Selüloz-Avcılık ve Saddam'ın Osuruğu


 

Bitkilerde hücre yapısının büyük bir bölümünü oluşturan ve de özellikle başta kağıt yapımında kullanılan bir karbonhidrat. Tabii ki kullanım alanı kağıtla sınırlı değil... Yapay ipek ve patlayıcı için de ham madde olarak da kullanılıyormuş.

Kağıdın, medeniyet alemine kimin tarafından hediye edildiği hususunda farklı söylemler var.

Kimileri "kağıdın ilk olarak M.S. 1. yüzyılda Çin'de yapıldığı" söylerken kimileri de "M.Ö. 4000 yıllarında Mısır'da bulunan Cyperius (Papirüs) denilen bitkinin sapı, uygun boyutlarda kesilip bir tahta üzerine dizilip, sulu vaziyette tokmaklanarak bir çeşit kağıt üretilmekteydi. Yapılışı ve özelliği bakımından bugünkü kağıttan farklı olmakla beraber, kağıt ismi bu papirüs kağıdından kalmıştır" diyor.

Kağıt hakkında ne söylenirse söylensin, benim ilgimi çeken şey başka!

Biz kağıttan milletçe korkuyoruz...

-!..

Bunun bir tek sebebi yok... Farklı sebepleri var.

Mesela ben, eve gelen "sarı zarftan" çok korkarım!

Yarım asrı geçen hayatım boyunca aldığım onca sarı zarftan, bir tek "hayırlı haber" çıkmamıştır!

Ya bir ödeme emri vardır, ya da bir resmi çağrı... Çağrıldığın yerden fırça yiyeceğin de kaçınılmaz sondur.

"10 sene evvel su faturasını yatırmamışsın.." derler. Sulara "gark" olursunuz.

Bu ve benzeri pek çok haber (!) size sarı zarfla gelir.

Sarı zarftan nefret ederim.

Siz hiç sarı zarftan çıkan bir kağıtta "Falanca tarihte yatırılması gereken, filanca borcunuzu sehven sizden iki kere tahsil etmişiz. Buyurun gelin size ödeme yapacağız" denildiğini duydunuz mu?

-!..

Sarı zarftan nefret ederim.

Yaşamımızın büyük bir kısmı, devlet dairelerine "kağıt" (!) götürmekle geçmiştir.

İkametgah kağıdı, nüfus cüzdanı sureti, vesikalık fotoğraf, savcılık kağıdı, bunlardan bazılarıdır. Bu ve benzeri evrakları onlarca değil yüzlerce kere de götürsek, resmi dairelerin iştihası asla bitmez.

Bir sonraki jenerasyona "defin raporu" ve "veraset ilamı" ile aktarılan eşsiz bir sür-git'tir.

Kitaptan da korkarız!

Çünkü, bilgi insanı analitik düşünmeye zorlar!

Biz ise, zorlanmayı sevmeyiz. Okuyup öğrenmek yerine, anlatılanı dinlemeyi yeğleriz!

Çünkü, bunun avantajını çok çok önceleri keşfettik!

Gerçekleri işimize geldiği gibi şekilde değiştirir, değiştirir satarız.

Bunun Batı'daki tanımlaması "Şark kurnazlığı" kelimeleri ile ifade edilir.

(Bkz. www.arpacik.net /Güncel/destuuur!

Emre Kongar'ın belirttiği gibi "sözlü kültür" aşamasından "yazılı kültür" aşamasına geçmeden "görüntülü kültür" aşamasına geçen bir toplumuz.

Arada olması gereken "yazılı kültür"ü ıskalayanca...

Gelsin Semralar, gitsin Fatmalar...

O kadar çoklar ki...

İşte, hal böyle olunca, aslında ana maddesi selüloz olan kitaptan da korkuyoruz.

Okumuyoruz.

Halbuki, bildiğim kadarı ile, okumadan öğrenmenin başka bir yolu yok. Varsa da en azından ben bilmiyorum!

Bilgili görünme de bir taklittir! İnsanoğlunun komik duruma düşmesine sebep olur. Benzetmelere yol açabilir!

İki gün evvel, bana gelen kargo paketinden 2 yeni kitap çıktı.

Gönderen, hepinizin yakinen tanıdığı Sn. Ali Haydar Üstay.

Muhteşem iki yeni esere imza atmış.

