Neler Oluyor!


Ana sayfamızda değişiklik yapalı neredeyse 20 günden fazla bir zaman geçti.

Bu değişikliği ben istedim.

Geleceğe dair kaygılarım var!

-!..

İstedim ki, bu site benden sonra da yaşasın. Hem de ehil ellerde...

Bunun bir tek yolu vardı. Özü sözü düzgün, evrensel değerlere bağlı insanlarla bir araya gelmek.

Birikimli insanlarla çoğalmak.

"Ben yaptım oldu" şeklindeki zihniyete en azından "dur" diyebilmek için "böylesi bir girişim şarttı" diye düşünüyorum...

Gider ayak...

-!..

Yapmak istediğim sadece bu.

Aramıza katılan arkadaşlarımın hepsi de, yukarıda saydığım özellikleri taşıyan, yabanhayatı konusunda farklı alanlarda da olsa yeterli bilgilere sahip uzman kişiler. Uzman sözüne takılıp kalmayın... İsimlerin baş tarafına takılan etiketler en azından benim için bir şey ifade etmiyor.

Önemli olan o insanın "ne olup ne olmadığıdır". Konumuz yabanhayatı olduğuna göre bir örnek vereyim ki daha iyi anlaşılsın.

Varsayalım ki bir öğretim üyesinin isminin başında "Profesör" unvanı olsun...

Daha sonra bu muhterem zatın bir kitap kaleme aldığını hayal edin ve bu kitabında "ayıların avlanabilmesi için en iyi mevsim onların çiftleşme mevsimidir" diye bir de önerisi olsun.

Bir an için bu fikrini de, kabul edilebilir bir bilimsel (!) gerekçeye dayandırmamış olduğunu kabul edelim.

Varsayalım ki siz de bu kitabı aldınız ve okudunuz.

Sizce kitabın yazarının "profesör" olmasından, yazılanların doğru olduğu anlamı çıkabilir mi?

Eğer korku kültürü ile büyümüşseniz, eğitim süreciniz içinde "Neden?", "Nasıl?", "Niçin?" diye olayları sorgulamadıysanız "herhalde bir bildiği vardır, üstelik de adam koskoca profesör yahu..." der ve kabuğunuza çekilirsiniz.

-!..

Halbuki bilim olaylara temkinli ve şüpheci yaklaşır. Sayısal veriler, tutunduğu dallardan sadece bir tanesidir.

Mutlak kabul, bilim dışı bir yaklaşımdır.

Dolayısıyla benim için önemli olan bilgidir. Unvan değil.

Çalışma arkadaşlarıma bu yönden çok güveniyorum.

2008 yılı itibarı bu niteliklere sahip olan daha onlarca insan var...

Kapımız onlara da sonuna kadar açık.

Onları şimdilik "Konuk yazarlar" kısmında ağırlayacağız. Bir süre sonra da tekrar yapısal bir değişikliğe giderek, onlarla birlikte yarınlara "ışık" tutmaya gayret sarf edeceğiz.

2108 de yaşayacak olan avcı kardeşlerimize, bundan başka bırakabileceğimiz bir şey yok.

Hayata geçirilmesini düşündüğümüz pek çok planlanmış iş var. Ancak, zaman içinde gerçekleşebilecek.

Geçmişte yayınlanan yazılarımızın tamamı, yakın dostlarımız tarafından yeni baştan imla kuralları bakımından titizlikle elden geçiriliyor. Sizlere sunacağımız yeni konu başlıklarının alt yapıları hazırlanıyor.

Büyük bir fotoğraf arşivine sahibiz. Bunu da sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Fikir birliği içinde olan değerli arkadaşlarıma, huzurunuzda bir kere daha teşekkür etmek isterim.

"Ben yaptım oldu" yaklaşımı sadece yaban hayatı bağlamında sürmüyor!.

İçinde bulunduğumuz dönemin her alanında bu tavır prim yapıyor, daha doğrusu sahibi tarafından öyle zannediliyor.

Bir örnek vermek isterim. Önce okuyalım.

Sn.Hıncal Uluç esmiş gürlemiş ve "Bakın Türkçe en iddialı olduğum yanımdır. Çok iyi bilirim Çok da iyi kullanırım. Nüanslarıyla." demiş. İstiyor ki, nüas sözcüğüne sazan gibi atlayalım, o da lafı gediğine oturtsun!

