Divriği - Kemaliye ve Yaşanan Güne Tanık Olmak!
(Gezi Notları - 1'inci Bölüm)


Divriği

Siz ne düşünürsünüz, bunu bilemiyorum?

Ben seyyahların yazdığı "gezi notlarını" okumayı severim...

Bugün yaşanan pek çok olumsuzluğun arka planında, geçmişte yapılan yanlışlıklar yatmaktadır.

Gelecekte yaşanacak olan sıkıntıların tohumları da, içinde bulunduğumuz zaman dilimi içerisinde atılıyor.

Bu bağlamda hepimiz yaşanan günlerin canlı bir tanığıyız. Seyyahlar da geçmişin...

Ben, çıktığım gezilere "tanık" sıfatı ile katılıyorum.

Bu yetmiyor.

Sebep-sonuç ilişkisi kurma gayreti içindeyim.

Yoksa gelecek kuşaklar tarafından "sanık" olarak tanımlanacağımı düşünüyorum

Okuduğum kitaplardan özetler vermek sureti ile bir yandan "savlarıma kuvvet kazandırma çabası sarf ederken" diğer yandan da "tarafsız" olabilme yönünde gayret ediyorum.

Avcılığı bıraktığım için kalemimin dışında bir tek silahım var. Fotoğraf makinem...

Var olan durumdan üstüme edindiğim vazife anlayışı şimdilik bu...

Kemaliye
Fotoğraf: Erinç Orkun

Ekim ayı ortalarında değerli dostum Erinç Orkun'ile Kemaliye'ye gittim.

Rotayı; Yozgat - Sivas - Divriği - Taşyol üzerinden (!) - Kemaliye olarak belirledik.

1'inci etap

Sivas'tan sonra Divriği üzerinden Taşyol'a girecek,bu suretle hem yolu kısaltacak hem de manzara açısından eşsiz bir kanyondan geçmiş olacaktık.

850 km'ye yakın bir yol olduğu için cuma sabahı Ankara'dan yola çıkış saatini 05:00 olarak belirledik.

O saatte karım ve kedim pencereden bilmem kaçıncı kere beni yolcu ettiler. Bu ve benzeri sahneler beni her zaman hüzünlendirir...

Bir gün ya giden gelemeyecek, ya da gelen bulamayacak...

Baba evinde geçen çocukluk yıllarımda Malatya'dan gelecek yakınlarımızın haberini aldıktan sonra gün sayardım... Genellikle trenle gelirdi yakınlarımız. Bayram sevinci yaşardım, ta ki gidecekleri güne kadar... Hala bir dostumu yolcu ederken kendimi eşekten düşmüş gibi hissederim. Ayrılığın her şekli, benim için yıkımdır.

Bu travmanın ileri bir boyutu daha var...

Giden mekan (!) değiştirirse, vay kalanın haline...

Ayrılığı bir sembol ile ifade et deseler, bilinenin aksine bence mendil değil de bu bavul olmalı...

-!..

Ne zaman bir yolculuğa çıkmak için hazırlansam kedilerim hazırlamakta olduğum bavulun içine girerler...

Üzüntüden yataklara düştüklerini bilirim.

Siyah çantalar, her fotoğraf meraklısının bildiği aksesuarlarla dolu. Yabanhayatına dönük fotoğraf çekmek zahmetli bir iş, çünkü teferruatı çok.

Tam saatinde yola çıktık. Sivas'a kadar da hiç durmadan yol aldık.

Yozgat'tan geçerken pek çok anımın tetiklendiğini hissettim. Bu yörede o kadar çok ava gittim ki!

Yaşadıklarım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti.

Edip Özgül, Arif Kiraz, Sadık Uzun ve Ahmet Çavuş...

"Edip Özgül için kitap yazılır" dersem zannetmeyin ki abartıyorum!

Uzun seneler birlikte av yaptık. Bir insan, bu kadar mı renkli olur, bu kadar mı hazır cevap. Edip, bir köy kahvesine girsin de kahve halkı esir düşmesin!

Mümkün değil, 10 dakika konuşsun tüm köy halkı fareli köyün kavalcısı gibi Edip'in peşine düşüp gurbete çıkmazsa ben de bir şey bilmiyorum. Edip Özgül ile yaşadıklarımı mutlaka yazmam gerekiyor. Şimdi, yıllarca bir meddah ile gezdiğimi düşünüyorum!

Avcı meddah!

Ahmet Çavuş bu güne kadar gördüğüm en iyi 5 avcıdan biri...

Belki bir gün onu da yazma fırsatı bulabilirim... Ama inanın bana onlar sıra dışı insanlardı.

