İngiltere'nin Başkenti Romanya!


Çamlıdere /2008
© Mehmet Emin BORA

SİTENİZDEKİ AÇIĞI KAPAMANIZ GEREKİYOR...!

Sizi bilmem ama ben bunu sıkça yaparım.

Bu, -şimdilik- var olan enerjimin sarf yollarından bir tanesi.

Bakalım nereye kadar devam edebileceğim?

İçimdeki ben (!) "bir şeyler yarım kalacak" diyor...

Özellikle avcıların eğitilmesi yönündeki çalışmaların yeterli ölçüde ciddiye alınmaması beni fazlası ile üzmeye yetiyor ve artıyor...

-!..

Nasıl üzülmeyeyim ki?

12 Haziran 2008 / Sabah Gazetesi

24 Temmuz 2008 / Sözcü Gazetesi

Yazılı basının tamamını gözden geçirme imkanımız olsa, benzeri haberlerden onlarcası, hatta yüzlercesi ile karşılaşmamız büyük bir olasılıktır.

Yazık değil mi yitip giden bu canlara?

Ölenlere öncelikle Allah'tan rahmet, kederli ailelerine de başsağlığı dilemek isterim.

Amacım kesinlikle dertlerini depreştirmek değil...

Sebep-sonuç ilişkisi kurmak...

Hiç olmazsa başkalarının canı yanmasın.

Sizce, yaşanan tüm yanlışlıkların sorumlusu sadece benzeri acı olaylara karışanlar mı?

İdarenin hiç mi payı yok?

-!..

Bilinmesini isterim.

Avcılara ders veriyordum!

Binlercesi ile saatler boyu yüz yüze ders yaptım.

7 saat arka arkaya derse girdiğim o kadar çok gün var ki!

Nallıhan'da kurs açıldı.

06.30 Nallıhan'da bir kahvede ders saatini bekliyor olurdum. O saatte kursiyerler yataklarında olurlardı.

Hayatı boyunca bir roman okumamış insanlara "Avcığın Felsefesi'ni" anlattım. Çok da güzel anladılar.

"Avcılıkta Güvenlik Önlemleri" dersi sırasında avcılar ne demek istediğimi daha kolay anlasınlar diye onlarca kişisel malzememi beraberimde götürdüm. Çok mutlu oldular. Ufukları açıldı.

Duygu dolu saatler yaşadık. Ders sonunda ağlayanlar oldu.

"Biz nice yanlışlar yapmışız, sayende şimdi bir şeyler öğrendik" diyenler oldu.

Yanlış anlamayın. Elimi öpmek isteyenler oldu.

Daha yazamadığım onlarca olay var...

Her ne oldu ise oldu!

Eğitmenlik hakkımı elimden aldılar...

Bu gazete haberlerini gördükten sonra...

Onları Allah'a havale ediyorum.

Son günlerde avcılık üzerine neden yazı yazmadığımı merak edenler, dilerim ki şimdi biraz daha farklı düşüneceklerdir.

Sırası gelince sizlere yine avcılıkla ilgili çok önemli bilgiler aktaracağım. Belgeye dayalı bilgiler.

Şaşıracaksınız.

Birşeyler yarım kalmazsa...

-!

Şimdi Çamlıdere'ye odaklanmış bir haldeyim.

Çamlıdere'yi dağ tepe demeden geziyorum.

Çamlıdere'nin 39 adet köyü bir de beldesi var .

Peçenek.

Peçenekte 2.000 kişi yaşıyormuş!

100 kişi bulan beri gelsin.

Belediyeden yardım alabilmek için günübirlik seçim turları!

-!..

Allah kısmet ederse "Çamlıdere" diye bir de kitap çıkartacağım.

Fotoğraf ağırlıklı olacak. Bu andan itibaren bir seneden fazla zamana ihtiyacım var.

Bu kitabın kır sosyolojisi ile bağlantılı olmasını istiyorum. Buna şiddetle ihtiyaç var.

Nedenini bu yazıda göreceksiniz.

Bir gün birileri merak eder de farklı bir araştırma için bu köylerin listesini çıkartmak isterse "ona" kolaylık olsun istedim...

