Avlanan Yazı (Hayaller ve Gerçekler)


Bugünlerde sizlerin ruh halinizin nasıl olduğunu bilemem ama benimki berbat mı berbat....

Kaygılarımın pek çoğu ülkenin geleceği ile ilgili...

Görünen odur ki, iyiye gitmiyoruz.

Bu kanaatimin oluşması yönünde pek çok parametre var. Aylar önce "Ülkeyi zor günler bekliyor" diye not düşmüştüm.

Keşke yanılmış olsam...

Bu kötü gidişin sorumlusu bizleriz.

Bizleri yanlış yönlendiren basının bunda büyük bir payı var.

Şimdi sizlere bu iddiamı kanıtlayan bir örnek vereceğim.

Yabanhayatı ile ilgili!

Kolay ve anlaşılabilir bir örnek.

Aşağıdaki yazı, 17 Mart 2008 tarihinde Hürriyet Gazetesi'nde Sn. Gülin Aköz tarafından kaleme alınmış.

Her zaman yaptığımız gibi önce okuyalım.

Nisan’da yeni av yılı başlıyor. Milli Parklar ve özel kuruluşlara ait 58 kontrollü avlanma alanıyla Türkiye, dünya av turizminde yükselen ülkeler arasında. Almanya, Amerika, Belçika, Danimarka, Fransa’nın yanı sıra bu alandaki en büyük rakibimiz İspanya’dan da avcılar rotasını Türkiye’ye çevirdi. Sıradan turist ortalama 600 Euro civarında harcarken, avcıların harcaması 3 bin Euro’dan başlayıp, vurulan hayvanın türüne göre 10 bin Euro’ya ulaşabiliyor.


Çevre ve Orman Bakanlığı’na bakılırsa, toplam yıllık gelirin 500 milyon doları bulması mümkün. İzinli A sınıfı 378 turizm acentasıyla birlikte av yapılan köyler, özel avlaklar da bu gelirden pay alıyor. Geçen yıl 1404 yabancı avcı, 1883 yaban domuzu, 21 çengelboynuz, 164 yaban keçisi, 37 kızıl geyik avladı.

Buna karşın Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce üretilip, doğaya salınmaları sayesinde toplam yaban keçisi sayısı 25 bine, kızıl geyik sayısı 7 bine yükseldi.

Av turizmini ve turist avcıları merak eden seyahat yazarı Gülin Aköz bir grup İspanyol’un rehberliğini üstlendi. Antalya ve Yozgat’ta teke, domuz avına çıktı. İzlenimlerini yazdı.


İspanyol avcılara tercümanlık yapma teklifi geldiğinde, "Bir bu eksikti" dedim ve kabul ettim. Zaten başıma ne geliyorsa, bu merak ve yaşayıp görme sevdam yüzünden geliyor. Teke ve domuz avı yapılacaktı. Nasıl bir iş olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Aslında tercihen, erkek arıyorlardı. Muhtemelen koşullar zordu.


Etrafımdan "Öldürme işine niye bulaşıyorsun" diyenler oldu. Evet, böyle ifade edilince hiç hoş değildi. Oysa ben bu işi, memleketlerinden kalkıp buralara hayvan öldürmeye gelen bu "tuhaf" insanları tanımak, ava tanıklık olarak görmüştüm. Niye tuhaf dedim? Çocukluğumda karıncayı bırakın sivrisinek bile öldüremezdim, büyüdüğümde de evdeki haşeratların üstüne kavanoz koyup, bahçeye salmaya başladım. Kısacası, öldürme eyleminden bu kadar uzakken avcılar uzaylı gibi gelmiş, ilgimi çekmişti. Ayrıca bu iş, insanoğlunun geçmişi hakkında fikir verebilirdi. Hem, domuzlara ben gitmesem de yazık olacaktı. Bari gidip göreyim de hikáyelerini yazıp dünyaya duyurayım, dedim.

DOMUZUN GÖZÜ ZAYIF BURNU KUVVETLİ

Domuzun, ülkemizde seveni pek yok. Bu bahtı kara hayvanları, diğer ülkelerde sevenler de ya kesip yemek ya da öldürmek için seviyor. Birçok domuz çeşidi var. Tabii burada bahsettiğimiz yabanisi. Türkiye’de üç türü var: Küt burunluyla, uzun sivri burunlunun derilerinin renkleri, davranış şekilleri farklı. Trakya domuzları Anadolu domuzlarına hiç benzemiyor. Ortalama 10 yıl yaşamakla birlikte, kayıtlara göre 27 yaşına ulaşan da olmuş. Büyüklükleri de değişiyor elbette. Ancak ortalama 150-200 kilo geliyorlar.

