Piyano-Avcılık ve Fazıl Say


 

Söze "piyano ile avcılığın ne gibi bir ilintisi olabilir!" diye başlarsanız,"en azından benim için önemli bir yeri var" derim. Nakledeceğim anekdotu "kişisel anı" gibi algılamayın. Bu öykünün İçinde, geleceğin kanaat önderleri için belge niteliği taşıyacak ip uçları var. Sosyal bağlamda parametreler var.

Bir gün av ve yabanhayatına gerçek anlamda değer verilir ise geçmişini araştırmak gerekecek. İşte o zaman, taşlar yerli yerine oturacak! Bu bağlamda unutulmaması gerek tek şey "taşlar varsa yerine" oturur.

Özde, bilgi ve belge olmalı ki, kanaat hasıl edebilelim.

Ayrıca, zaman içinde benim çocuklarım da "neyi, neden yaptığımı bilsinler" istedim.

Çünkü insan hafızası "unutma" üzerine kurgulanmış...

Aslına bakarsanız, iyi ki de öyle olmuş!

-!..

Yaşamı ölçmek, tartmak, mümkün olabilseydi, acıların yaşanan "hoşluklardan" çok daha fazla olduğunu görebilirdik. Bazen unutmak iyi gelebilir...

 

Yanılmıyorsam 1978 yılıydı. O yıllarda avcılık, öylesine kanıma işlemişti ki... Şimdi hatırladıklarıma, benim bile inanasım gelmiyor! Cuma günü yola düşer, pazar akşamı geç saatlerde eve gelirdim. Ya dağda ya gölde, bazen köyde bazen de 3. sınıf otel demeye bin şahit isteyen han kılıklı yerlerde yatardım.

Tek kriter vardı!

Av mahalline yakın olmak.

İyi bir uykudan sonra av sahasına zinde çıkabilmek, başarılı bir avın olmazsa olmazlarındandır.

Bu bağlamda eğer imkanınız varsa avlağın tam göbeğinde uyuyun...

Sabah çayını içtikten sonra av sahasında yürüyüşe başlamanın çok büyük bir avantajı vardır.

Tabii ki tek önemli faktör bu değildir. Uygun kıyafeti, uygun silahı göz ardı edemeyiz. Yanlış seçilen bir ayakkabı sizi hayatınızdan bezdirebilir!

Bir günde adınız "küfürbaz"a çıkar.

Sağduyu sahibi, bilgili ve bilge (!) bir avcı başınız da yoksa!...

Bence, ava gitmeseniz de olur.

Bu denli önemlidir avcı başı.

Her neyse... O yıllarda silah ithalatı yok denecek kadar azdı. Daha doğrusu gümrük ve kar payını ekleyince fiyatlar erişilemeyecek boyutlara ulaşıyordu.

Ama yurt dışına çıkarsanız, beraberinizde bir adet yivsiz av tüfeği getirebilirdiniz!

Yürürlükte olan yasa, sadece buna izin veriyordu.

Macaristan''a termal tedaviye giden 50 yaş üstü teyzelerin, üç bacaklı amcaların, dönüşte mutlaka bir silahla geriye dönmeleri, tedavinin olumlu sonuçlar gösterdiğinin delili (!) olarak algılanıyordu.

Bu usul aynı zamanda vergi muafiyeti (!) sağladığı için, silah ister istemez ucuza geliyordu.

Namlu ile dipçiği birbirinden ayıramayan insanların getirdikleri bu silahlar, otobüsten iner inmez organizatörler tarafından bir şekilde toplanıyor ve piyasaya satılıyordu. Aldığınız silahı, semt karakoluna giderek bir çırpıda ruhsatınıza kaydettirebiliyordunuz. Hepsi hepsi, 10 dakika bir zamanınızı alıyordu.

Kıbrıs harekatı bitmişti, ama, ganimet transferi henüz bitmemişti. Piyasada bol miktarda İngiliz çifte vardı. Pek çoğumuz bunun ne olduğunu anlamadık bile! Bu nadide silahlar çok kısa sürede ebedi konuşlanacağı silahlıklarda yerlerini aldılar.