Pek çok insanın avcılığa bu denli tutku ile yaklaşmasının ardında, aslında çok da iyi ifade edilemeyen insan ilişkileri yatar.

Avlanma eylemi, sebep değil sonuçtur.

Tanrı'dan "zaman" istiyorum.

...

 

İlk durağımız Sivas oldu.

Sivas Kongre Binası /Sivas Erkek Lisesi

Geçmişte Sivas'a 5-6 kere ava gitmiştim. Sivas o zamanlar kelimenin tam anlamı ile berbattı, pisti. Plansızdı.

Ya şimdi!

Harika, her yer pırıl pırıl, geniş caddeler açılmış. Ara sokaklarını da dolaştık. Sivas,aydınlık bir kent görüntüsü veriyor. Şehir, hareketli ve canlı. Emeği geçenlere gönülden teşekkür etmek isterim.

Sivas'ın belediye başkanı AKP'liymiş. Mimar olduğunu da internetten öğrendim. Doğruları yapan her kim olursa olsun takdir etmek lazım. Bunu "önyargılara kapılmadan yapabilirsek" sıkıntıları aşarız diye düşünüyorum.

Cumhuriyet Meydanı

Cumhuriyet Üniversitesi

Bu hava fotoğrafını Sivas Belediyesi'nin internet sitesinden aldım. Mutlaka bu siteye girin ve gelişen Sivas'ı izleyin. Fotoğrafta Cumhuriyet Üniversitesi görülüyor. Üniversitenin Sivas'a büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum.

Sivas çok değişmiş. Sivas'ta daha uzun bir zaman kalmak isterim. Divriği'ne doğru yola devam etmek durumundayız.

Yol Kangal'dan geçiyor, Doğu'ya doğru gittikçe yolda rastladığımız taşıt sayısında ciddi bir azalma gördük.

Öğle saatlerine doğru Divriği'ne ulaştık.

Güzergah

İlk işimiz Ulu Camii'ni ziyaret etmek oldu. Ulu Camii Selçuklu döneminin önemli bir mimari eseri. Yapım tarihi ise 1228-1229. olarak belirtilmiş. Ahmet Şah, annesiyle camiyi yaptırırken eşi Turan Melik de camiye bitişik hastaneyi yaptırmış.

Unesco'nun 1985 yılında 358 sıra numarası ile Türkiye'den "Dünya Mirası"na kabul ettiği ilk mimari yapı bu...

Ne kadar önemli değil mi?

Ben ikinci kez geliyorum. Muhteşem bir eser.

Ulu Camii

Erinç Orkun

Camii gezerken aklıma Hint asıllı ünlü düşünür Jiddu Krishnamurti geldi. Krishnamurti vermiş olduğu konferanslarda, yeryüzünde yaşayan tüm insanların farklı şekillerde de olsa "huzuru aradığını" seslendirir... Ona göre ibadethaneye gidene de meyhaneye gidene de "ne arıyorsunuz?" şeklinde soru sorulduğunda her ikisinin de "huzur arıyorum" şeklinde cevap verdiğini söyler.

Jiddu Krishnamurti
1895 - 1986

En akılda kalıcı sözü İse : "insanlar hızla akan yaşam nehrinin yanında kendilerine küçük bir havuz kazarlar, iste o havuzda kokuşur, o havuzda ölüp giderler." şeklindedir. Onun kitaplarını okuma fırsatı bulabilirseniz, yaşamınıza farklı bir bakış açısı kazandırabilirsiniz. Bilinmeyen pek çok şey, yerlerini bilinene terk edebilir.

Mutlak olan bir tek şey vardır ki dünyanın neresine giderseniz gidin insanlar bir mabede giderse "inancı doğrultusunda huzur arıyor" demektir.

Camiyi, kiliseyi veya sinagog'u ziyaret eden bir insan o sırada huşu içinde ibadet eden bir diğer insana saygı göstermesi, kendisinden beklenen insani davranışların en başında gelir.

Çünkü ibadethaneler ortak alanlardır ve keyfiliğe yer yoktur.

Tanrıya yakarış, içtenlikle ve sessizce yerine getirilir. İşin özü ben böyle öğrendim böyle bilirim.

İşte bir örnek, ne kadar anlamlı, öyle değil mi?

178 sene evvel Batı Anadolu gezisine katılan J.J.F. Poujoulat Çirkince'ye (Şimdiki adı Şirince) bir kaç saatlik mesafede bulunan Ayasuluk Kalesi'ni ve Ayasuluk Camii'ni gezer.

 

Bakın bu olayı yazmış olduğu mektupta nasıl anlatıyor;

(...)