HER ELİNE TÜFEK ALAN AVCI OLAMAZ

Hadi çiftçiyi anladık. Ekinine zarar veren hayvanı öldürüyor. Peki bu avcıların özrü ne? Ne istiyorlar bu hayvancağızlardan? Avcılık, genelde bir hayvanın trofe denen dişi, boynuzu, derisi için yapılıyor. Domuzun trofesi dişi. İyi bir trofe, 18 santimden büyük olmalı. Nitekim, bizim turdaki avcıların Türkiye’ye gelmelerinin başlıca sebeplerinden biri İspanyol domuzlarının küçük olması. Türkiye’de 20-30 santimlik dişe sahip domuzlar bulunabiliyor. Dişin kalınlığı, renginin koyuluğu da önemli. Tabii bunlar kabaca değerlendirmeler. CSI standartlarındaki puanlama sistemi çok daha karmaşık. Trofeler kaynatılıyor, temizleniyor, içi mumla dolduruluyor. Sonra da bir tablaya yapıştırılıp, duvara asılıyor. Trofe merakı, güzel bir taş, tüy veya hoşumuza giden herhangi bir objenin koleksiyonuna benzer bir şey olabilir. Estetik kaygılarla beslenen bir sahip olma güdüsü.

Peki niye seviyorlar domuz avlamayı, cansız hedefe atış yapsalar olmaz mı?

Avlanmadığım için, bu sorulara hiçbir zaman tam olarak bir yanıt veremem. Anladığım kadarıyla avı bir rekabet, meydan okuma olarak görüyorlar. Özellikle de domuz avını. Koku ve sese karşı çok duyarlı demiştik, önsezileri gelişmiş, avlaması zor bir hayvan. Hele büyük trofelere (dişlere) sahip yaşlıları öldürmek iyice zor. Ne de olsa daha tecrübeli ve bilgililer. Rüzgárın yönü gibi birçok faktörü göz önüne almak zorundasınız. Eğer arkanıza alırsanız domuz kokunuzu hemen fark ediyor, veya en ufak ses duyuyor. Vınnn...

Aslında şaşırtıcı. Antalya'da bek avı, daha sonra Yozgat’tın sekiz köyündeki sürek avını izledim. İnce detaylı organizasyonlara, modern cihaz ve tüfeklere rağmen, domuz kaçmayı başarıyor.

KAŞ ÜSTÜNDE AHMAK YARASI

İçine girdikçe işin farklı yönleri ortaya çıkıyor: Mesela, her eli tüfekliye avcı demek doğru değil. Basit tanımından yola çıkacak olursanız, evet, cebine av tüfeği bulundurma ruhsatı ile avlanma belgesi koyan herkes avcıdır. Ancak, sadece atış yapıp hayvan öldürmek değil avcılık.

Bir avcı, silahları, kalibreleri, hangi mesafede hangi hayvan üzerinde nasıl etkili olduğunu bilmeli. Eğer hayvanı öldürmeyecek, yaralayacak konumda ise atış yapmamalı.

Hayvan gibi düşünemeyen, avlayamaz, derler. Av empati yeteneğini geliştirir mi bilmem. Ancak, avlanmak için doğayı, hayvanların davranışlarını bilmek gerekiyor. Hangi hayvan hangi mevsimde nerede bulunur, ne yapar, beslenme ve su ihtiyacını nasıl karşılar, katımı hangi aydadır?

Bunların dışında, avcının iyi bir gözlem yeteneği olması gerekiyor. Hayvanların ayak izleri, dışkıları, eşeledikleri yerler, yiyecek artıkları, ağaç ve otların hangi yöne yattığı veya koparıldığı gibi verileri değerlendirebilmek önemli.

Her gün farklı bir bölgeye gidiyoruz. Bana sorarsanız hepsi aynı: dağlık, ağaçlık arazi. Avcılar bir şey görünce dürbünü elime tutuşturuyorlar, hayvanı bul bulabiliyorsan! Önce, doğadaki seslere, hareketlere, araziye hassasiyet geliştirmek lazım. Avcının harita bilgisi olmalı, hava tahmini yapabilmeli. İyi atış için nefes kontrolü, güçlü kol, bacak, bel, ayrıca göz, beyin, el koordinasyonu gerekiyor. En önemlisi de sabır. Saatlerce kıpırtısız, sessizce beklemek gerekiyor. Bu özelliklere sahip olmayan, avdan eli boş dönüyor. Veya silah tepiyor, kaşının üstüne "ahmak yarası" alıyor. Kahramanları tanıttığımıza göre, şimdi gelelim işin nasılına.

SÜREK AVI SADECE DOMUZA

İki tür avlanma şekli var. Bek, beklemekten geliyor.

Domuzun geleceği yere gündüz yem bırakılıyor. Mısırlar, çıkarılması güç olacak şekilde atılıyor. Gece hayvanlar yeme geldiği anda bum!

"Su içerken yılan bile dokunmaz" derler. Resmen kalleşlik yapıp hayvana tuzak kuruyor ve sonra, o masumca yemeğini yerken öldürüyorlar.

