O an!


Ölüm saati belli olmayan ve tek yöne yapılan, tek kişilik bir yolculuktur.

 

Bugün telefonla bir dostum aradı.

"Biliyor musun Esen öldü" dedi.

Buz gibi oldum. Haberi aldığımdan bu yana uzunca bir zaman geçti. Hala üzgünüm...

Ve....

Bu hiç bir şeye yaramıyor!

-!..

Soldan Sağa: İbrahim Yıldız - Esen Özdilli - M.Emin Bora

 

Hatırladığım kadarı ile Esen Özdilli ile uzun yıllar sonra ilk defa Taksim Meydanı'nda "The Marmara" otelinde karşılaşmıştık. 1986-1987 senesi diye hatırlıyorum. Av malzemeleri fuarı vardı. O zamanlar Osman Hattat ile birlikte çalışıyordu. Av silahlarının ve av fişeklerinin ithalatına yeni izin çıkmıştı. Arazi taşıtlarını da ihtiva eden büyük bir teşhir salonunun başındaydı. Bir süre o firmada çalıştıktan sonra ayrıldığını duydum.

Daha sonra da Bayındır Sokak'ta ağırlıklı olarak balık malzemeleri satan bir işyeri açtı. Renkli kişiliği, çok kısa sürede çevresinde bir grubun oluşmasını sağladı. Zaman içinde ticarethane, kahvehaneye dönüştü. Esen, bu durumdan zaman zaman keyf alıyor, çoğu zaman da sıkılıyordu.

Onu seven diğer arkadaşları gibi, "laf olsun" diye alış-veriş yapardık. Sırf "yüzü gülsün" diye, aldığım balık malzemelerinden küçük ölçekli bir tezgah açmam işten bile değildir. Hala bir kere dahi suya girmediler!

Bir gün kendisini ziyaret ettiğimde onun üzgün olduğunu fark ettim. Sorduğumda; işyerini satışa çıkarıldığını kendisinde de istenilen ölçekte bir paranın olmadığını ifade etti. Ona sordum. "Kaç lira isteniliyor? Yanlış hatırlamıyorsam 7.5 milyar gibi bir rakamı seslendirdi. "Sen beni bekle" diyerek doğruca Tandoğan'daki toptan malzeme satıcılarına gittim. Durumu anlattım ve var olan hukukumuza dayanarak "yardım etmenizi istiyorum" dedim.

"Yiğidi öldür ama hakkını yeme" denen bir söz vardır. Hem Sn. Ziya Gürel, hem de Sn.Anlaroğlu bu isteğime olumlu baktılar. Onlardan söz aldım. Doğruca Esen'in yanına döndüm. Çocuklar gibi sevinçliydim. Haberi ilettim. Beklediğimden çok daha az bir sevinç emaresi ile karşılaştım. Ama benim yapabileceğim bununla sınırlı idi!

Aradan 15-20 gün gibi bir süre geçti. Dükkanı yine kalabalıktı. Günlerden de cuma olduğunu zannediyordum. İşyeri küçük olduğu için zaman zaman "müşteriler rahatça alış-veriş etsin" diye dışarı çıkardım. Bir ara fark ettim ki içeride hararetli bir tartışma yapıldığı anda, ben içeri girince konuşmalar bıçakla kesilmiş gibi bitiyordu. Bu durumu garipsediğim için, bir süre sonra içerde bulunan ve çok samimi bir dostum olan Dr. Haluk Pulat'a sordum.

- "Hayırdır içeride neler oluyor?"

Haluk kardeşim de bana dönerek;

- "Ağabey, ava gidecekler, organizasyonu Esen yapıyor, sana söylemek istemiyorlar" dedi.

O tarihten sonra, bir daha Bayındır sokağın o bölümünden asla geçmedim.

O sokağın diğer başında 1963 yılından bu yana hâlâ var olan "baba evimiz" olmasına rağmen.

Bir süre sonra müşterek dostlarımıza "Ben ne yaptım ki! Bana artık hiç gelmiyor?" dediğini duydum.

Belki de benim için, işin en acı yanı buydu.

-!..

Hanri Benazus, "Ölümüm Pembe Yüzü" adlı eserinde;

"Hiç birimiz bundan 10-20-30 yıl önceki bizler olduğumuzu iddia edemeyiz. Hatta, geçmiş anılarımızın tortusu dışında bugünkü bize ait görüntümüz ve alışkanlıklarımızla, dünümüz arasında hiçbir ilişkimiz de kalmamıştır. Zaten insanın en küçük hücresinin bile biyolojik olarak 7 yıldan fazla yaşamadığı ve bazı hücrelerin ancak saatlerle ya da günlerle sayılan ömürleri olduğu hesaba katılırsa bu gerçekten hareketle, aynada seyrettiğimiz bugünkü bedenimizde en fazla 7 yıl öncesine ait bir hücremizin bulunabileceği görülür.

Bu bir yerde sıkı sıkıya sarıldığımız bedenimizin 70 yıllık bir ömür ortalamasında en azından 10 defa tümüyle değiştiğinin de açıklanmasıdır. Devamlı olarak yinelediğimiz bu beden kafesine sarılarak, onu terk etmeyeceğim diye ölüme dayatmamızın da mantığını anlamak mümkün değildir." demektedir.