"Camiyi gezerken dini ve hüzünlü duygulara kapılmadan edemedim. Bir mabed hangi Tanrı'ya adanırsa adanmış olsun, her zaman saygı uyandırır. İnsanların dua ettikleri her yerde içimizi kaplayan gizli heyecan, nasıl bir şeydir çözebilmiş değilim. İzmir'den İstanbul'a Batı Anadolu (Syf: 102)

Gavur diye sıfatlandırdığımız insanlar camiyi gezerken bu hissi duyuyorlar.

Bizim çocuklarımız yerlerde debelenmekten ve bağırışıp çağrışmaktan hiç utanç duymuyorlar.

Neden?

Kuş yuvada gördüğünü yapar!
(Ömer Erkaya)

Çocuklar camiye gelen yabancıların karşısına arsız arsız dikilmekte ve papağan gibi sürekli olarak "what is your name?" demektedirler.

Bu bilginin onlara ne gibi fayda sağlayacağını hala anlamış değilim.

Bana da yöneltilen bu soruya engin İngilizcemle "Tarzan" diye cevap verdiğimde yüzü allak bullak oldu.

Belli ki o da yaşıtları gibi tarzan kültüründen hiç nasibini almamıştı. Bir süre yüzüme anlamsızca baktıktan sonra "money" diyerek mutlu sona ulaştığını zannetti. Ben de sırıtarak "keserim pipini" deyince... Gidiş o gidiş oldu. Doğruca caminin içindeki yabancı turistin yanına... O insanların çocuklara bakışını hiç unutmayacağım. Mülahazat hanemize kötü bir not düştükleri yönündeki inancımı üzülerek muhafaza ediyorum.

Yazık ki ne yazık...

Bu insanlar ülkelerine döndüğü zaman bizim hakkımızda ne anlatacaklar!

!..

178 sene evvel ne diyorlarsa yine benzeri şeyler söyleyecekler!

Bu yazıya başlarken anlatmak istediğim de buydu...

Gezi notları, zannedildiğinden çok daha önemlidir.

Gezi notları, bir başkasının sizin hakkınızdaki kanaatidir.

Gezi notları, sizin gayri resmi sicilinizdir.

Gezi notları sizin aynanızdır.

Kakülünüzün nereye düştüğünü görürsünüz.

(...)

Kitabın ilk sayfaları içinde, yaşadığımız sıkıntılı günler için oldukça önemli bir ipucu teşkil edebilecek bir örnek var.

(...)

"Burada her partiden insanla tanıştım, yani sanki küçük bir Fransa'da yaşamaktayım. Kapımızın önünde bir cafe var tabelasında "A la Civilisation" yazıyor. Gazino ya da "okuma evi" diyebileceğim bir yere gittik. Avrupa'nın ne kadar önde gelen gazetesi varsa oradaydı. Ne kadar tüccar, yolcu meraklı işsiz güçsüz varsa orada toplanmışlar kralları ve halkları çekiştirip dünyayı kurtarmaktaydılar. Türkler bu mekanlarda ne olup bittiği ile hiç ilgili değiller; kim liberal, kim kralcıdır, kim mutlak iktidardan yanadır, kim anayasayı savunur, kim eski rejim yanlısıdır, kim yenisini ister, kim monarşi yanlısı ya da cumhuriyetçidir asla ilgilenmiyorlar. En tehlikeli fikirler bile umurlarında değil oysa ülkeyi baştan ayağa baldıran zehirine bulayabilecek güçte bazı siyasi doktrinlerin varlığı da ortada." İzmir'den İstanbul'a Batı Anadolu (Syf: 34-35)

Nasıl ?

Beğendiniz mi?

Aradan tam tamına 178 sene geçmiş ...

Değişen ne?

Yeri geldikçe bu kitaptan bir kaç satır örnek sunacağım. Bana kalırsa siz bu kitabı alın ve okuyun.

Camiden çıkar çıkmaz karşı duvarda oturanlara doğru yöneliyor ve içeride yaşanan çirkin durumu lisanı münasiple onlara anlatıyorum. Beklentim, orada bulunan birinin duruma el koyması. Yani çocukları uygun bir lisanla ikaz etmesi.

Aldığım cevap karşısında tüylerim diken diken oluyor.

- Beyefendi bırakın çocuklar oynasın... Başka türlü camiye nasıl alışacaklar?

-!..

Çok kısa bir süre önce Sn. Bekir Coşkun'nun vermiş olduğu bir konferansı dinledim.

Konu, Cumhuriyet.

Sn. Coşkun kendine has uslubu ile cumhuriyetin bugün içine düştüğü durumu karikatürize ediyor ve şöyle diyordu.