"Orman" adlı kitabında kendi ifadesi ile "bilmem kaçıncı kere gittiği" Afrika'yı ve orada muhtelif tarihlerde yaptığı avlarını anlatıyor.

Kitap tam bizim (!) avcılara göre.

Yazı az, fotoğraf, pardon resim çok!

Şimdi bu resimlere (!) uzun uzun bakarak, "ben de bunlardan (!) vurmuştum herhalde, derhal bana da kitap yapsınlar" komutunu vereceklerin sayısı her geçen gün hızla artıyor.

Onların bilemedikleri; görgünün, kültürün ve eğitimin para ile satın alınamayacağı gerçeğidir.

Kim bilir, bu konuyu kaç kere seslendirmeye çalıştım!

Avcı olabilmek, başlı başına zor bir zanaattır!

21'inci yüz yılda, avcı olabilmek için;

"Bir yandan, Poleolitik dönem insanına has davranış biçimini sergilerken, diğer yandan 21'inci yüzyıl adamı gibi düşünebilmek!

Mağara adamı kadar arzulu, 21'inci yüzyıl adamı kadar seçici olabilmek!

Çağlar öncesinde yaşamış ataları kadar güçlü ve kabiliyetli, 21'inci yüzyıl adamı gibi naif ve düşünceli olabilmek" gerekir.

Sizce, bu az bir iş midir?

-!..

Kısacası, avcı olabilmek gerçekten zordur.

Saymaya çalıştıklarımı kelimenin tam anlamı ile sergileyen örnek avcı Sn. Üstay'dır.

Siz bana bakmayın! Kitabı okuyun da, nasıl okursanız (!) okuyun.

Sn. Ali Haydar Üstay'ın ikinci kitabının adı "Şaşkın"

Bu kitabını bana (!) ithaf etmiş.

Kitabın birinci sayfasında bunun yazılı delili var.

Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır.

-!..

Kıskanmayın!

Kitabı alır da okursanız, belki bana düşen bu paydan siz de sebeplenebilirsiniz.

Bu konuda çok da iyimser olduğumu söyleyemem. Sayıları yüz binlerle ölçülen ülke avcısından bu kitabın içeriği bağlamında, herhangi bir ortaklık yaşayabileceğimi (!) pek de sanmıyorum.

Kitap, farklı bir bakış açısıyla "nereden gelip nereye gittiğimize" dair...

Okuyup anlamak için kazanılmış ön bilgilere ihtiyaç var...

Sn. Üstay, benim betimleye çalıştığım bu tespitimi bu kitabında çok daha yalın bir şekilde seslendirmiş.

Düşünmeye dönük zamanları değerlendirmek için "Böyle zamanlar, insanın bildiklerini, okuduklarını düşünerek 'geviş' getirmesi" ve düşüncelerin yerine oturması için olağan üstü bir fırsat oluşturur" diyor.

Kitap, bir anlamda yaşamı ve ölümü sorguluyor...

Yeri gelince de anlatım kolaylığını sağlamak için bilmece soruyor!
 

"Bak Şaşkın" dedi komik adam, "Bilmece şu";

Adem'in kaburgası,

Nuh'un nefesi,

İsa'nın kanı,

Leonardo'nun tırnağı,

Annenin saçı

Bebeğin çişi,

Uçan leyleğin düşen kakası,

Cilinton'un menisi,

Kaddafi'nin tükürüğü,

Saddam'ın osuruğu,

arasında ortak ne var?"

"Hiç bir şey yok! Git işine !" dedi Şaşkın.

Durdu durdu, biraz da meraklandı, "Peki, ne varmış" dedi.

"Sen" dedi, komik adam. "Sen varsın sen, sen, sen. Ben, ben, ben herkes, her şey...
 

Kitap, bir anlamda var oluşun filozofik öyküsü...

Varlığının bilincinde olanların kolay anlayabileceği bu kitap, diğerleri (!) için olsa olsa "kâbus" olur.

Kolayına Ali Üstay olunmuyor ki.

"Şaşkın" adlı kitabın kaynakça bölümünde bu eserin meydana gelebilmesi için 293 adet kitaptan istifade edildiğini öğreniyoruz. Müthiş bir çalışma.

Sn. Üstay "İnsanı düşünmek her şeyi düşünmektir" demek sureti ile, evrenin merkezine insanı oturtması hoş bir yaklaşım olmuş.