Sürek avını, avcı başı yönetiyor. Avcı başı, yöreyi ve domuzların yataklarını, kaçış yerlerini çok iyi biliyor. Avcılar, belli aralıklarla kritik noktalara konuşlanıyor. Sonra sürekçiler karşı taraftan geliyor, tuhaf sesler çıkararak, gürültü yaparak domuzları kaçırıyor. "Hey hey hey," diye bağırıyor, tenekeler, davullar çalıyor, fişek atıyorlar. Öteden köpekler havlıyor. Tam bir şamata.

Bir sürek bitince, diğer süreğe geçiliyor. Av, hava kararıncaya kadar sürüyor.

Yaban keçisi gibi büyük memeli hayvanlar katım, ağustos sonrasındaki çiftleşme zamanı avlanıyor. Çünkü kıymetli trofeli (büyük boynuz) yaşlı tekeler bu dönemde aşağılara iniyorlar. Geyiklerin de bu zamanda gözü başka şey görmediğinden, kolay av oluyorlar. Kızıştıklarında sadece çiftleşmeye odaklandıklarından etraflarındaki tuhaf seslere ve görüntülere bile aldırmıyorlar.

AVCILAR DOMUZU ÇAPKIN ÇAPKIN SÜZÜYOR

Av süreci kadar, sonrasında da avcıları izlediğinizde şaşırtıcı, komik gözlemler biriktirebiliyorsunuz. Manzarayı tahayyül etmeye çalışın: 15 erkek, gecenin karanlığında, dağ başında buz gibi soğukta, ölü bir domuzun başında toplanmış... Normalde erkeklerin kadınlara baktığı gibi bakıp: "Vay! Çok harika bir parça" diyor.

Daha da ileri gidiyor bazıları. Domuzu öpüp kokluyorlar. Gerçi sonradan, "Hayır, sadece kadınlar öpülür" diyerek öptüklerini inkár ettiler. Vurdukları domuzun kokusu İspanya’dakilerden farklı geldiği için koklamışlar sadece...

Aynı avcılar akşam yemeğinde, salatadaki mısırları bir kenara itiyor. Gerekçeleri: "Onlar domuz yiyeceği, insan değil." Mısır, domuzun en sevdiği yiyecek. Öyle ki, "domuzun altını" diye nitelendiriliyor...

Avcıların cep telefonlarının ekranında eşlerinin, çocuklarının değil, vurdukları domuz başlarının fotoğrafı var!

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan çoğumuzun doğa ile bağı kopmuş durumda. Geçmişteki ilkel yaşam becerilerine günümüzde artık ihtiyaç duyulmasa da bunları görmek, öğrenmek heyecan verici. Ayak izinden hayvanları tespit ve takip edebilmek, kaç hayvanın ne zaman oradan geçtiğini söyleyebilmek, ayak izinin büyük, küçük, dişi, erkek hayvana ait olduğunu anlayabilmek, veya oradan koşarak mı geçtiği gibi detayları görebilmek insana haz veriyor. Her ne kadar yorucu olsa da domuz peşinde koşmanın gerilimden arındırıcı bir etkisi var. Aslında hayatta hepimiz bir tür avcıyız denebilir. Kimi para avında, kimi aşk; kimi fotoğraf avını tercih eder, kimi benim gibi anı avını. Belki de en güzeli, yollara düşüp "sıradan olmayan"ın ardı sıra gitmek, yaşamı peşinde sürüklemek.

Kel avcı rüzgár yönünü kasketini çıkarıp, diğerleri sigara yakıp buluyor

Domuz, tadı insan etine en çok benzeyen hayvanmış. Coşkun Aral’ın yalancısıyım. O da konuştuğu yamyamların yalancısı olsa gerek.


/_newsimages/5185709.jpg

Av çok da akıllıca iş değil. Modern aletlere dünya para sayıyor, onca ağırlık taşıyor, onları gümrükten geçirmek için onca işlem yaptırıyorsunuz. Sabahın köründe veya gecenin bir yarısında dağ başına çıkıyor, soğukta saatlerce dikiliyorsunuz. Sonuç hüsran olabiliyor, amacına ulaşanın mükafatı ise domuzla fotoğraf, birkaç diş. Etini yemeğe zahmet bile etmiyorlar.

Konuşmaların çoğunda İspanyolcalarını bırakın, Türkçeleri bile bana bir şey ifade etmiyor. Çulluk da keklik de bir benim için. Büyükbaş kuş! Neyse ki onlar konuyu bildiklerinden, ben kabaca tarif ettiğimde anlıyorlar. Eh, ben de zamanla doğayı tanımaya başlıyorum.

Hayvanlar yaralandıklarında kendi kendilerini tedavi şekilleri var. Mesela domuz karnını sıkarak kan kaybını azaltıyor. Tekeler de yarayı toprağa sürtüyor ve kanı durduruyor.

Köpekler, domuzu bir köşede kıstırıp tutacak, hareketsiz hale getirecek şekilde eğitiliyorlar. Yine de bazen domuz peşine gideceklerine tavşan görüp, onu kovalalarken domuzun saldırısına uğruyorlar.