"Biz uygarlığın önemli bir işareti olan "denk getirmeyi " bir türlü beceremedik. Asfalt yapıyoruz rögar kapağı ya üstte oluyor ya da altta...

Aynı düzleme denk getirmiyoruz.

Hasta veya yaralı var, ambulans yetişemiyor...

Ambulansı denk getiremiyoruz.

Ambulans hastayı hastaneye götürüyor... Hastaya yatak bulamıyoruz

Yatağı denk getiremiyoruz.

İslamiyeti seçtik... Ahlaklı davranamıyoruz.

Din ile ahlakı denk getiremiyoruz."

...

Karnımız acıktı.

İlçede kime sorsak bu konuda bir tek yer önerildi "Konak Restaurant"

Biz de tavsiyelere uyduk...

Yemek sırasında, camide gördüğümüz çirkinliği anlattıktan sonra bu durumdan duyduğumuz hoşnutsuzluğu seslendirdik. Bu halin Divriği'ne yakışmadığını söyledik. Müstecir de üzüldüğünü seslendirdi ve o caminin kadrolu 4 imamı olduğunu söyledi.

-!..

Bir taneyi herkes anlar.

İki tane, çünkü dünya mirası. Bunu da anladım

Ya gerisi?

Onlar da çocukları camiye alıştırıyorlar.

-!..

Akla denk gelmiyor değil mi!

Divriği Kalesi

Kalen Mengücekoğulları döneminde yapılmış. Kalenin kitabesi kapı üzerinde bulunmakta ve bu kitabeye göre kale Mengücekoğlu Seyfeddin Şehin Şah Bin Süleyman tarafından 1181 yılında yapılmış.

Kale pislik içinde...

Kaleye gelen birinin geziye nereden başlayacağını bilmesi olanaksız.

Üstelik gezi için güvensiz bir alan. Ha yıkıldı ha yıkılacak...

Biraz fedakarlık yapsak, çalışabilsek her şey düzelecek ama...

Denk (!) gelemiyoruz.

  

Var olan bu durumdan hiç kimse gocunmuyor...

Hiç kimse, utanma duygusu yaşamıyor.

Buraları temizlemek kaç saat sürer ki?

Herkes, her şeyi devletten, idareden bekliyor.

Neden?

-!..

178 sene evvel yazılan kitap, bu konuya açıklık getiriyor.

Okuyalım:

(...)

"Çok farklı unsurlardan oluşan, birbirlerine zıt tutkuların peşinde koşan bu halkı gerçi henüz yakından tanıyacak kadar inceleyebilmiş değilim; ama ilk bakışta tarafların birbirinden nefret etmesi için binlerce neden içeren farklı inançlara sahip olduklarını söyleyebilirim.

Burada Türk'ü Yahudi'si, Rum'u, Ermeni'si, ve Frenk'i bir arada; asla yurttaş, hatta bu ülkenin evlatları haline getirilememiş böyle bir halkla herhangi bir ortak sorun karşısında bizim kamuoyu dediğimiz ortak bir görüş nasıl oluşturulabilir?

Kafalarda vatan sevgisi diye bir şey yer etmemişse, böyle bir duygu nasıl yaratılabilir?

Hasılı gözlerimin önündeki şey bir halk değil, şuradan buradan toplanmış bir kervan.

Herkes günü gününe yaşıyor, herkesin derdi başka, onları birleştiren ortak hareket etmelerini sağlayacak bir rehberleri yok.

Onları birbirlerine bağlayacak bir bağ yok. Tüm gördüğümüz emreden bir paşa ve onun emirlerine şöyle ya da böyle uyan insanlar.

Vergi toplayanlar ve vergi verenler.

Bu kendine özgü toplumda korku tek araç ve gece gündüz nöbette olan bir askeri birlikle ayakta duruyor.

Toplum ancak elindeki kılıcı kınına hiç sokmayan bir polis gücü sayesinde yönetilebiliyor."

İzmir'den İstanbul'a Batı Anadolu (Syf: 40)

Yazılanların yalan ve yanlış olduğunu söylüyorsanız,- ki söylemeniz gerekir- aksini ispat etme külfeti kime düşer?

-!..

En büyük bayramınız kutlu olsun.

Tarih, içinde kendimizi gördüğümüz bir aynadır.

Fakat öyle bir ayna ki, bize diğer aynalardan farklı olarak,

yalnız dışımızı değil içimizi de gösterir.

                                                                                                                                            Aldous Huxley    

 

Birinci Bölümün Sonu

(Devam edecek)

 

29 Ekim 2008 / Ankara

Mehmet Emin Bora

Elektronik posta adresim:

mehmeteminbora@superonline.com

Bu yazı 5301 kez okundu...