Bir Avcı Giderse!


Yazma arzusu duyduğumda konu seçerken daha çok "yaşam" ve "gelecek" üzerine odaklanarak, kişisel görüşlerimi seslendirmeye çalışıyorum.

Zaman, zaman -istem dışı olsa da- yaşamın önemli bir parçası olan "ölümden" bahsetmek gerekiyor.

Bu sene haziran ayı başında fotoğraf çekmek için Bolu'ya bağlı Aşağı Ovacık Köyü'ne gittim.

A. Ovacık, Çamlıdere'nin bir köyü olan Müsellim'e hudut ve ilçe merkezine 40 km uzaklıkta.

Aşağı Ovacık Köyü / Bolu

Köy mezarlığı ilgimi çekti, ben sordum.

Köy sakinleri anlattılar.

Ölen kadınsa, kabrinin başına çatala benzer bir tahta,

Erkekse, aşağıdaki gibi bir ahşap dikiyorlarmış...

"Neden?" diye sorduğumda;

"Bizde adet böyledir. Mezarların zaman içerisinde toprağa karışıp kaybolmasını isteriz. Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Bunu sağlayabilmek için mezarların yapımında süreç içinde 'yok' olacak malzemeler kullanırız. Örneğin; mezarın kenarlarını da doğal taşlarla çeviririz. Tek sıra bile olsa yeterlidir. Toprağı da çok yükseltmeyiz. Bir tek amaç var! Mezarın zaman içerisinde kaybolması."

-!..

Duyguların esiri olmadan düşününce bu tercihin altında yatan muhteşem felsefeyi yakalar gibi oldum!

-!..

İşin özünde tevazu, alçakgönüllülük, gösterişten uzak bir davranış biçimi, velhasılı evrensel akıl yatıyor.

-!..

100 sene 200 sene öncesinden bugün size ne kaldıysa (!) siz de birilerine (!) öyle intikal edeceksiniz.

Bu süre daha da uzarsa sizden (!) geriye hiçbir şey kalmayacak.

Toplum yararına yaptığınız hayırlı işler hariç.

Onlar, dünya döndükçe hep anılacak.

Tek gerçek bu.

O zaman, hali hazırda uygulanan ritüelin bir parçası olan abartılmış taş yapıların ne manası var?

Hangisi akla daha yatkın? Hangisi doğayla daha uyumlu?

Ayrıca düşünülmesi gereken şeyler sadece bundan ibaret değil ki!

Örneğin geride kalanlar keşke bu ilgiyi ona (!) yaşarken gösterebilselerdi?

Hepimiz arzu ederiz ki, pişmanlık halini özetleyen "keşke" kelimesini yaşam boyu hiç kullanmayalım.

Evlerden uzak, yarın öleceğimizi bilsek sabaha kadar içimizden kaç tane "keşke" sayardık acaba!..

"Ölümü ve sonrasını gündeme getirmek neden icap etti?" diyebilirsiniz.

1990 yılında babamı kaybetmiştim.

15 gün önce de annemi...

Birkaç gün evvel de elektronik posta kutumdan bir mektup çıktı.

Sn. Ali Şaşmaz kardeşim göndermiş. Kendisine teşekkür etmek isterim.

Daha büyük bir teşekkür borcum ise Sn.Nuri Taner ile Sn. Bekir Çoşkun'a...

Bir "hal" ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Ellerine sağlık... Daha ne diyebilirim ki!

Bu iletinin içeriğini sizlerle paylaşmak istedim.

Bir erkek gidince;

Bir erkek gidince kentin tüm yolları çökmüş, dağları yan yatmış gibi olur.
Bir erkek gidince, raflarda kalır dizi dizi kitaplar, çekmecede dosyalanmış evraklar, ödenmiş senet koçanları, su, elektrik faturaları, banka dekontları, maaş ekstreleri, taksit tarihleri, kalın bir defter içinde doğum günleri, baş başa çekilmiş gülen resimler, telefonlar, görüşme günleri, araba anahtarı, cep telefonu, dizüstü bilgisayar boynunu büker kalır.

Bir erkek gidince;
Susar dış kapının gürültüsü, kahvaltı için ekmek almaya, gazete getirmeye giden olmaz.

"Gelince ne gerekli?" diye telefon eden,
"Hazırlan, akşam gidiyoruz" diyen,
"Boyunbağım nerede?"
"Çoraplarım yıkanmamış mı?",
"Hani beyaz gömleğim?",
"Anahtarımı unuttum!",
"Sahi, saatim evde mi kalmış!"
"Evlenme yıldönümümüz dün müydü?"
sesleri eksilir.

Bir erkek gidince, ev kapanmaz ama ışıkları söner, karanlığa gömülür.

Bir erkek gidince bir evden;
Bir dede, bir baba, bir oğul, bir ağabey, bir dayı, bir amca, bir kuzen, bir yeğen, bir torun, bir delikanlı, bir sevgili, bir yiğit, bir savaşçı, bir barışsever, göklerden bir kartal, ormandan bir aslan, bir günün aydınlık kısmı, beynin yarısı, mevsimlerden yaz olanı, kolun iş göreni, ayağın adım atanı kesilir.

Kısacası; bir erkek gidince yatağın yarısı buz kesilir.                                      

Nuri Taner

...

Kadınlar gittiklerinde...

Arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde "yetim-öksüz" kalan çok olur:
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler... Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.