Bekte sessizlik çok önemli. Bir de kokusuz olmak. Gerçi domuz, hiçbir koku sürmese, kıyafetlerini deterjanla yıkamasa bile insanın kokusunu hemen fark ediyor. Bu nedenle, rüzgárı mutlaka dikkate almak gerekiyor. Rüzgárın yönünü saptamak için kimi sigara kullanıyor. Kel olanlar ise kasketlerini çıkardıklarında çok iyi anlıyorlarmış.

Gürültü etmemeye, sessiz olmaya alışmışım ya, şehirde otomobilin kapısını kaparken sanki avdaymışım gibi, "Şimdi yavaş mı kapamam gerek" diye düşünürken yakalıyorum kendimi.

Çocukları, sınıf arkadaşlarına babalarının avcılık yaptığını söyleyemiyormuş.

"Güzel" diye baktığınız büyük kediler, tekeler, karacalar ve bu gibi hayvanlar öldürüldüğünde "Nasıl kıyılır" diye içinizin acıması ve fakat "çirkin" bulduğunuz hayvanlar için aynı üzüntüyü duymamak düşündürücü. Tanıdığım çok saf, temiz ruhlu kişinin bir akrebi veya bahçesindeki bitkilere zarar veriyor diye bir sümüklüböceği nasıl büyük bir soğukkanlılıkla öldürdüğünü görmek ayrı bir muamma. Avın birçok kavramla bağlantılı ve sorgulamalara açık olması beni çekiyor. Ölüm ve yaşamı sorgulamak, doğa ve güç dengeleri, paranın kudreti, insanın ilkelliğinin ortaya çıkması gibi...

Döndüğümde arkadaşlarıma sordum. "Dünya teke rekoru kaç santim ve nerede kırılmış?" Hiçbiri bilemedi tabi. Ben cevapladım: "Geçen sene Silifke’de Amerikalı bir avcı vurmuş. 141.5 cm."

Okullarda bilgi çuvalına dönüştürülüyoruz. Reklamlar vasıtasıyla ve çevremizden yığınla gereksiz "bilgi" depoluyoruz. Arasına hayvanların boynuz ve diş uzunlukları, ayak izleri ile ilgili birkaç şey sıkıştırmanın zararı olmaz.

1977’de domuzla başladı, 1981’de genişletildi

Dünya ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye’deki yaban hayatı olması gerekenden çok düşük seviyelerde.

Bir araştırmaya göre, 1.7 milyon büyük memeli hayvan barındırabilecekken 300-350 bin hayvan var. Bunların çoğu domuz. Yurtdışından ilk avcı turist kafilesi 1977’de domuz avlamak üzere gelmiş, 1981’de diğer hayvanlar da av turizmine açılmış. 1984’ten bu yana yerli avcılar da Orman Bakanlığı Milli Parklar, Av ve Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü’ne bağlı avlakları kullanabiliyor. Avlanacak hayvan türü ve sayısını her yıl Merkez Av Komisyonu belirliyor. 1 Nisan’dan başlayıp ertesi yılın 31 Mart’ına kadar bu kota uygulanıyor. Av, 2003’te güncellenen Kara Avcılığı Kanunu’na göre yapılıyor. 2007-8 sezonunda yaban keçisi (Capra aegagrus), çengelboynuzlu dağ keçisi (Rupicapra rupicapra), kızıl geyik (Cervus elaphus), karaca (Capreolus capreolus), Anadolu yaban koyunu (Ovis gmelinii anatolica), yaban domuzu (Sus scrofa), melez yaban keçisi (Hybrid ibex), tilki (Vulpes vulpes), çakal (Canis aureus) vurulmasına izin verildi.

Domuz avı 55 ilde, yıl boyunca serbest.

Av turizmi, avın belli bir anlayış çerçevesinde doğayı koruyarak yapılmasını sağlıyor. Belli yaş ve cinsiyetteki hayvanlar öldürülüyor. Bu kurallar dikkate almadan atış yapıldığı, genç ve dişiler de öldürüldüğü için sürek avının sadece domuz için yapılmasına izin veriliyor. Yabandomuzu, tilki ve çakal dışındaki türlerin sadece erkekleri avlanabiliyor. Sonuçta hayvanların üremesi ve soylarının devamı için dişiler elzem.

Kayıtlı tür ve yer dışında avlanmanın cezası 8.455 YTL. Yaralamanın veya dişi öldürmenin cezası var. Yabancı avcılar, yerli avcılar için belirlenen bedellerin beş katını ödüyor. Bir Orman Bakanlığı görevlisi avlara eşlik ederek denetimi sağlıyor. Yine de, tüm yasal düzenlemelere rağmen, kaçak avı önlemek çok zor.