Bugün bile yerlerini İzmir Caddesi''nde koruyan ve adları "Amerikan Pazarı" olarak neredeyse tescil edilen dükkanlarda yivsiz av silahı bulunmasının ötesinde yivli av silahı bile satılırdı.

İzmir Caddesi''nde Ankara Sanat''ın karşısındaki Amerikan pazarının alt katında, bir merdivenin altında var olan boşluğu kendisine dükkan haline getirmiş olan rahmetli Sefer bu konuda bir numaraydı.

Terörün "t"si yoktu ama "teşekkür ve güler yüz" çoktu!

1965 - 1979 yılları arası geçen 14 sene avcıların "altın yılları" diye adlandırılabilir.

O dönemde, 6 tanesi yivli ruhsatlı olmak üzere evimde 15 den fazla silah vardı.

Evinden ava gitmek için çıkan bir avcıya imrenerek bakılırdı.

Yol boyunca güvenlik güçleri tarafından genel kontrol yapıldığında "Onlar avcı... Bırakın geçsinler" teranesi ile uğurlanırdık.

"Avcıdan hiç kimseye zarar gelmez" şeklindeki düşünce, neredeyse toplumun tamamı tarafından kabul edilmiş bir haldeydi.

Özde, avcı sevilirdi.

Ya şimdi!

-!..

Rahmetli Kayın Pederim İsmail Hakkı Altuncu-Tolga Bora - Muazzez Altuncu- Ümran Bora- Pınar Bora

Evin her köşesinde silah vardı.

 

Silahla yatar, silahla kalkardım. Saatlerce bakımı ile uğraşırdım.

O kadar tutkuluydum ki, onları çalınmaya karşı sigorta ettirmiştim.

Berattan S56 modeli çok popülerdi. Fiyatı ise 3.500 ila 5.000 TL. arasında idi. MKE çifteleri ise 1.200 TL.

Yivli ruhsatlı bir silah (30-06 cal.) 30.000 TL. den alıcı bulabiliyordu.

Browning A5 yarı-otomatik yeni bir av tüfeğinin piyasa fiyatı ise yaklaşık 7.500 TL. olarak belirlenmişti.

Pazar, üç aşağı beş yukarı, böyle oluşmuştu.

Bu anlattıklarım, sizlerin gözünde o dönemin avcılıkla ilgili değerlerini hayal edebilmeniz içindi.

Oğlumu sünnet ettirmeye karar verdik. Düğün törenini evde yapmayı uygun gördük. Baba olarak bu yükümlülüğüm dışında, ona bir de sünnet hediyesi almayı düşündüm.

Bu ne olmalıydı ki... Onun dünyasında hep yaşasın, hep taze kalsın!

O döneme gelinceye kadar lise çağlarında "Bağlama" çalmak için içimde bir heves duymuştum. Spor hayatı ile müzik dünyası pek de öpüşmediği için, ben sporu seçince... Bu hevesim de böylece yarım kalmış oldu. Ama müziğin insan yaşamındaki önemini o yıllarda kavradığımı düşünüyorum.

Bu düşüncelerin tesiri altında kalmış olacağım ki... Aklıma piyano alma fikri geldi.

Yetmişli yıllarda Ankara''da belirgin bir piyano satan dükkan yoktu. İkinci el aramamız gerekecekti. Dolayısıyla bu arzumu yakın çevremize duyurmaktan başka bir seçeneğim olamadı. Ben de bu yolu kullanarak beklemeye başladım. Çok sürmedi havadis bir av bayiinden geldi. "Gültekin Bey İstanbul''a yerleşeceği için piyanosunu satacakmış" dediler.

Şimdi yeri geldi, sizlere Gültekin Bey''den bahsetmem gerekecek. 1958 den bu yana tam tamına 50 yıldır Ankara''da yaşıyorum. Bu süre zarfında binlerce avcı ile tanışma fırsatım oldu. İçlerinde sıra dışı insanları bir tarafa ayırmak gerekirse Gültekin Bey bu sıfatı hak edenlerin başlarında gelir. "Kent soylu" tanımlamasını hak eden davranışlar sergilerdi. Yanlış hatırlamıyorsam Fransız silahlarına karşı da özel bir merakı vardı.