 

Köy Adları

01-  Ahatlar

02 - Akkaya

03 - Alakoç

04 - Atça

05 - Avdan

06 - Avşarlar

07 - Bardakçılar

08 - Bayındır

09 - Buğralar

10 - Bükeler

11 - Çamköy

12 - Çukurören

13 - Dağkuzuören

14 - Doğancı

15 - Doğanlar

16 - Doymuş

17 - Dörtkonak

18 - Eldelek

19 - Elmalı

20 - Elören

21 - Elvanlar

22 - Gümele

23 - Güneyköy

24 - İnceöz

25 - Kuşçular

26 - Kuyubaşı

27 - Meşeler

28 - Muzrıp Ağcın

29 - Müsellim

30 - Osmansin

31 - Ozmuş

32 - Örenköy

33 - Pelitçik

34 - Sarıkavak

35 - Tatlak

36 - Yahşihan

37 - Yediören

38 - Yılanlı

39 - Yoncatepe

 

Yukarıda adları yazılı olan köylere defalarca gittim.

Fotoğraf çekmek için, uygun ışığı yakalamak için!

Asgarisi 7-8 kg!

Her köyü "en uygun açıdan fotoğraflamak" zannedilenden çok daha zor ve masraflı bir iş.

Çukurören / Hatipler Mahallesi
© Mehmet Emin BORA

Sadece köylere gitmedim... O köye ait yaylalara da gittim.

Dağkuzuören / Elveren Yaylası
© Mehmet Emin BORA

Peçenek / Bakırlı Yaylası
© Mehmet Emin BORA

İnsanları ile temas kurmaya çalıştım. Dertlerini öğrenmek istedim.

İsmail - Memiş

Dört Konaklar Yaylası
© Mehmet Emin BORA

   

Nuri - Kemal

© Mehmet Emin BORA

Topladığım bilgileri dikkatle inceleyip karşılaştığım tabloya genel olarak baktığımda öğrenim çağındaki genç nüfusun yaygın sorununun "eğitim" olduğu kanısına vardım.

Köylerde katma değer yaratacak düzeyde göze batan hiç bir üretime rastlamadım.

Köylü, sütünü yoğurdunu ve yumurtasını kaza merkezinde cuma günü kurulan pazardan temin ediyor.

Başka söze gerek var mı?

Çalışan nüfus ise genellikle Ankara'ya göç etmiş. Bir kısmı Siteler'de ağaç işleri ile uğraşırken diğer bir grup da Kızılay, İtfaiye Meydanı ve kısmen de Tunalı Hilmi Caddesi'nde yaygın bir biçimde söylenen şekli ile "Amerikan Pazarı" esnaflarını oluşturuyor.

Gimat'ta toptan gıda satanlar olduğu gibi toplam nüfusun % 7-8 kadarının da başta İstanbul olmak üzere farklı illere gittiği ifade ediliyor. 2008 yılı itibarı ile Çamlıdere'yi mercek altına almadan önce yaptığım araştırmalar içinde önemli bir belgeye ulaştım.

1958 yılında Çamlıdere'ye tayin olan bir üsteğmenin anıları.

Her zaman yaptığımız gibi önce bu anıdan bir kaç paragrafı okuyalım.

Ankara’nın yanı başında bir mahrumiyet bölgesi

Erzurum-Kandilli’den Çamlıdere’ye tayin oldum.

Yıl 1958.