Usulüne uygun yapılan av turizmi doğal hayatı korumakla kalmaz, geliştirebilir de. Çünkü av potansiyelinin ve turizmin devamı için türlerin çeşitliliğinin korunması, hayvanların varlığı gerekli. Genellikle belli bir sayıdan fazlasını öldürmüyor zaten avcılar. Kim bilir, belki yüksek av ücretlerini ödemek istemediklerinden, veya insaflı olduklarından. Av turizmi kırsal ekonominin gelişmesine de katkıda bulunuyor. Orman Bakanlığı, avcıların ödediği ücretin bir kısmını avın yapıldığı köylere aktarıyor. Av turizmi yerel halka iş imkánı sağlıyor. Ve tabii bu da, yöre halkının yaban hayvanlarını koruyup sahip çıkmaları için teşvik edici. Kısacası av, "Ay vahşet!" diye kesip atılacak kadar basit bir konu değil.

17 Mart 2008/ Hürriyet Gazetesi/ Gülin Aköz

Yazıyı okudunuz. Şimdi sizden başka bir yazıyı okumanızı rica edeceğim.

Daha sonra sizlere bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum.

Tabii ki son söz sizlerin.

Av Turizmi Gelir Getirmiyor

Doç. Dr. Şağdan Başkaya

(İha)

 

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü Öğretim üyesi ve Yaban Hayatı Uzmanı Doç. Dr. Şağdan Başkaya, yaklaşık 2 asır önce, ilk defa Afrika ülkelerinde başlayan av turizminin bugün dünyanın pek çok ülkesinde en önemli turizm etkinlikleri arasında yer aldığını ancak Türkiye’de bu turizm dalına gereken önemin verilmediğini söyledi.


Çengel boynuzlu dağ keçisinin av turizmi kapsamında Rize’de avlattırılması ile ilgili olarak basında son günlerde değişik görüşlerin ortaya atıldığını belirten Doç. Dr. Şağdan Başkaya, çengel boynuzlu dağ keçisi ile ilgili olarak Rize’nin Ovit, Palavit, Çapans, Verçenik, Tatos, Kaçkar, Altıparmak ve Başkaya (Marsis) gibi bütün dağları da dahil olmak üzere Kuzeydoğu Anadolu’daki yayılış alanlarında doktora yaptığını hatırlattı.


Doç. Dr. Başkaya, halen bu tür ile ilgili araştırmalarının sürdüğünü ifade ederek “Av turizminde avlattırılan yaban hayvanlarının avlattırılmaması ile ilgili görüşler, sadece Rize’de değil ülkemizin hemen her yerinde sürekli gündeme gelmektedir. Öncelikle av turizminde dünyada nerede olduğumuzu irdelememiz gerekir. İki asır önce, ilk defa Afrika ülkelerinde başlayan av turizmi, bugün dünyanın pek çok ülkesinde en önemli turizm etkinliği durumundadır. Türkiye’de ise yabancılar, 1970'li yıllara kadar herhangi bir sınırlama olmaksızın gelişi güzel avlanabilirken, av turizmi yasal olarak ilk defa 1977 yılında sadece avı bütün yıl serbest olan yaban domuzu ile başlatılmıştır. Ülkemizde bugün av turizmi uygulamaları, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’na göre, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından çok daha planlı ve kontrollü bir şekilde sürdürülmektedir. Ancak, ülkemiz bu konuda, halen istenen ve olması gereken seviyeden oldukça uzakta bulunmaktadır” dedi.

"TÜRKİYE'DE İLK YASAL AV 1977 YILINDA BAŞLADI"

Almanya’da 1965'lerde bir av sezonunda yaklaşık 30 bin geyik ile 600 bin karaca avlandırılırken, ülkemizde yasal olarak ilk av turizminin yaban domuzu için ancak 1977 yılında başlatıldığını kaydeden Doç. Dr. Şağdan Başkaya

“Bugün gelinen noktada Almanya’da yılda 58 bin geyik, 1 milyon 200 bin civarında da karaca avlandırılabilirken, ülkemizde toplam 38 adet geyik, 30 adet de karaca av turizmine sunulabilmiştir. Yine anavatanı ülkemizin Akdeniz ve Ege Bölgeleri olan ‘Alageyik’ bugün ülkemizde yokolmakla yüzyüze iken, ülkemizden götürülerek çoğaltıldığı birçok ülke gibi Almanya’da da yılda 50 bin kadarı av turizmine sunulabilmektedir. Av turizmindeki durumumuz içler acısıdır” diye konuştu.