"Türkçe sözlüğü aç da bir bak" desin...

Olur!

Ne yazık ki bu tuzaktan (!) hemen sonra "aynı" diyeceği yerde "ayni" yazmış. Ayni kelimesinin Osmanlıca lügatçedeki karşlığı "para olarak değil, madde olarak verilen" anlamındadır.

Bkz. Ferit Develioğlu Osmanlıca - Türkçe Ansiklopedik Lügat sayfa. 56-23. Baskı/2006.

Daha sonra da bazı hallerde, cümle bitiminde kullanılan üç nokta kullanmak yerine, "iki nokta kullanalım" diye tabir-i caizse "ahkam" kesmiş. Anlamak mümkün değil zannedersin ki "noktanın kıçına kıran girdi"

İthal etmiyoruz ki! Yerli malı sıralıyoruz...

İki nokta neden olmaz! Okuyucu, yazarın tek nokta yerine, yanlışlıkla iki nokta koyduğunu zanneder.

Üç tanesi yan yana olunca, bu kanı kendiliğinden yok olur.

Üç nokta koyarsan en azından bu psikolojiyi aşarsın.

Türk Dil Kurumu bir tarafa, Sn. Hıncal Uluç bir tarafa!

Bir şeyi de "ben bilmem" de birader!

Saplantının bu boyda görüldüğü başka bir örnek var mı?

Gerekçe olarak da "bu ülkede herkes benim gibi yazıyor" demek sureti ile, aklı sıra kendisini haklı çıkarmaya çalışıyor.

Bir yazım şeklinin yaygın olması, her zaman beraberinde uygulamamanın doğru olduğu anlamını getirmez.

Yeri gelir, bu yaygınlık bilgi eksikliğinin somut delili olarak öne sürülebilir.

Türk Dil Kurumu'nda çok üst düzeyde görev yapan birine özel olarak "nüans" kelimesinin nereden dilimize yerleştiğini sorduğumuzda "uzun zamandır kullanılıyor, Türkçe kelime olarak lügate koyduk " şeklinde bir yanıt aldık.

İşte benim itirazım da bu noktada başlıyor. Televizyon ekranlarına "Weekend" "Advertorial" yaza yaza süreç içinde bunları da mı Türkçe lügata dahil edeceğiz?

Dilin yozlaşması bu değilse, sizce nedir?

Japonya'da, Almanya'da, Rusya'da veya benzeri pek çok ülkede, böyle mi yapılıyor?

Mimar, büyük harfle mi yazılır! (Aşkı ve Anıları Müzikle Yaşamak / 12 Mart 2008- Sabah Gazetesi)

Bir gün, Sn.Uluç yabanhayatına ilişkin değerler konusunda vaaz vermeye çalışırsa, en azından ben şaşırmam.

2 ay evvel kendisi yazmıştı. Şimdi yeri geldi ben de yazayım.

Sn. Hıncal Uluç 1964-67 arası Bayındır Sokak'ta Rahmetli Cüneyt Koryürek'in yanında çalıştığı zaman, ben de üst katta otururdum. (Mavi işaretli)

Orası baba evimizdi, binayı da babam yapmıştı, şimdi de annem oturuyor.

Kırmızı işaretli dairede de rahmetli Cüneyt Koryürek'in çalışma bürosu vardı.

Cüneyt Koryürek ile sadece 3 kere bir araya geldim. Ağabeyimin yakın dostu idi. En son (1981) Şişli'deki işyerine gitmiştim. O tarihte, yemek yapmayı kendisine hobi edinmişti. "Zarif ve prensipleri olan biri" diye tanımlarım.

Allah rahmet eylesin, bu vesile ile anmış olduk.

Şimdi size "Ben yaptım oldu" yaklaşımının başka bir örneğini vereceğim.

9 Mart 2008 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayınlanan bir habere göre milli gelirimiz artmış!

Bir gecede kişi başına düşen yıllık gelir 2100 $ artarak 9.200 $ düzeyine çıkmış.

Hal böyle olunca televizyon muhabirleri sokaktaki vatandaşa soruyor;

- "Bir gecede zenginleştik ne düşünüyorsunuz?"

Vatandaşın pek çoğu, sorunun ne anlama geldiğini bile anlamıyor. Anlayanlar ise;

- "Aldığım maaş ayın ilk beş günü içinde bitiyor. Bu nasıl bir zenginleşmedir ki benim haberim yok" diyor.