Ailemi İstanbul’a bırakıp, otobüsle Kızılcahamam’a geldim. Çarşıda otobüs durağının yanındaki bir otelin altında lokanta ve kahvehanede Çamlıdere aracını beklerken bir köylü delikanlı ile tanıştık. Çamlıdere’nin köylerindenmiş, o da araç bekliyor. Benim Askerlik Şubesi’ne tayin olduğumu öğrenince “Üsteğmenim, beraber gideriz Çamlıdere’ye, sizi Kemal Zeybek ile tanıştırırım. O size ev bulur, yardım eder, sizi yerleştirir” dedi. Kemal Zeybek’in kim olduğunu sorunca, Çamlıdere İlçesi Demokrat Parti Başkanı olduğunu söyledi. Ben de ona “Gerek yok, bizim Askerlik Şubesi Başkanımız var, işimizi şube başkanı ile hallederiz” dedim. Otobüs geldi, Çamlıdere’ye vardık. Şubeye katıldım. As. Şb. Bşk. Personel Binbaşı ile Üsteğmen Bayram Günüç beni karşıladılar. İkisi de başka yerlere tayin olmuşlar, bir an evvel kaçmak istiyorlar. Şarktan, mahrumiyet bölgesinden, Ankara’nın ilçesine geliyorum; şarktan daha fazla mahrumiyet bölgesi. Elektrik yok, evlerde su yok. O kadar sıkıldım, moralim bozuldu ki. Halbuki o devrin başbakanı Adnan Menderes, radyolarda konuşma yapıyor ve bağıra bağıra “elektriksiz, susuz, yolsuz köyümüz kalmadı” diye propaganda yapıyor.

(...) İlçenin geri kalmışlığını görünce şoke oldum. İleri geri konuşmalarımdan gocunan binbaşı, çocukları İstanbul’dan getirmek için izin istediğimde, izin vermedi. Gidip de geri gelmeyeceğimden korktu...

(...) Cumartesi ve pazar günlerini gezi günü yaptım. Cumartesi öğleden sonra, mesai bitiminde, eratın yarısını alıp Kızılcahamam’a, dere kenarına götürdüm. Balık tutmak için serpmem var. Ocak, tava, yağ ve gerekli yiyeceklerle ekmek, v.s. alıp bolca balık tutup kızarttık.

(...) Çamlıdere’ye yeni katıldığım zaman, herkesin ağzında Kemal Zeybek. Demokrat Parti İlçe Başkanı. Çamlıdere’de bir doktor var, Hükümet Tabibi. Bir de baraka muayenehanesi var. Bir gün, doktorun yanında otururken biri yanımıza geldi ve bana elini uzatarak kendini tanıttı: “Hoşgeldiniz ilçemize, ben Kemal Zeybek” dedi. Ben hemen adamın yakasına yapıştım! Bu partiden hemen istifa etmesini, DP’nin Türkiye için yüz karası olduğunu, Türkiye’yi batıracağını uzun uzun, misallerle anlattım. Yanımızdakiler, bana hayretle bakıyor. Herkes, bilhassa memur takımı, Kemal Zeybek’ten çekiniyor. Yıl, 1958. Benim kimseden çekindiğim yok.

(...) Kemal Zeybek, ilçede fazla kalmıyor. Ekseri zamanı Ankara’da geçiyor. Çamlıdere, Ankara’ya 106 km. ama çok geri kalmış. Hanımlar, çarşıya çıkamıyor. Memur eşleri, çarşının yolunu bilmiyor. Çarşı dedimse, birkaç bakkal dükkanı ve kumaşçı dükkanı var. Memur eşleri, birkaç metre entari veya perde kumaşı alacaklar, dairenin (yani memurun çalıştığı devlet dairesinin) kapıcısı, kumaşçı dükkânından 5-10 top kumaşı yüklenip memurun evine götürüyor. Hanımlar hangi kumaşı beğenirse, istediği miktarı kapıcı vasıtası ile aldırıyor. Çamlıdere’de ilk çarşıya çıkan hanım, benim eşim oldu.

Bir kaymakam var, yüzü gülmez, çok ciddi, burnundan kıl aldırmıyor. Bütün memurlar çekiniyorlar. Bir gün şubeye yazı geldi. Kaymakam Nusret Saygı, yoklama kaçağı imiş. İfadesini aldım, askerliğine karar aldırdım ve kendisini yedeksubay okuluna sevk etmek, bana kısmet oldu.