Doç. Dr. Şağdan Başkaya, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından 2007-2008 Av Dönemi’nde Merkez Av Komisyonu Kararı’na göre av turizmi kapsamında yaban keçisi, melez yaban keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, geyik, karaca, Anadolu yaban koyunu, yaban domuzu, tilki ve çakalın avına izin verildiğini belirterek “Bu türler için ayrılan kotalar; yaban keçisi için toplam 238 adet, melez yaban keçisi için toplam 6 adet, çengel boynuzlu dağ keçisi için 21 adet, Geyik için toplam 38 adet, Anadolu yaban koyunu için toplam 10 adet, karaca için toplam 30 adet ve yaban domuzu için ise toplam 65 adettir. Bu rakamların, Almanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkeler bir yana, geri kalmış ülkelerle bile kıyaslandığında çok çok az olması bizleri oldukça üzmektedir. Yanıbaşımızdaki komşumuz İran, bu konuda ülkemize göre çok iyi bir durumdadır. Son yirmi yılda Polonya, Macaristan, Romanya, Çekoslavakya ve Bulgaristan gibi Doğu Avrupa ülkeleri av turizmine önem vermiş ve doğal kaynaklarını koruyup geliştirerek bu sektörden büyük yararlar sağlamışlardır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından hem Türk Cumhuriyetleri’nde hem de Rusya’da av turizminde büyük bir uyanış başlamıştır. Moğolistan, Çin, Hindistan ve Pakistan gibi ülkeler, Asya'da av sahalarını yabancı avcılara açarak bu olaya katılmışlardır. Güney yarım kürede Yeni Zelanda bir av cenneti olmuştur. Güney Amerika'da Arjantin, Kuzey Amerika'da Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa'da Fransa, Almanya, İspanya, İskoçya, Yugoslavya, Avusturya ve Danimarka gibi birçok ülke av turizmine ciddi bir kaynak olarak önem vermektedirler” şeklinde konuştu.

“AV TURİZMİNE GEREKEN ÖNEMİ VERMİYORUZ”

Rize’de bu av döneminde av turizmi kapsamında avına izin verilen çengel boynuzlu dağ keçisi sayısının yabancı avcılar için 4 adet, yerli avcılar için 2 adet olmak üzere toplam 6 adet olduğunun altını çizen Doç. Dr. Başkaya, şunları söyledi: “Rize ili veya diğer bütün illerimiz gözönüne alındığında kaçak avcılığın yanında bu sayılar maalesef devede kulak kalmaktadır. Av turizmi, yöre insanlarının bu işten gelir elde etmeleriyle kaçak avcılara cephe almasını sağlayan önemli bir unsurdur. Bu konuya bir yerden başlamak gerekmektedir. Rize ili için toplam 6 adet çengel boynuzlu dağ keçisi kotası normalde yok denecek kadar azdır, ancak bu konudaki eğitim ve bilinçlenme için yeterli bir sayıdır. Türkiye genelinde Rize ili dışında çengel boynuzlu dağ keçisi avına izin verilen diğer iller Artvin, Erzincan ve Erzurum’dur. Çengel boynuzlu dağ keçisi avında yabancı avcıların ava katılma ücreti olarak 150 YTL, yerli avcıların ise 100 YTL ödemesi gerekmektedir. Ayrıca, erkek bir hayvan vurabilmek için yabancı avcıların bakanlık, belde belediyesi ve köy tüzel kişilikleri katılım payı olarak bin 650 YTL, katılım payı olarak 650 YTL (KDV dahil değil), yerli avcıların ise bakanlık, belde belediyesi ve köy tüzel kişilikleri katılım payı olarak 800 YTL (KDV dahil) ve katılım payı olarak da 325 YTL (KDV dahil değil) ödemeleri gerekmektedir.”

“Ülkemizdeki av turizminin sürekliliğini ve gelişmesini doğrudan etkileyen başlıca olumsuz etkenler, yetersiz populasyonlar, kötü ulaşım, yetersiz alt yapı tesisleri, yetersiz av organizasyonu ve rehberlik hizmetleridir” diyen Doç. Dr. Başkaya, açıklamasını şöyle sürdürdü: “Ancak bütün bunlara ilaveten, av turizminde çok iyi bir durumda olmayışının en önemli nedeni, ülkemizin henüz bu konuya istenen önemi göstermekten oldukça uzak olmasıdır. Memeliler ve kuşlar gibi en önemli yaban hayvanı sınıfları ile doğrudan ilişkili Araştırma Enstitüleri, Araştırma Merkezleri ve ileri ülkelerde 1930’lardan buyana düzinelercesi bulunan dört yıllık Yaban Hayatı Bölümleri üniversitelerimizde halen daha maalesef mevcut değildir. Dünyada uygulanan av turizmi, avlaklardaki av hayvanlarının tür bazındaki sayımlarını (envanter) esas alarak yapılan çalışmalar sonucunda hazırlanan avlak planlarına uygun olarak yapılmaktadır. Ülkemizde son yıllarda hız verilen sayım ve planlama çalışmalarının olması gereken seviyeye ulaşması için epey zamana ve kesintisiz sıkı bir çalışmaya ihtiyaç olduğu aşikardır. Ülkemizin yaban hayatı işleri, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından halen kısıtlı imkanlarla ve yetersiz elemanlarla yürütülmeye çalışılmaktadır.”