Aynı gazete 12. sayfasında "doğalgazsız kalma riskimiz var" derken, "İnsan Kaynakları" ekinde de "Türk hekimlerine mecburi mola" başlığı altında; ödeneksizlikten dolayı hekimlerin yurt dışı eğitimlerine katılamadıklarını yazıyor.

Nasıl beğendiniz mi?

Haberler arasındaki çelişkiyi görebiliyor musunuz?

Gazeteler bizleri aptal yerine koydukları için, yazılanları aklın süzgecinden geçirmiyorlar.

Bu sözüm hepsi için geçerli değil.

Sanal bir zenginlik ortamı yaratılarak, Türk halkı mutlu edilmeye çalışılıyor.

Oluyoruz herhalde...

Keşke, Aziz Nesin hala yaşıyor olabilseydi!

Mutlaka malum oranı değiştirirdi.

-!..

Özensizlik nerede ararsan, orada var...

Bu da Show TV.

Ana haber bülteni sunuluyor. "Terörle mücadelenin fotoğrafları" demesi gerekirken "Terörle mücadelenin resimleri" diyor.

Anahaber bülteninin editörü her kimse, "fotoğrafla" "resim"in aynı şey olduğunu zannediyor.

Ekrandan sizler bu yanlışlığı yaparsanız, milyonlarca genç insan da sizi örnek alır.

Daha sonra "herkes böyle yazıp söylüyor" diye kendinizi (!) savunmaya kalkarsınız.

"Ya da" yerine "yada" yazan o kadar çok insan var ki!

Yazık ki ne yazık. Türkçe, göz göre göre katlediliyor.

Bir tesadüf eseri olarak elime, aşağıda görmüş olduğunuz kitap geçti. Hızla okudum.

Yazılanların hepsi sorgulayıcı aklın bir ürünü.

Şimdilerde istenmeyen bir metot ile yazılmış.

Kitapta rahmetli Dr. İhsan Ekin önce bir tespit yapıyor. Daha sonra da soruyor...

Bu sorulanlara cevap vermek din bilginlerinin işi.

Uygun bir zamanda bu kitabın içerdiği bilgileri, sizlerle paylaşmak isterim. Şu anda Dr. İhsan Ekin'i bir kere daha rahmetle anmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 12. Diyanet İşleri Başkanı olan Prof. Dr. Süleyman Ateş, 28 Şubat 2008 tarihli Vatan Gazetesi'nde domuzla ilgili bir soruyu cevaplamış.

Görüldüğü üzere nasıl bir çelişki içinde yaşadığımızın somut bir örneğine daha şahit oluyoruz.

-!..

Tekel fabrikaları kimin izni ile çalışıyor?

At yarışı bir spor mu? Atlar koşunca sizin mi ciğeriniz açılıyor?

Favori atlar kaybedince, zekanızın (!) nasıl geliştiğini fark edebiliyor musunuz?

Loto?

Toto?

Sayısal?

İddia?

Milli Piyango

Bu oyunların hepsinin ortak noktası, bir dizi rakamı ard arda bilmek üzerine kurgulanmış.

En düşündürücü sloganlar bu alanlarda yaratılıyor.

Ya çıkarsa!

Bu oyunların (!) hepsi normal ve yasal.

Gel gelelim rulet oynarsan, adın kumarbaz.

Niye? Çünkü devlet onun faaliyet alanını düzenlememiş.

Anlatmak istediğim odur ki, bazı kavramların otorite tarafından yeniden düzenlenmesi halinde, dün suç olan bugün suç olmayabiliyor. Tam aksi bir süreci de yaşayabilirsiniz.

Hatırlayın. Yarı-otomatik yivli silah devlet eli satıldı. Daha sonra da yasaklandı.

Kısacası işin özü otoritenin akıl sağlığında...

Yabandomuzlarını öldürerek, ölmeleri hakkında fetva vererek (!) öte dünyada akılları sıra kendilerine iyi bir yer edinmeye çalışanların, bir kere daha düşünmelerinde büyük fayda var...

Bu fotoğrafları Ankara'da çektim.

Saman Pazarı'nda.

Kentin tarihi dokusunun en yoğun olduğu bölge bu...

Yıl 2008.

Bu fotoğrafları siz yorumlayın.

Kente gösterdiğimiz özen de bu.