Sık sık boynunu büker "sarıkız ".
Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz.
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.
Kapı eşiğindeki "Dikkat et" sesi duyulmaz, annesi gitmiştir "Geç kalma" nın.
Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler. Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında.
Ve bir kadın gittiğinde pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında.
Bir kadın gittiğinde...
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır isçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci...

Bir anne gider
Bir dost
Bir arkadaş
Bir sevgili
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde..

Bekir Çoşkun

...

Annem gideli 15 gün oldu...

Baba evinin ışıkları 68 sene sonra bir daha yanmamak üzere söndü.

Artık anılarımızda yaşayacaklar.

...

Konu "kaçınılmaz son" ise...

Ben Ovacık Köyü'nde gördüğüm gibi bir mezar istiyorum.

Taşlı topraklı,

ve

Hatmi çiçekli...

Ne hatminin bir talebi olur sizlerden, ne de benim.

İsteğim bununla sınırlı değil!

Şımarıklığın tam zamanı!

Kimsenin kabristana gelmesini de istemiyorum.

Benimle olmak isteyen, kitaplarda, satır aralarında arasın beni...

Mutlaka orada olacağım.

Benimle olmak isteyen, fakir bir çocuğun okumasına yardım etsin.

Felsefe bu olursa.... Beni her yerde bulabilirsiniz.

Hepsi hepsi bundan ibaret.

Bir de hatmi olsa var ya!

Bir avcı giderse...

Bir avcı giderse... Bir diğer avcı gelir...

İnsanlık tarihinin tanığı... İnanılmaz anların şahidi...

Bir avcı giderse... Bir diğer avcı gelir...

Aslında pek çok erkek hiç ava gitmemiş olsa bile, doğuştan avcıdır tüm erkekler.

Tek farkları, peşine düştükleridir... Ekmektir, sudur, aştır... Alın teridir silahları.

Bir avcı gidince;

Dağlar, ovalar, göller, ormanlar öksüz kalır, bir diğeri gelene kadar...

Ceviz ağaçlarının dipleri, söğüt gölgelikleri, çeşme başları yalnız kalır.

Kuşlar ölür, tavşanlar ölür, geyik kurda yem olur,

Yaşlı teke dağın doruğunda sessizce ölümü bekler.

Yaşam budur aslında.

Olsa da avcı olmasa da...

....

Bir avcı öldüğünde;

Aslında hiç farkı yokmuş gibi gelir diğer insanlardan,

Çok farkı vardır bu ölümün, çünkü ölen sıra dışı insanlardan.

Heyecan dolu öyküler öksüz kalır bir avcı öldüğünde,

Bir tüfek, belki de boynu bükük kalmış bir köpek...

Çanta, matara, kıtka,

Yalnızlığı paylaşırlar bir kapı arkasında

Tan yeri ağarırken, yoksa avcı dağda,

Delicesine yağan yağmurda kaya dipleri saklamıyorsa onu...

Karı, tipiyi, ayazı, buzu,

Tanır mıydınız onu?

-!..

Ne fark eder?

Bir avcı giderse...

Bir diğeri, kalınan yerden yola devam eder...

Elizabeth Kubler Ross yaşamı anlamak için, ölümü anlattığı kitabında ölümü beş evreye ayırır.

1- Birinci evre (Ret)

"Hayır... Ben olamam... Bu gerçek olamaz..." Kişi bu sırada tıpta veya tıp dışında onu kurtarabilecek bir ilaç veya tedavi yöntemi arar.

2- İkinci evre (Öfke)

Reddetmek mümkün olmayınca yerini öfkeye bırakır... "Yaşam adil değil..." "Neden ben..." Tanrı'ya yakarış işe yaramayınca hiddet safhası başlar. Tanrı'ya kızar.

3- Üçüncü evre (Pazarlık)

"Oğlum okulu bitirinceye kadar zaman ver.." "Bari torunumu göreyim..." Kendi koyduğu sınırlar bitince yeni sınırlar konulur...

4- Dördüncü evre ( Depresyon)

"Ne fark eder ki zaten..." Öfke yerini kaçınılmaz yenilgi hissine bırakır. Kendine güven kaybolur. Kendinden sonrayı planlamaya başlar. Bir süre sonra sessizlik hakim olur.

5- Beşinci evre (Kabulleniş)

"İyi bir hayat yaşadım be... Gitmeye hazırım..." Bu aşamadan sonra yaşam sürerse insan artık ne öfkelidir, ne de depresif. Ne mutludur ne de üzgün. O artık hissizdir.

(Death and Dying / Ölüm ve Ölmek Üzerine/Boyner Yayınları-1997)

Amacım hiç kimseyi üzmek değildi...

Sadece gerçekleri seslendirmek istedim.

Avcılığın basamakları olduğu gibi, yaşamın da kendi içinde evreleri var.

"Farkında olun" istedim.

Dilerim ki, sizin için bu evreler başlamamış olsun.

...

Temel'in mezar taşında şunlar yazıyordu.

İçki sigara zarar dedunuz içmeduk.

Kırmızı et , hamur işi, kızartma tez öldürür dedinuz, yemeduk.

Harama yaklaşma günahtur dedünüz, yaklaşmaduk.

İyi de ne oldi?

 

İyi bir hayat yaşadım be...

Üstelik hala hissedebiliyorum...

...

 

23 Ekim 2008 / Ankara

Mehmet Emin Bora

Elektronik posta adresim:

mehmeteminbora@superonline.com

 

 

 

Bu yazı 5708 kez okundu...