Yerine, Fethiye Kaymakamı Tayyar Toprak tayin edildi. İki küçük çocuğu ve eşi ile birlikte kış-kıyamet, Çamlıdere’ye geldiler. Biz, Askerlik Şubesi olarak, haftanın iki günü, Kaymakamlık’ta, askerlik kararları için toplanıyoruz. Gene bir toplantı günü gittim, daha evvel Kaymakam ile tanışmıştım. Bu sefer askerlik kararları toplantısı yapacağız, odasında. Kendisine hoş geldin demek ve tanışmak için, öğretmenler gelmiş. Kaymakam Tayyar Toprak, ilçe hakkında bazı sorular sorup bilgi alıyor, ilçenin eskileri gerekli bilgileri veriyorlar. İlçede manav dükkanı yok. Gazete satan yok. Limon, maydanoz ihtiyacı bile otobüs şoförlerine sipariş verilerek Ankara’dan getirtiliyor. Gazete durumu da aynı. Yalnız Demokrat Parti’nin gazetesi, her gün muntazaman ilçeye gelip bedava dağıtılıyor. Zafer Gazetesi, DP’nin ağzı. Gazeteden söz edilince, ben söze girdim: “Zafer Gazetesi, her gün gelir ve ücretsiz herkese verilir. Çok şahane gazete” deyince, DP muhalifi birinin ağzından söylenen bu sözler, şaşkınlık yarattı. Odadakiler hayretle bana dönüp bakmaya başlayınca devam ettim: “Birinci sınıf, has kâğıda basılıyor, çok şahane paket yapılıyor, ambalaj kâğıdı olarak...”

(...) DP’ye menfaat icabı cülus çeken öğretmenler ve odadaki diğer zevat, buz gibi oldular. Soğuk bir hava esti. Ama benim sözlerim, Kaymakam Tayyar Beyin çok hoşuna gitti sanırım. Adam, kış kıyamette Fethiye gibi ılıman ve turistik bir yerden, elektrik ve suyu olmayan bir yere, DP muhalifi olduğu için, DP tokadıyla geliyor. DP il ve ilçe başkanları her gün vali ve kaymakamların odalarında yetkili kişiler gibi oturup gelen müracaat sahiplerinin siyasi görüşlerine göre, haklı-haksız, isteklerinin yerine getirilip getirilmemesinde etkili oluyorlar. Görevlilerin işlerine burunlarını sokup etliye-sütlüye karışıyorlar. İşte, 1960 İhtilali’nin önemli sebeplerinden biri!

(...) İlçede görevli Milli Eğitim, Adliye, Maliye ve diğer memur takımından DP’ye yağcılık yapan personelin, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra orduya övgülerini naralarla haykırmaları, doğrusu görülmeye değer manzaraydı. Bir hâkimin evinde, duvarda asılı duran, DP’li Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la çektirdiği fotoğrafın çerçevesini, devrimden sonra bir akşam ziyaretimizde boş çerçeve olarak görmemiz çok komik, enteresan ve düşünülmesi gereken bir olaydır. Hiç olmazsa boş çerçeveyi duvardan indir, be adam...

...

Ben 30 Ağustos 1960’ta yüzbaşı oldum. Şube Başkanı Enver Yarbay, albaylığa yükseltilerek emekliye sevk edildi. Şubede subay olarak yalnız kaldım. Görev olarak ayrıca Çamlıdere Garnizon Komutanlığı da bana kaldı. Ev, Kızılcahamam’da. Ben, arada gidip geliyorum. 27 Mayıs 1961’de, ihtilalin birinci yıldönümü, bayrama denk geldi. Mecburen bir gün evvelden Çamlıdere’ye gelip şubede kaldık. Ertesi gün, ihtilalin yıldönümünü kutlayacağız. Garnizon Komutanı olarak bir konuşma yaptım. Meydanda millet toplandı. Birkaç kişi daha konuştu. Tebrikler, kutlamalar yapıldı. 27 Mayıs’ın ilk yıldönümü de böylece idrak edildi.

(http://www.turkleronline.com/turkler/anilar/mustafa_gider/dpli_yillar.htm)

Bu yazıyı yukarıda adı yazılı siteden aldım. Anladığım kadar ile bu anılar Sn.Mustafa Gider adlı zat-ı muhtereme ait. Yaşıyorsa Allah uzun ömür versin. Onu kaybetmişsek rahmetle anıyorum. Bizlere o kadar önemli bir belge bırakmış ki!