“KAÇAK AVCILIĞA DİKKAT”

Doç. Dr. Şağdan Başkaya, yaban hayvanları için dünyada olduğu gibi ülkemizde de en önemli tehdidin yaşam alanlarının bozulması, dönüştürülmesi, parçalanması veya yok olmasının yanısıra kaçak avcılık olduğunu belirterek açıklamasını şöyle tamamladı:

“Dünyanın ileri ülkelerinde de önemli bir sorun olan kaçak avcılık, ülkemizdeki birçok yaşam alanında tehdit olarak maalesef ilk sırada yer almaktadır. Av turizmine katılan avcılar, trofe (av hayvanının hatıra değeri taşıyan kısmı) avcısı olmaları nedeniyle genelde yaşlı erkek hayvanları avlayarak boynuz, diş veya postlarını almaktadırlar. Bunun sonucunda, dişiler, yavrular ve genç erkekler korunmuş olmakta ve bu durum ülkemiz insanı için iyi bir örnek olmaktadır. Av turizminde tahsil edilen ücretlerin önemli bir kısmının belde belediyesi ve köy tüzel kişilikleri katılım payı olarak bırakılması, kamuoyunun gözünde av hayvanlarının öneminin de artmasında büyük rol oynamaktadır. Av turizminden pay alan köylüler, av hayvanlarını koruyarak kaçak avcılığı önlemektedirler. Sonuçta, av turizmi yaban hayatının korunmasına, av hayvanlarının sayısının artmasına bütün dünyada olduğu gibi büyük bir katkı sağlamaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde av turizmi gelirleri turizm girdileri içinde oldukça önemli bir paya sahiptir. Av turizminden direk olarak elde edilen yararlardan olan; avlanan hayvan için ödenen avlanma bedeli, ava katılma bedeli, seyahat acentelerinin av organizasyonu için aldıkları para, ulaşım, konaklama ve yeme içme bedellerinin yanısıra pek çok yararlar sağlamakta birçok kişi için iş imkanı olmaktadır.”
iha / 11 Kasım 2007

Dikkat ettiyseniz Sn. Doç. Dr. Şağdan Başkaya, Sn. Gülin Aköz'ün söylediklerinin tam tersini seslendiriyor.

Sn.Başkaya'nın yapmış olduğu tespitler ülkenin gerçeğidir.

Kendisi saygın bir bilim adamıdır.

Çalışmalarının pek çoğu, saha ürünüdür.

Masa değil.

-!..

Bir an için her iki yazıyı da arka arkaya okuduğunuzu düşünün.

Konu hakkında yeterli bilgi sahibi değilseniz ne düşünürsünüz?

-!..

Sn. Gülin Aköz "Buna karşın Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce üretilip, doğaya salınmaları sayesinde toplam yaban keçisi sayısı 25 bine, kızıl geyik sayısı 7 bine yükseldi." demek sureti ile yapılabilecek en büyük hatayı yapıyor.

Kendisinden rica ediyorum. Doğaya salınan 25.000 yaban keçisi şöyle dursun, 25 tane yabankeçisinin üretilip salındığına dair bir belge sunsun, ben de onu alkışlayayım.

Pes yani...

Bakanlık resmi bir rapor yayınlıyor. Raporda "Üretim istasyonları yanlış bir yaklaşım şeklidir... Kapatılsın" diyor. Sene 2004-2005

Bu çerçeve içinde var olan istasyonlar kapatılıp geyikler doğaya salınıyor.

Toplam sayısı maksimum 300 adet civarında.

Yabankeçisi değil!..

Aman ha!..

Salınan geyikler ertesi sabah istasyona geri dönüyor!..

Çamlıdere'de, Kahraman Maraş'ta

İdare, yeni bakana -geçmişte olduğu gibi- bu işlemi sanki ortada bir başarı varmış gibi sunuyor...

Çamlıdere Geyik Üretme Sahası
Kapandı da kurtulduk!

Bir önceki Çevre ve Orman Bakanı Sn. Osman Pepe Yeni Çevre ve Orman Bakanı Sn. Veysel Eroğlu

Fotoğraflar acı gerçeği göstermiyor mu?

-!..

Sn Gülin Aköz "Kendisine lütfedilip ayrılan koskocaman iki gazete sayfasını boş yere harcamış!

Merak edip de az da olsa bir araştırma yapmış olsaydı; Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün 2001 yılında yaptırmış olduğu "Aktüel Durum Tespiti" başlıklı raporuna kolaylıkla erişebilirdi. Bu raporda üretim sahalarının içinde bulunduğu akıl almaz durumu kolaylıkla izler, özellikle memeli yabanhayvanlarının tel örgüler arkasında üretilemeyeceğini kolaylıkla anlardı diye düşünüyorum.

Araştırmıyoruz, okumuyoruz, ama her konuda söz sahibi olmak istiyoruz...

Hatırımda kaldığı kadarı ile bekçiler can sıkıntısından yabankeçileri ile ehli keçileri çiftleştirip eğlendiklerini (!) anlatmışlardı. Allah var, bu bekçilerin melez keçi üretimindeki emekleri yadsınamaz.

Beeee!

Neeee!

Of beee!..

Sn. Memduh Iğırcık, sunulan belgeleri hayretler içinde incelerken...

2001/ Köyceğiz

Sn. Gülin Aköz'ün yazısı çelişkilerle dolu.