 

        

Buna rağmen insanlarımız halen sevecen...

Kedi dostlarımız sabırlı ve uyumlu...Tıpkı binlerce yıl öncesinde olduğu gibi!

Meraklı...

Teknolojinin bizlere sunduğu pek çok yeniliği, hiç yadırgamadan kullanabildik.

Öyle ise bu "Ben yaptım oldu" yaklaşımını neden bir türlü aşamıyoruz?

-!..

Çünkü değerlerimizi kaybediyoruz...

"Kaybedilen değerlerimiz" derken neyi kast ediyorum?

Önce değerlerin oluşmasına farklı bir bakış açısı getiren Emre Kongar'ın ne dediğine bir bakalım. 

“Toplumların ahlak düzenleri, içinde bulundukları üretim ilişkilerine göre biçimlenir.”

Din-tarım nitelikli feodal toplumlardaki ahlak düzeni, feodal ahlaktır.

Kentsel endüstri toplumlarındaki ahlaka, kentsel-endüstriyel ahlak diyoruz.

 Feodal ahlak , toplumdaki yönetici sınıf olan toprak ağaları ve din adamları ile yönetilen sınıf olan “köylüler” arasındaki ilişkileri düzenler. Din-tarım toplumlarındaki birlikte yaşama koşullarını belirler. Doğal olarak “din” kaynaklıdır.

Kentsel-endüstriyel ahlak , yönetici sınıf olan sermayedarlar ile işçiler arasındaki ilişkileri düzenler. Kent toplumlarındaki birlikte yaşama koşullarını belirler.

Din kökenli feodal ahlak kurallarının gelenek ve göreneklere ilişkin olanlarının bir bölümü korumakla birlikte, gücünü laik, demokratik, hukuk kurallarını belirleyen anayasalardan alır.

Medeni hukuk, ticaret hukuku, ceza hukuku ile desteklenir ve pekiştirilir.

Her ahlak sistemi kendi içinde tutarlıdır. Örneğin feodal ahlakta, dine, aileye, aşirete, ağaya bağlılık, vefa, sadakat, gibi kavramlar bu ahlakın temel direkleridir.

Bir başka örnekte kentsel-endüstriyel ahlakta, başkalarının zamanına, haklarına ve inançlarına saygı, ortak iş yapma ve yaşama, laiklik, demokratiklik gibi değerler bu ahlakın esaslarını oluşturur.

Henüz gelişmelerini tamamlayamamış, azgelişmişlik sürecinde kapana kısılmış ülkelerde insanlar, feodal değerlerden kopmuş ama kentsel-endüstriyel değerleri yeterince benimseyememiştir. Feodal değerlerden koptukları için, vefa, sadakat, din, iman, ağa, hatta ne de aile ve aşiret, artık önemli değildir.

Buna karşılık kentsel-endüstriyel düzenle yeterince bütünleşemediklerinden ne başkalarının hakları ve inançları, ne ortak yaşam, ne zamanın değeri, ne laiklik, ne demokratiklik, ne hukuk, ne de anayasa önemlidir.

Feodal değerlerden kopmuş, kentsel-endüstriyel değerleri benimseyememiş kişilerin bir tek değeri vardır:

Para!

Meydanların neden boş olduğunu anladınız mı?

Böylesi ortamlarda, kendini bilen adamlar orta yerde pek dolaşmaz.

Daha doğrusu, dolaşmalarına fırsat verilmez.

Bir çırpıda yerler adamı!

Parayı yemek için.

Siz de yaşanan yanlışlıkları görebiliyor musunuz?

Peki, ne yapıyorsunuz?

-!..

İnsan, içinde bulunduğu çevreye ve buna bağlı olarak da paylaşılan ortak değerlere göre bir yaşam ortamı oluştururken, bu ortam da kendi değerlerini paylaşan insanı oluşturur.

Kısacası nasıl bir çevrede yaşıyorsanız ona uygun bir insan olursunuz.

Avcılık da böyle bir şeydir.

Yaşadığınız ortama uyarsınız...

Evrensel değerleriniz var ise avcı,

Yoksa...

Peşine düştüğünüz canlıdan bir farkınız kalmaz.

Sıkışınca da "Ben yaptım oldu" dersiniz.

 

İnsanın değeri gözünün gördüğü kadardır, baktığı kadar değil.
                                                                             Hz. Mevlana

 

Bu yazı 2788 kez okundu...