Kendisine borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Bizlere 50 sene önceyi gösterdi. Onun Çamlıdere'ye tayin olduğu yıl, Rahmetli Babam da Kayseri'den Ankara'ya yarbay olarak tayin edilmişti. Ankara'nın son 50 yılını yakinen bilirim.

2008'e bakalım Çamlıdere'de ne değişmiş!

Arkadaşı 50 mt geride yoğun bakımda...

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

Aradan tam tamına yarım asır geçmiş. Gelişme şöyle dursun, Çamlıdere büyük ölçüde kan kaybetmiş. Yolları başı boş gezen büyükbaş hayvanlar ile dolu... Buzağının gözüne giren kılçığı ana caddede çıkarmak, sıradan ve rutin bir iş!

© Mehmet Emin BORA

Başıboş hayvanların ilçe içinde gezinmesi gelişmenin göstergesi sayılabilir mi?

Bir kaza düşünün ki, içerisinde bir adet ticari taksiyi bile barındıramasın!

Bir hastane yapılmış yıllardır içi boş. Kimsenin aklına "neden? diye sormak bile gelmiyor.

Yörede yaşayan insanlar ekonomik açıdan dar boğazda. Çamlıdere'ye özgün hiç bir üretim yok.

Bir dönem yaylalarında 10.000 tiftik keçisi yayılan dağları şimdi bomboş... Ne koyun var ne de keçi...

Yeri gelmişken bir küçük anımı anlatmak isterim.

Fransa'da keçiyi orman içindeki otları yesin diye "orman kenarında" besliyorlar.

Yabani otlara karşı "keçiyi" bir anlamda "preditör" olarak kullanıyorlar. Masrafsız ve faydalı.

Çünkü en kaliteli peynir bu yükseklikte yayılan keçinin sütünden oluşuyormuş. Tabii ki mera da aynı derecede önemli.

 

  

Alp Dağlarından bir görüntü ve sütün kaynatıldığı bakır kazan
Fransa Seyahati / 5-16 Haziran 2000

Bizde ise büyükbaş hayvanlar sadece besleyenlerin karnını doyurabiliyor.

Çamlıdere'de son birkaç senedir, güneydoğulu insanımız çok zor şartlar altında yörede meşe kömürü yapıyor.

Sarı sıcak

© Mehmet Emin BORA

Çamlıdere'de kış zor geçiyor. Bu insanlar kışı derme çatma naylondan yapılmış çadırlarda geçiriyor. İnanılır gibi değil.

"Kışın burada nasıl yaşıyorsunuz?" dediğimde yüzüme bakarak "çok zor" diyorlar.

İki kelime ve o yüz ifadesi yaz günü bile insanın kanını donduruyor, çok şey anlatıyor.

Eksi 25 dereceye varan soğukta ve çadırda en az beş ay...

Kaymakamlık bu vatandaşlarımız yardım ediyormuş. Çok yerinde bir tutum. Keşke, kışı geçirebilecekleri bir yer de sağlanabilse...

Şimdi "birlik" zamanı dikkat!

Köylerde de yoksulluk sınırında pek çok yaşayan vatandaşımız var.

Çok hüzünlü olduğum bir gün İstanbul'dan yakın dostum Sn. Kaan Otçu aradı. Ona dilimin döndüğü kadarı ile bir şeyler anlatmaya çalıştım. Kısa bir süre sonunda bana telefon ederek adıma 47 koli giyecek eşya gönderileceğini bildirdi.

Gönderen kurum Acil Yardım Vakfı.

Yardım malzemeleri önce Ankara'ya oradan da Çamlıdere'ye geldi.

Bu nakliyat sırasında Sn. Metin Gürsoy, Sn. Atila Dinçmen ve Sn. Mehmet Yüksel'in çok büyük yardımları oldu.

Sn. Ömer Erkaya ise yardımların dağıtımında büyük bir rol aldı. Grçek ihtiyaç sahiplerine onun sayesinde ulaşabildim.

Kendilerine buradan bir kere daha teşekkür etmek isterim.

 

Boş bir eve indirdiğimiz yardım malzemelerini Elimizden geldiği kadarı ile tasnif etmeye çalıştık.

 

Daha sonra da arabama tıka basa doldurup defalarca ihtiyaç sahiplerine götürdüm.