Her yeri geldiğinde bıkmadan ve usanmadan "insanı eğitelim, avcıyı eğitelim her sorunun üstesinden geliriz" demem boşuna değil ki! Aklın yolu birdir.

Elinize ve aklınıza sağlık Sn. Üstay, ne kadar iltifat etsek, ne kadar teşekkür etsek "az olur" diye düşünmekteyim.

Selüloz (!) bombardımanı bir süre daha devam edecek.

Bu sefer size önereceğim kitap aşağıda...

Mutlaka okuyun.

Hem gülecek hem de düşüneceksiniz.

Avcıların, sadece ve sadece düşünmeye ihtiyacı var.

Anadolu Eşekleri - Vızıldama Sivrisinek - Terörist Tilki ve diğer bölümler size keyifli dakikalar yaşatacak.

Makam araçları "neden hep siyah renktir" diye aklınıza sıra dışı sorular geliyorsa... Bu kitabı hemen okuyun.

Farklı bir bakış açısı hakkında, bilginiz olacak.

Değmez mi?

-!..

Keklik adlı kitabın birinci baskısı Remzi Kitabevi tarafından mart 1975 de basıldı. Fiyatı ise o tarihte 25TL imiş, çıktığı gün almış ve okumuştum.

Birinci basım / 1975 İkinci basım / 2008

İkinci basımı şimdi piyasada...

Kitabın içeriği göz önüne alınırsa, kapak tasarımı birinci basımda tam terine oturmuş. 33 sene evvel Amerikalı imajı, o zaman ne ise şimdi de o... Fakir Baykurt'un büyüklüğü bu tespitlerinde yatıyor.

1929’da Burdur’un Yeşiloca ilçesi Akçaköy’de doğan Fakir Baykurt, 1948'de Gönen Köy Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra 1955 yılında da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldu. Bu değerli yazarı 1999 yılında uzun yıllar yaşadığı Almanya'da kaybettik.

Öykünün yazıldığı zaman dilimi, benim gençlik yıllarım olduğu için o tarihte kitapta adı geçen hemen her şeyi çok iyi anımsıyorum. Avcıların ilgisini çekecek bir kitap.

Avcılar okur mu? Hiç zannetmiyorum ama, ben yine de yazayım dedim...

Hesap verme zorunluluğunu üzerimde hissettiğim, 2108 de yaşayacak olan avcı kardeşlerim, "sorunun nereden kaynaklandığını" bilsinler istedim..

 

Aktif avcı sayısı 200-250.000.

Silah ruhsatı sayısı 2.000.000.

Buna karşı, yasal avlanma belgesi alanların sayısı da 50-60.000 arasında ise,

Bir derbi (derby) maçı uğruna "birbirimizi yememek için" 2500 polis memuru görevlendirilirken,

Yabanhayatı bağlamında koruma kontrol çalışmaları, bir kaç ilin dışında tamamen bitme noktasına gelmiş ise,

"İyi" değil "çok iyi" düşünmek lazım.

200.000 kişi kaçak avlanıyor...

Ben de "kitap okuyun" diye bir türkü tutturmuş gidiyorum...

Olacak iş mi bu!

Selüloz'den hiç nasibini almayan bir topluluğun, başarılı işler sergileme ihtimali hangi ölçüde olabilir?

-!..

250.000 avcıdan -en iyimser bir tahmin ile- 10.000 adedi, yılda bir adet kitap okumuş olabilir mi?

Sorun bakalım yakın çevrenizdeki avcı arkadaşlarınıza "En son ne okudun?" diye.

Nasıl bir yanıt alacaksınız?

-!..

Kırsal kesimde av yapan avcıların durumu gerçekten çok vahimdir.

Onlar yılda bir mektubu bile zor yazar, zor okur.

Benim kızıma bile yılda en az iki mektup gelir.

Okuyamasa da, hevesli ya..

 

Ademin hayvaniyeti yemekle, insaniyeti okumakladır.

Namık Kemal

 

Vücudumuzun "kuzey" ve "Güney" nahiyesi için "bol selüloz'lu günler" dilerim. Her ikisi de, gelişmişliğin ölçümünde, kıstas olarak kullanılır.

 

 

 

Mehmet Emin Bora

03 Şubat 2008 / Ankara

Bu yazı 3899 kez okundu...