İşte örnekler;

"İspanyol avcılara tercümanlık yapma teklifi geldiğinde, "Bir bu eksikti" dedim ve kabul ettim. Zaten başıma ne geliyorsa, bu merak ve yaşayıp görme sevdam yüzünden geliyor. Teke ve domuz avı yapılacaktı. Nasıl bir iş olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Aslında tercihen, erkek arıyorlardı. Muhtemelen koşullar zordu." demek sureti ile konuyu bilmediğini kendi ağzı ile seslendiriyor.

Ama Sn. Gülin Aköz bilmediği konuda yılların avcısı gibi "Hayvan gibi düşünemeyen, avlayamaz, derler." diyebiliyor. Kulağına çalınan bir iki kelimeyi kendi ürününmüş gibi pazarlamaya çalışırsan, "Şark kurnazlığı" yaparsan biri yakalamazsa öteki bu açığı yakalar. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Çok daha çarpıcı örneğini görmek isteyenler aşağıdaki adrese bir göz atsınlar. Okusunlar da ibret alsınlar.

(Bkz. arpacik/Diğer yazılarım / Mehmet Emin Bora / Destuuuur!../ ID No: 68

"Av çok da akıllıca iş değil." diye fikir beyan edip, daha sonra da av turizminin neden geri kaldığını anlatmaya çalışmak, çelişki değilse nedir?

"Yaban keçisi gibi büyük memeli hayvanlar katım, ağustos sonrasındaki çiftleşme zamanı avlanıyor."

Nasıl bu ifadeyi beğendiniz mi?

-!..

Bakanlığın içine düştüğü bu yanlışı ben senelerdir seslendirir dururum da, hiç kimsenin işine gelmediği için kulak arkası ederler. Daha sonra da "işler kötü" diye yakınırlar.

"Domuz avı 55 ilde, yıl boyunca serbest.

Domuzun geleceği yere gündüz yem bırakılıyor. Mısırlar, çıkarılması güç olacak şekilde atılıyor. Gece hayvanlar yeme geldiği anda bum!

"Su içerken yılan bile dokunmaz" derler. Resmen kalleşlik yapıp hayvana tuzak kuruyor ve sonra, o masumca yemeğini yerken öldürüyorlar." Kısacası av, "Ay vahşet!" diye kesip atılacak kadar basit bir konu değil.

Yukarıdaki sözleri aklı selim sahibi kim okursa okusun ağzı bir karış açık kalır.

Yeme alıştıracaksın 365 gün öldüreceksin. Bunun adı vahşet olmayacak!

Peki vahşet ne?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Burada durmak isterim...

Nihai amacım asla Sn. Gülin Aköz'ü üzmek değildir. Bu örnekten yola çıkarak hatasını anlar ve kabul ederse, bundan sonra hem kendisi, hem de okuyucuları kazançlı çıkar. Özde, toplum da doğru bilgi sahibi olur.

Dilerim ki öyle de olur.

Kişisel inancım odur ki bu konuda en büyük yanlışı, Çevre ve Orman Bakanlığı / Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü yapıyor.

-!..

Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan "Buna karşın Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce üretilip, doğaya salınmaları sayesinde toplam yaban keçisi sayısı 25 bine, kızıl geyik sayısı 7 bine yükseldi." yazısını görür görmez bu haberin doğru olmadığını tekzip etmeleri gerekirdi.

Ettiler mi?

-!..

Neden etmediler?

Bir kaç ihtimal var!

1- Bu haberin gerçek olmadığını bilmelerine rağmen, bu haberin toplum tarafından bir başarı öyküsü gibi algılanmasından mutludurlar...

2- Bu haber ilgili kurumun ilgi ve bilgi alanı içinde değildir.

Görüldüğü üzere, neresinden bakarsanız bakın ortada bir garabet var.

Sanal bir başıradan (!) bile mutlu olacak haldeler.

-!...

Yabancı avcılar avlanma bedelinin ucuz olmasından dolayı ülkemizi tercih ediyorlar.

Yabandomuzunun trofe değeri taşıyan dişleri için bakanlık bedel almamayı (!) uygun buldu!

Avrupa'da örneği yok!

Yurt dışında yabandomuzunun dişleri için öyle paralar ödersiniz ki, aklınız durabilir.

Bizde bedava!

Avcılar niye Türkiye'ye geliyorlar şimdi anladınız mı?

-!..

Gerçek dışı bilgi aktarımı, toplumu hafife almak demektir.

Bilgi ve belgeye dayanmayan aktarımlar, sizi farkında olmadan ciddiyetten uzaklaştırır.

Bir gün, bakarsınız ki içinde yaşadığınız toplumun bir parçası olmuşsunuz...

İsteseniz de istemeseniz de....

Ben, bilgi toplumunun bir parçası olmak isterim.

Vermeye çalıştığım mücadelenin başka bir adı yoktur.

 

Bilim bir avdır.Yazı o avın ayaklarını bağlar.

Avınızı kaçırmamak için onu yazı ile belirtiniz.

Hz. Muhammed

 

Not: Neden Hürriyet Gazetesi almadığımı şimdi anladınız mı?

 

Bu yazı 5596 kez okundu...