Kaybettiğimiz pek çok yakınımızın yaşamını, mercek altına aldığımızda, onların yaşam boyu hiç değişmediğini daha doğrusu "değişemediğini" görürüz.

Zaman "değişime ve gelişime kapalı olan her şeyi ölmeye mahkum kılar"

İnsanlar için söylenen "Yaşarken ölmüştü" dediğimiz işte budur.

Hintli mistik düşünür Osho ise;

"Yaşam sadece nefes almak mıdır?

Yaşam sadece kalp atışı mıdır? Kan dolaşımının vücüdu sıcak tutması mıdır?

Eğer yaşam sadece bunlardan ibaretse zaten bunlara değmez.

Yaşam, bunlardan öte bir şey olmalı.

Herhangi bir değer taşıması için yaşamın içinde sonsuzluğa dair birşeyler barındırıyor olması, ölümün ötesinde olması gerekir.

Yaşam, senin içinde var olmaktadır, ölümse yalınzca dışarıdan bakan gözlemcilerin deneyimidir." demektedir.

Esen Özdilli'yi kaybettik.

İnsanlar sevdiklerine kırılırlarmış.

Keşke yazdıklarımı yaşamamış olsaydım.

Keşke yaşasaydı da.... Ben de kırgın kalsaydım.

Onun için "Allahtan Rahmet" diliyorum. Kederli ailesine de başsağlığı...

Benzeri bir gerçekle yüz yüze gelmemiz belki yarın, bel ki de yarın da yakın...

Bilinen ve asla değiştirilemeyecek olan da bu.

Ama buna rağmen değiştirebileceğimiz bir şey var.

Kendimiz.

-!..

Son bir sene içinde yakından tanıdığım arkadaşlarımın zamansız ölümlerine şahit oldum.

Özellikle genç insanların ölümleri beni çok yıpratır. Onları tanımış olmam da gerekmez.

Gazetenin bir köşesinde, böyle bir haber görünce çok sarsılırım.

Her ölüm sonrasında üzülen bir taraf mutlaka vardır.

Her ne dense, yaşlılık döneminde gelen ölümlere de "kurtuluş" gibi bakılır.

Ama bu, gerçekten öyle midir?

Sıra dışı durumların dışında "ben ölmek istiyorum" diyen kaç yaşlı tanıdınız?

Bilinenin (!) aksine yaşlılık; sanıldığı kadar durağan ve sakin bir dönem de değil. Tüm zorluklarının yanı sıra, var olabilmenin meydana getirdiği bilgeliği içerdiği gibi, yaşananlardan elde edilen deneyimlerin de doruk noktasına çıktığı bir zaman dilimi.

Yaşlı insanlar bir yandan yalnızlığın acısını yaşarken, toplumsal statülerini kaybetmenin ağırlığı altında her geçen gün ezilmişliği hissederler. Bu duygu, onu asla olamayacağını bilse bile "ölümsüzlüğü arama" gibi bir uğraşı içine iter. Ölüm ötesini düşünür. İz bırakma duygusu, bu durumda hep ön plana çıkar.

Yaşlılar, anılarak ölümsüzlüğü yakalayacağını zanneder.

Bu ne derecede doğru bir yaklaşımdır?

-!..

Binlerce yıldan bu yana, insanlık alemi bu soruyu cevaplandırmaya çalışmaktadır.

Olamayacağını bile bile...

Cemal Süreyya'nın ölümünden bir kaç gün önce yazdığı şiirde;

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın
...

demektedir.

Buna rağmen bizler hayattan hep "üstünü", hep "daha fazlasını" talep ederiz!

Neye yarayacaksa!

...

Özde kendimizi değiştirmeliyiz. Bunu başarırsak, çok şeyi de başarabiliriz.

Aksi halde "o an" geldiğinde, "bugün olmaz" diye düşündüğümüz "olduğunda", yapacağınız hiç bir şey kalmamıştır.

Elimizde sevgi adlı bir "koz" olduğunu ve bu "kozu" oynamamız için "çok kısa bir süre"ye (!) sahip olduğumuzu fark etmemiz lazım.

Aksi takdirde, bu şansı kaybederiz.

Geride bıraktığınız "kırık kalpler" dışında...

 

Esen Özdilli sıra dışı bir insandı.

Değme tiyatro sanatcısına taş çıkartacak bir oyuncuydu.

Yaşadığı bir anı naklederken, onlarca tipi ayrı ayrı yaşatabilirdi.

Hazırcevaptı.

Ehli keyfti,

Yaşadıklarını kaleme alabilseydi, kolayca bir öykü kitabı sahibi olurdu.

Allah vergisi bir zekası, Allah vergisi bir "hoş tarafı" vardı.

Keşke yaşaydı da...

Bana ne yaptığını bilmeseydi...

Rahmetli babam ölüm döşeğinde yatarken beni yanına çağırarak;

"Sonumun böyle olacağını bilseydim, ben neler yapmazdım!" demişti.

Sonumuzun ne olacağını bizler de bilemiyoruz.

Ama "ne yaptığımızı veya ne yapacağımızı bilelim" diye düşünüyorum.

 

Ölüm, doğum gibi hayata aittir.

Yürümek ayağın yere basışı olduğu kadar, ayağın yerden kalkışıdır.

Tagore

 

 

 

 

Mehmet Emin Bora

16 Şubat 2008 / Ankara

 

 

 

Bu yazı 3205 kez okundu...