Darne meraklısıydı.

Bu silaha, "kulaklı" veya "kızaklı" gibi adlar takılmıştı

Bu silah Türk avcısı tarafından pek sevilmez. Namlu içinin doldurma ve boşaltma anında çok net görülememesi, avcıları hep tedirgin etmiştir. "Ya içinde bir şeyler kaldıysa" duygusu bu muhteşem silahı hak ettiği yere asla getirememiştir. Ama başta estetik ve mekanik açıdan her türlü övgüye layık bir silahtır.

Bunun dışında Fransız silahlarının "iklim şartlarından büyük ölçüde etkilendiği" gibi ortak bir kanı vardır. Akdeniz bölgesinde itibar görse bile, bu özel durum popülaritesinin bu bölge ile sınırlı kalmasına sebep olmuştur. Sert doluları sevmediği yönünde de ayrı bir söylenti vardır.

Zaman zaman Kızılay''da bir araya geldiğimizde, Gültekin Bey durur durur bu silahı anlatırdı.

Gültekin Bey''in Sayıştay''da üst düzey bir görevde çalıştığını anımsıyorum.

O tarihte piyanosunu satmak isteyen bu değerli avcının soy adını hatırlayamadım. Çok üzgünüm. Ama bulacağım.

Kızılay''da karşılaştığımızda "Piyanoyu görmek için evime gelebilirsiniz" deyince ben de kendisine "Ben çok anlamam, anlayan bir arkadaşımı getirebilir miyim" demek sureti ile izin istedim. Aldığım cevap "ne demek, memnun olurum" şeklindeydi.

Bir sabah saat 10:00 gibi Gültekin Beyin Cinnah Caddesi''nin başında (Atakule''ye yakın) bulvar üzerinde olan evine gittik. Yanımdaki dostum ise Sn. Vedat Gür idi. Hoşbeşten sonra Vedat Bey önce piyanoya alıcı gözü ile iyice baktı. Sonra da çalmaya başladı. Ortam bir anda sıcak bir havaya büründü. Gültekin Bey''in çok hoş bir sesi olduğunu o saatten sonra öğrendim. Vedat Bey çaldı, Gültekin Bey bir aryayı seslendirdi.

Ben de mest oldum. Şimdilerdeki söylem ile "Koptum" yani...

Vedat Bey''den "alalım" şeklindeki işareti alınca 30.000 TL vermek sureti ile piyanoyu aldım.

Dışarı çıkınca Vedat Bey bana anlatmaya başladı. "Tellere vuran keçe tokmaklarda iz bile oluşmamış. Demek ki çok az kullanılmış. Şasesi de döküm. Amerikan malı, üstelik çok güzel sesi var. Çok iyi yaptınız."

O gün bu paraya 4 tane Browning A5 yarı otomatik av tüfeği veya bugün satılsa ciddi para edecek bir arsa alabilirdim. Ama her iki nesnenin getirisi, piyanonun evimize getirdiği mutluluk duygusunu sağlamaktan çok uzak olacaktı.

Şimdi evimizde bir piyano vardı.

Tolga Bora 7 yaşında

Tolganın piyano öğrenebilmesi için hoca tuttuk. Üniversite çağları geldiğinde Gazi Üniversitesi Piyano Bölümü''nde sınava girdi. Kazanamadı ama artık çalmaktan keyif duyuyordu. Bu da benim için yeterliydi.

Zaman içinde kızım da bu işten nasibini aldı.

O da mutevazı ölçüler içinde piyano çalabiliyor.

Bu özelliği yakın çevresine keyif veriyor. Bir piyano, 2 çocuğun hayatına farklı bir boyut kazandırdı.

Daha ne olsun...