Acil Yardım Vakfı'nın tüm üyelerine yürekten teşekkür ederim.

Öyle sahneler yaşadım ki anlatamam.

Büyük beden bir ceket arıyorduk. Zar zor bir tane bulduk. Ceketi "ona" verdim.

Aldı. Aradan bir kaç dakika geçti. Çok daha uygununu buldum. Tekrar "Ona" götürdüğümde çok beğendi ve "Mehmet Bey diğer ceketi ben almak istemiyorum. Başkasının da ihtiyacı olabilir" dedi.

Ağlamamak için kendimi zor tuttum.

İnsanımız fakir ama ince bir düşünceye sahip. Bu çok önemli.

Fotoğraf koyamadığım için bu sefer beni hoşgörü ile karşılayacağınızı ümit ediyorum.

Ama yardımların yerine ulaştığını bilin.

"Alan el mağdur veren el mağrur olmamalı" diye düşünüyorum

Gönderilen malzemelerinin içinde hiç kullanılmamış hatta "marka" denilebilecek ürünler vardı.

Onları okuyan çocuklarımıza aktarma gayreti içinde olduk.

Bunun için de ayrıca teşekkür ederim.

2 senedir Çamlıdere'de yaşıyorum. Çocuklar benim ilgi alanım. Çünkü ülkenin geleceği onların elinde...

2 senedir her gördüğüm çocuğa "İngiltere'nin başkenti neresi?" diye soruyorum.

Bu soru zor geliyorsa çarpım tablosundan bir kaç soru soruyorum.

Bilen olursa da kol saati hediye ediyorum.

2 sene içinde bir tane saat hediye edebildim.

2 hafta evvel aynı soruyu bir köyde sordum. 8 sınıfta öğrenci imiş. Soru üzerine bir süre düşündükten sonra "Romanya" dedi. Yüzümün morardığını gören yanındaki arkadaşı ise ona "get lan" dedikten sonra "ben söyleyeyim amca Rusya" diye bağırdı.

2 hafta gece uyuyamadım.

Eğitim sistemi alt üst olmuş.

5 dersten kalan sınıf geçiyormuş!

Hatta diğer derslerden yüksek not alırsa 6 dersten de zayıfı olsa bir üst sınıfa devam edilebiliyormuş!

Fizik - matematik - kimya - edebiyat - coğrafya sıfır...

Beden 8, resim 7, elişi 6, sosyal bilgiler 8, bilmem ne dersi de 9...

Tebrik ederim bir üst sınıfa geçtiniz.

Hadi canım sende...

Bir noktaya açıklık getirmek isterim.

İkinci sırada yazmış olduğum dersleri küçümsemiyorum.

Keşke köyden ünlü bir ressam çıksa!

İstisnai olayların dışında bir işin "olmazsa olmaz" denilen bir sınırı vardır.

Bu çocuklar çok değil 10 sene sonra hayata atılacaklar.

Kim onlara iş verir ki?

İte kaka derslerden sınıfı geçersiniz ama , hayattın içinden yüzünüzün akı ile geçemezsiniz.

100 sene sonra bu ülkede yaşayan herkes en azından yüksek okul mezunu olur.

Bu neyi çözer?

-!..

İnternet üzerinden yapmış olduğum kısa bir araştırma sonucuna göre

Ankara’da 57 okul, ÖSS sonucuna göre, ön lisans, lisans veya açık öğretim programlarına öğrenci gönderememiş!

25 Aralık 2007 10:51Ankara’da, meslek ve teknik liseleri ile çok programlı liselerden oluşan 57 okul, 2007 Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) sonucuna göre, ön lisans, lisans veya açık öğretim programlarına öğrenci gönderemedi. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin (ÖSYM) ortaöğretim kurumları bazında 2007 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi (ÖSYS) verilerine göre, Ankara’da en başarılı okullar fen liseleri ve Anadolu liseleri oldu.

Ancak istatistiklerde, başarılı okulların yanı sıra üniversiteye hiç öğrenci gönderemeyen okullar da dikkati çekti.

