırasında satın aldığı matbaayı 1876 yılında Manastır’a getirtti. Matbaada 1969 yılına kadar başta Süryanice olmak üzere Arapça, Osmanlıca ve Türkçe kitaplar ile 1953’e kadar Öz Hikmet adında aylık bir dergi basılıyordu. Matbaadan geriye kalan parçaların bir kısmı Manastır’da diğer bir kısmı da Mardin’deki Kırklar Kilisesi’nde sergilenmektedir."

Manastır gezisi bittikten sonra ziyaretçiler dinlenmeleri için bir odaya alınıyor. Çay kahve ikramı sırasında akla takılan sorular cevaplanıyor. Çok profesyonel bir sunum. Bizlere tebrik etmekten başka bir şey düşmüyor.

Ne düşünüyorsunuz?

Sizlerin ne düşündüğünü bilmeme olanak yok. "Yüksek sesle konuşmayalım" ama yüksek sesle düşünelim.

Burayı yılda 70.000 kişi ziyaret ediyormuş.

Bu demektir ki aynı sayıdaki konuk, en azından Mardin'i de görüyor.

Görünce mukayese ediyor!

Sonra!

-!..

Fotoğrafçılar!

Hemen hemen hepsi, gün doğumunda yola düşer...

İyi fotoğraf elde edebilmenin yollarından biri zamanlamadır.

İster istemez bu görüntülerle baş başa kalırsınız.

Siz, şehrin temizliğini sabah saatlerine bırakırsanız... Bir nesli estetik duygusundan uzak tutarsınız.

Büyük kentlerin, büyük olduğunu iddia eden kentlerin yöneticileri, az uyuyacak çok çalışacak.

Kentli uykuya dalınca o uyanık olacak!

Kent her sabah güne pırıl pırıl başlayacak. Alışkanlık bu olmalı.

Bilmem anlatabildim mi?

Mardin'e dönüyoruz karnımız acıktı.

Kebapçı Rıdo adını gezi kitaplarından öğrendik. Adını aklımızda tuttuk da, kapı numarasanı tutamadık. Hal böyle olunca, soru klasik:

- Rıdo'ya nereden gidebiliriz?

-!..

Artık yorum yok, çünkü usandım. Araya araya buluruz.

-!..

Bulduk işte.

Rıdo, Mardin'de kebap yenilecek yerlerden bir tanesi. Rahmetli Rıdvan Örük'ün kurmuş olduğu işletme bugün için ailesi tarafından sürdürülüyor.

Since 1922!

Rıdo'an çıkıp Mardin'in meşhur leblebisinden alabilmek için çarşının içine dalıyoruz. Keşke dalmaz olaydık.

Yakışıyor mu?

Oldu mu şimdi?

Bir de bu güzelliğe bakın...

 

11 Kasım 2008 günü saat 15:25 de havaalanından ayrılarak Ankara'ya dönüyoruz.

Aradan yaklaşık olarak 2 aya yakın bir zaman geçiyor.

Bu yazıyı ancak bu gün bitirebildim. Dün elektronik posta adresime bir ileti geldi.

Okudum.

Sanki, bu yazımda ortaya koymaya çalıştığım sıkıntıların "nereden kaynaklandığını" açıklar gibiydi.

Ayrıca çok güncel bir konu olan Yahudilerle de ilgili...

Dr. Faruk Saleem İslamabad'lı bir yazar. Bakın nasıl bir tespit yapmış.

Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var. Buna karşın 1.400.000 milyon Müslüman.

Tek bir Yahudi'ye 100 Müslüman düşmektedir.

Buna karşın tüm Müslümanlardan 100 kere daha güçlülerdir.

Nedenini hiç merak ettiniz mi?

Albert Einstein / Son yüz yılın en değerli bilim adamı...

Sigmund Freud / Psikanalizin babası...

Benjamin Rubin/ Aşıyı bulan bilim adamı...

Jonas Salk / Çocuk felci aşısını bulan bilim adamı...

Albert Sabin / Çocuk felci aşısını geliştiren bilim adamı...

Baruch Blumberg /Hepatit aşısını bulan bilim adamı...

Paul Ehrilich / Frengiye karşı tedavi yolu bulan bilim adamı...

Elie Metchnikoff / Bulaşıcı hastalıklara mücade konusunda Nobel ödülü alan bilim adamı...

Willem Korloff / Diyaliz makinesini yaptı...

Gregory Pincus / Doğum kontrol hapını yaptı

Gerald Wald / İnsan gözü konusunda çalışmalar yaparak Nobel ödülü aldı...

Dr.Faruk Saleem daha bir çok örnek verdikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor.

Son 105 yılda Yahudiler bilim dalında 100'ün üzerinde Nobel Ödülü kazanırken 1.4 Milyar Müslüman yalnızca 3 Nobel ödülü kazanabilmiştir.

Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevap: Eğitim.

Soru : Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap: Yanlış eğitim. Din eksenli, sorgusuz araştırmasız ve ezberci.

İslam Konferansı Örgütünün 57 ülkesinde toplam 500 üniversite bulunmaktadır. Üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Sadece ABD'lerinde 5758 üniversite bulunmaktadır.

Dr. Faruk Saleem çok daha çarpıcı açıklamalar yapıyor. Okuyunca çok şaşıracağınızdan eminim. Elektronik mektup gönderirseniz tamamını gönderebilirim.

Geçmişi akılda tutmak, muhakeme yapmak demektir

ve

Muhakeme yapmak geleceği görmektir.

                                                                 Maurizio Ferraris

 

 

 

08 Ocak 2009 / Ankara

Mehmet Emin Bora

Bu yazı 10064 kez okundu...