Sünnet düğününde yeni almış olduğum piyanoyu şimdilerde TRT''de piyano ve ses sanatçısı olarak görev yapan Sn. Erkan Yüksel çaldı. O zaman da harikaydı şimdi de öyle... Sn.Erkan Yüksel bizim çok sevdiğimiz yakın bir aile dostumuzdur.

Sn. Erkan Yüksel

Gün geldi Sn. Vedat Gür ile evimizde bir çok hasbihal yaptık. O çaldı biz dinledik, başka dünyalara gittik... Ankara''da bu gün Sn. Vedat Gür gibi repertuar zengini olan ikinci bir örnek piyanist yoktur. 40 sene evvel Marmara Oteli''nde çalardı... Şimdi onu Hilton gibi beş yıldızlı otellerde dinleyebilirsiniz.

Avcılar içinde bir centilmenlik yarışı yapılabilse, "Ankara ölçeğinde değil Türkiye çapında hiç kimsenin şansı olamaz" derim.

"Doğuştan beyefendi sözü onun için söylenmiştir" derseniz hiç de aykırı kaçmaz.

Sn. Vedat Gür aynı zamanda birinci sınıf bir avcıdır.

Sn. Vedat Gür

Bizim piyanodan aldığımız hazzı bir türlü anlamayan (!) bir arkadaşım vardı. İkide bir bana "Bu piyanonun burada ne işi var? Satın gitsin." "Bu piyanoyu odanın şurasına koyun. Olmadı, burasına koyun. Kim çalıyor bunu?" diye ha bire bizi sorgular, ha bire akıl verirdi.

Şaşkınlıkla izlerdim onu.

İnsan vardır, yaşar!

İnsan vardır, yaşamaz ama sürekli yaşamı tarif eder....

Allah selametini versin.

Yine bol nasihat aldığım bir günün ardından sonra, evi baştan aşağı boyatmaya karar verdim. Ortalık bir anda ana baba gününe döndü.

Herkesin bildiği bu hali anlatmaya gerek duymuyorum. Kelimenin tam anlamı ile perişan bir vaziyetteyiz. Günlerden de pazar. Kapı çalındı, bu saatte bize gelen olmaz ki!. "Hayırdır inşaallah" diyerek kapıyı açtığımda karşımda Sn. Fazıl Say''ı gördüm. Kucağında kızı arkasında da eşi.

Söze "Biz geldik, mümkünse kedilerinizi seveceğiz" diye başladılar.

Kapı karşı komşum, müzik dünyasının tanınmış ve sevilen bir çifti idi.

Soner Özer - Emel Akçay Özer - Ümran Bora

Fazıl Say''da onları ziyarete gelmiş. Kızları kedilere çok düşkünmüş. Ziyaretin asıl sebebi de bu imiş.

"Buyurun" diyerek içeri aldık ama nafile! Her yer boya, eşyaların üstü kapalı olduğu için onları ayak üstü mutfakta ağırlayabildik. Kedileri sevdiler ve gittiler.

Tarihi bir fırsatı, bu şekilde elimden kaçırmış oldum!

Fazıl Say''dan rica edecektim. En azından piyanonun başında bir fotoğraf çektirmek için... Belli mi olur belki de az da olsa çalardı...

Sonra da bu arkadaşımı arayıp; "Dün Fazıl bizdeydi, biraz piyano çaldık..." şeklinde bir kaç şey söyleyerek kelimenin tam anlamıyla onu "gıcık" edecektim. Olmadı. Hala yanarım.

Bir kaç gün sonra Fazıl Say''ın Bilkent Üniversitesi''nde konseri vardı. Komşularımla oraya gittik. Bu fotoğrafı da orada çektirdik.

Ümran Bora - Fazıl Say - Mehmet Emin Bora

Sn. Emel Akçay Özer - Sn.Fazıl Say

Genç avcıların bilemediği bazı şeyler var.

Avlanma adabı

Oturup kalkma adabı,

Söz söyleme adabı,

Velhasılı, edep ve ahlaka ait daha onlarca şey....

Bunları, genç avcılara kim, nasıl öğretecek?

Ahlak gök yüzünden "şap" diye gelip birinin başına yapışmaz, kalbine de doğmaz!