Öğrencileri ÖSS’ye girmesine karşın, ÖSS ile kabul eden hiçbir programı kazanamayan 57 okul bulunduğu tespit edildi. Meslek liseleri ile çok programlı liselerden oluşan bu okulların öğrencilerinin büyük bölümü sınavsız geçişle meslek yüksekokullarına yerleştirildi. 57 okulun isimleri şöyle:

- Bala Faik Güngör Çok Programlı Lisesi.

- Bala Afşar Çok Programlı Lisesi.

- Çamlıdere Çok Programlı Lisesi.

- Mamak Kutludüğün Çok Programlı Lisesi...

(...)

Kaynak:Haber3/www.yenikampus.com

Çamlıdere'de çarşı içinde gezerken veliler beni yakalayıp şikayet ediyorlar.

"Kızım dördüncü sınıfa gidiyor hala 4x4 dediğim zaman bilemiyor" diyor.

Bilinmeyen o kadar çok şey var ki!

Köyleri ziyaret ettiğimde ilk iş köyün adının nereden geldiğini soruyorum.

Onlar da bana soruyorlar!

-!..

Araştırma olanaklarım sınırlı. Eve internet bağlayamıyorlar.

Sebep!

Az kullanırmışım. Değmezmiş!

Oturduğum yer Çamlıdere'nin bir mahallesi!

Varın gerisini siz düşünün.

-!..

OSMAN SİN

Osman Sin
© Mehmet Emin BORA

Osman Sin'e geldiğimde köyün adının neden "Osman Sin" olduğunu sordum. Çocuklar cevap veremedi. Büyükler ise birbirleri ile çelişkili açıklamalarda bulundu. Sin Arapça "yaralı" demekmiş! Ben bu yönde bilgi edinemedim. Lügat Arapçada bir harfin adı diye açıklanıyor. O zaman köyün adı "Yaralı Osman" olması gerekir.

Hangi savaşta, hangi Osman? Bilen yok.

Bir diğer söylenti türbede yatan bir zatı muhterem üstüne konan halıyı her gün üstünden atıyormuş! Onun için buraya "Örtmesin" denilmiş. Rivayet çok, sonuç yok.

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

Osman Sin - Osmansin - Örtmesin!
© Mehmet Emin BORA

Lütfen dikkat!

Çukurören Köyü'ndeyiz.

Aşağıdaki okul 10 sene önce yapılmış.

Bir gün için bile olsa öğrenime açılmamış.

Daha sonra da aşağıdaki gibi olmuş

Önce okula bakalım.

ÇUKURÖREN

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

Bu siyah zemin büyükbaş hayvan pisliği.

© Mehmet Emin BORA

© Mehmet Emin BORA

Çukurören muhtarı Sn. Hasan Sağlam
© Mehmet Emin BORA

Sn.Hasan Sağlam 2 seneden önce okulun köye terk edilmesi bağlamında dilekçe verdiğini söyledikten sonra "şimdi yeniden dilekçe istediler" diyor.

Biz millet olarak bu kağıt işine çok meraklıyız.

Çukurören'in eski mahallesi olan Güney Mahallesi, şimdilerde Çukurören Köyü'nden ayrılıp Güney Köy olmuş.

Muhtar su için Ankara'ya dilekçe vermiş. Dilekçeye cevap gelmeyince de Ankara'ya gitmiş.

Müdür ona sert çıkmış!

Çünkü, kağıt üzerinde (!) 1976'dan bu yana köye saniyede 6 lt su veriliyormuş!

Kağıt üzerinde Çukurören'in de durumu benzer bir hal.

Alt yapısı var görünüyor.

Ama aslında yok!

Suyu var görünüyor.

Ama aslında yok!

Gezdiğim köylerde kime sorsam eğitimden şikayet ediyor.

Hocalar her gün Ankara'dan servis aracı ile okula geliyormuş.

Osman Sin Muhtarı Sn. Hasan Küçük

Sn. Hasan Küçük senelerce servis şoförlüğü yapmış.

Bu şekilde okula gelen hocaların ne kendilerine ne de öğrencilere bir hayrı olduğunu söylüyor.

Hocalar Çamlıdere'ye atandıkları ilk gün buradan bir şekilde ayrılmayı planlıyorlarmış.