Ahlak, uzunca bir zaman içinde insanın içinde oluşur. Bunu sağlamanın önemli yollarından biri okumaktır.

Okursa öğrenir,

Öğrendikçe kıyaslama yapabilir,

Kıyaslama yapabildiği ölçüde soru sorar,

Sordukça anlar,

Anladıkça kanaati oluşur.

Kanaati olan insanların kendine özgü fikirleri vardır.

Düşünen insandan sağlıklı birey ve doğaldır ki sağlıklı avcı olur.

Avcılık bu ölçeklerle tanımlanacak ise "tahmin edilenden çok daha zor bir zanaattır."

İşte ahlaka dair bir avcılık öyküsü

EN BÜYÜK FIRSAT

 

On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.

Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu.

Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi.

Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, ama henüz av yasağının kalkmasına saatler kalmış olan bir levrekti. Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.

"Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum" dedi.

"Baba!" diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.

" Başka balıklar da var" dedi babası.

"Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil" dedi çocuk.

Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı. Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı.

Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu.

Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi.

Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City''nin ünlü mimarlarındandır. Babasının küçük evi hala o adadadır. Oğlunu ve kızlarını hala o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.

Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat ahlaki değerler konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi ahlaki değerler doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca ahlaki değerlerin uygulanabilmesidir.

Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.

Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.

Düzene karşı çıkıp, fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.

 

21''inci yüzyılın başında, yaşamın tamamını avcılıkla özdeşleştirmek, Paleolitik dönem avcısı gibi bir tavır sergilemek, gerçek anlamda avcılığın özüne aykırıdır. Unutulmamalıdır ki yaşanan her dönemin kendine özgü şartları vardır.

Dolayısıyla 21''inci yüzyılın da ön koşulu farklıdır. Öncelikle bunu anlayabilmemiz lazım.

Zorunlu göç sonunda kent içinde ancak günlük (!) yaşayabilen, pek çok şekilde baskı altında kalan, ezilmiş, yıpranmış, binlerce insan, hafta sonları ava gitmek için kendini dağlara taşlara atıyor.

Rusların Macaristan''ı işgalinden sonra Macar insanı özgürlüğü doyasıya tadabilmek için çözümü motorsikletle hız yapmakta bulmuştu. Ölümle sonuçlanan bu eylemin arka planında yatan olgu, ezilmişliğe karşı bir tepkidir.

Dolayısıyla, olmaması gereken bu hali yenebilmek uğruna, içindeki Paleolitik insan kimliğine geri dönen ezilmiş kentli şimdilerde (!) bu isyanın acısını yabanhayvanlarından çıkartıyor. Bu hal avcıların tamamı için geçerli değilse de, pek çoğu için yaşanan gerçek budur.

Kırsal alanda ise durum çok daha vahimdir.

Gelecek şöyle dursun "yarınını" bile tarif edemeyen pek çok genç insanın elinde artık av tüfeği vardır. Kayıt altına alınabilenden daha çoğu kayıt dışıdır.

Bu insanların avcılıkla ilgili değer (!) yargıları, doğrudan doğruya beslenme ile ilgilidir.

Gelin şimdi, Köy Enstitüleri''ni aramayın!

Köyde, farklı müzik aletlerini çalabilen köy insanını aramayın!

En küçük yerleşim birimi olan köyde, "çağdaş insanı yaratma" çabasında olan;

Hasan Ali Yücel''i

İsmail Hakkı Tonguç''u rahmetle anmayın...

 

Dilerim ki piyano ile avcılığın bağlantısını anlatabilmiş olayım.

Yaşanan sorunları çözmek için; yasaları, sistemi, metodu ve benzeri pek çok şeyi değiştirme yerine sadece insanı değiştirmeye çaba sarf edin.

Bunun da tek yolu eğitimden geçer.

 

Piyano çalmak devleti yönetmekten daha zordur.

Fildişi taşları coşturmak, insanları coşturmaktan daha çok çaba ister.

Pederevski

 

Mehmet Emin Bora

24 Ocak 2008 / Ankara

Bu yazı 12594 kez okundu...