Söylenenler bu yönde. İşin özü, hocalar Çamlıdere'yi benimsemiyorlar.

Niye, diye sorduğumda muhtarın biri kısa bir fıkra anlattı.

Kadına sormuşlar "kocanın adı ne?

Kadın cevap vermiş; "Geçinmeye gönlüm yok ki... Sormadım" demiş.

Görünen o ki son 85 sene içinde sağlıklı bir eğitim politikası sürdürülememiş.

Her gün 200 km den fazla yol yapan hocadan kimin, ne bekleme hakkı olabilir ki?

Okul var mı? Var

Hoca var mı? Var

Başarı var mı?

Sınıf geçmek başarı ise var .

-!

Gel de Sn. Doç. Dr. Doğan Cüceloğlunu anma! (Mış gibi yaşamak)

Bir acı gerçek de öğretmen maaşlarıdır. Öğretmene tanınan özlük haklarıdır.

Bu ülkede bir yıl milletvekilliği yapanlar kendilerine 5 Milyar maaşı layık görürken neden bu iyileştirmeyi tüm memurlar için düşünmezler?

-!..

85 senedir yürütülmeye çalışılan eğitim politikası her geçen gün kötüye gitmektedir.

Bugün yaşanan pek çok problemin ardında geçmişte karar mekanizmasının başındaki yöneticilerin günahı vardır.

Örnek;

Çukurören Köyü'ndeki okulu açmayacaksanız niye yaptınız ki?

Kente göçü izleyemediyseniz orada ne işiniz vardı?

Planlama böyle mi yapılır? Bu nasıl bir sosyal politika anlayışıdır!

Devletin milyarlarını boşu boşuna harcayan o insanların maaşlarından çok değil sadece ve sadece 100 YTL kesin!

Görürsünüz feryadı.

-!..

Devletin trilyonları boşa gitmiş!

En ufak bir üzüntüsü olmaz. İnanın bana.

Bir ülkede "Devlet malı deniz, yemeyen domuz" söylemi yaygın bir şekilde "ata sözü" diye söylenebiliyorsa varın gerisini siz düşünün.

Bir başka örnek.

DAĞKUZUÖREN

 

 

Yere at...

Zannetmeyin ki yaşanan aksaklıklar sadece Çamlıdere'de var.

Buyurun Bolu'ya

AŞAĞI OVACIK

Bolu

Biz okulu işte böylesine yürekten severiz.

40.000 köyümüz var!.

Benzer durumda kaç okul var acaba?

Yarısı deseniz -ben tamamı derim-

20.000 okulu üç aşağı beş yukarı asgari ölçüde tutmaya çalıştığım okul maliyeti olan 20.000 YTL ile çarpsanız, 400 Milyon YTL yapar.

Çöpe atılan bu...

Ya kaybedilen değerler!

Kaybedilen hayatlar!

Bu değerler kimin umurunda ki?

Hayata farklı açıdan değerler bağlamında bakabilmekle ilgili şöyle bir hikaye anlatılır:

Cırcır Böceği

Bir gün New-York’ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili’dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcırı aramaya baslar.

Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gercekten bir cırcır böceği bulurlar. Arkadaşı, Kızılderili’ye:

“Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?” diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek:

“Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin" der.

Bugün yaşanan tüm sıkıntıların altında geçmişte yapılan plansız, gerçeklerden uzak, popülizm ağırlıklı siyasetin izlerini görebilirsiniz.

Kişisel kanatim odur ki geride kalan son elli yılı kaybettik.

İletişim sektöründe pazardan pay kapmak isteyen firmalar sürekli olarak;

"konuşun, konuşun 4 yöne konuşun",

"daha çok konuşun"

" gece konuşun, daha çok konuşun"

"gündüz, siz size konuşun"

ve

benzeri sloganlarla insanları konuşmaya teşvik ediyorlar.

Sizce var olan sorunları aşabilmek için konuşmalımıyız, yoksa okuyup düşünmeli miyiz?

-!..

Hiç kimse sahip olduğu kafasında sorumlu değildir,

Ama herkes kafasını yaptığından sorumludur.

 

 

Bu yazı 5920 kez okundu...