Nutuk


Dün Anıtkabir''i ziyaret ettim.

Her zaman olduğu gibi çok da duygulandım.

Yaşanan sıkıntıların pek çoğunun, yakın tarihimizi bile bilmediğimizden kaynaklandığını düşünüyorum.

Nasıl kazandığını bilemeyen, neyi kaybedeceğini bilemez ki!

Beyaz camların esiri olduk...

Yükselen değerler (!) hiç bir dönemde bu kadar seviyesiz olmadı.

Son 50 seneye sizler kadar ben de şahidim.

Okumuyoruz.

Okusak; dün bize düşman olan kadrodan hiç eksilen olmadığını anlayacağız.

İçerideki hainler, yoklamaya eylem ve söylemleri ile "biz de buradayız" diye katılıyorlar.

Dün de tam kadro içimizdeydiler.

Bunu anlamanın öğrenmenin bir tek yolu var.

Sadece "Nutuk" adlı dev eseri okuyun. Fazlası ile yeterli olacaktır.

Anlamayan sadece bizler değiliz.

Onlar da anlamamışlar!

-!..

O zaman sadece bir Mustafa Kemal vardı...

Ya şimdi!

....

Nutuk adlı dev eserin günümüzde yaşanan pek çok olaya ışık tutacak bazı bölümlerini özetlemeye çalıştım.

Dilerim ki 1923 yılında "neyi başardığımızı" bir kere daha hatırlamış oluruz.

Nutuk veya yeni Türkçe kelime ile ifade etmek istersek söylev;

Bir yurdun, bir toplumun, ümitsiz, yenik, karanlık günlerini benimsemesinin anlatımı ile başlar.

O yurt, dört bir yanından düşmanların yağmasına uğramıştır.

Korkaklar, kötüler, ikiyüzlüler ve hainler ortada kol gezmektedirler.

Sorunları kişisel çıkarlarından öte değildir.

Halk yorgun düşmüş ve yoksullaşmıştır.

Koskoca bir imparatorluk iç düşmanlarının eli ile dış düşmanlara parça parça satılmaktadır.

Bağımsızlığın adını ağzına alan yoktur.

Şurada burada guruplaşan aydınlar arasında hiçbir birlik görülmez. Bu yağmadan birşeyler kurtarabilmek sözde vatanseverlerin tek ümididir.

Tarih 13 Kasım 1918. İtilaf devletleri donanması İstanbul Boğazı’na demirlemiştir.

Aynı gün Haydarpaşa’dan bir motorla karşıya geçmekte olan Mustafa Kemal tüm olumsuz şartlara rağmen bu savaş gemilerine bakarak “Geldikleri gibi giderler“ diyebilmişti. İşte bu şartlar altında Nutuk, en kısa bir deyimle inançlı yüreklerin güncesidir.

Birçok olumsuzluğun içinden, aydınlık bir yarının nasıl çıkarıldığının belgesidir.

İnsanlık tarihi içinde toplumların iç sorunları, bir diğer ulusla olan ilişkileri çıkar çatışmaları karmaşık bir yapıya ulaşmıştır. Aklı kullanmadan, geçmişte yaşanan acı örneklerin sebep ve sonuçlarını bir bilim adamı titizliği ile incelemeden doğruya ulaşmak, en hafif tabir ile safdillik olur.

Bu bakış açısı altında Söylev, geleceğe ışık tutan bir meşaledir.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın tüm aşamalarının birinci elden tutulmuş güncesi niteliğindedir ve bir toplum bilim klasiğidir.

Atatürk’ün öz yaşam öyküsü olmasının yanında, dönemine ait belgelere dayanan siyasal bir tarihtir.

Özde söylev, gelecek kuşaklar için bir yol göstericidir.

Mustafa Kemal tarafından üç ayda kaleme alınan Nutuk (Söylev), ilk defa 15 Ekim 1927 günü toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Kurultayı’nda 6 günde okunmuştur.

15 Ekim 1927

Mustafa Kemal, söylevinde bağımsızlık savaşının bütün evrelerini belgelerle anlattığı gibi, hizmeti geçmiş birçok kişinin devrim söz konusu olduğunda, nasıl yan çizdiklerini yine belgeleri ile kanıtlar.

Bu bağlamda Söylev’e bir hesaplaşma öyküsüdür de diyebiliriz.

“ Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak mahiyet alır.” sözleri Mustafa Kemal’e aittir.

Dolayısıyla Söylev’de kendi yarattığı tarihi bizzat yazarak, “haklılığın kanıtlarını” tarihe mal etmektedir.

Tarih, birtakım rastlantıların sonucu değilse, herhangi bir olayın belli bir tarihte ortaya çıkması da rastlantısal olamaz. Her olayın belli bir tarihte ortaya çıkmasının kendine göre nedenleri vardır. Mustafa Kemal’in önderlik nitelikleri yanında en büyük özelliklerinden birisi de zamanlama konusundaki isabetli davranışlarıdır. Bu kusursuz özelliği onun başarılarının önemli bir parçasıdır.

Ulusların yaşamında, her zaman, çöküntüler vardır. Önemli olan, böyle dönemlerde

”Ne yapacağımızı”,

“Nasıl yapacağımızı” bilmektir.

Atatürk’ün söylevi, cumhuriyetin bekçiliği görevini almış genç kuşaklara, bağımsızlığın ve devrimin sonsuza değin sürdürülmesinin koşullarını belirtmektedir.

İnsanlık tarihi ezilen ulusların, örnekleri ile doludur.

Sömürge ya da yarı sömürge toplumlar, devrim yapma şansına sahip değillerdir.

Aslolan önce bağımsızlık, sonra devrimdir.

Bağımsız olmayan bir toplum demokratik yaşama da yabancı kalır. Egemenlik hakkı, özgürlüğün ilk koşuludur.

Nutuk, aynı zamanda Mustafa Kemal’in felsefi bilgeliğine tanıklık eden bir yapıttır.

En üstün strateji düzeyi olan bilgelik;

“ne yapmamak gerektiğinin yanı sıra neyi ne zaman yapmak gerektiğini de bilmek demektir. Yapmamak sanatı olguların özünü bilmek , yapmak sanatı ise yaşamı bilerek yaşamaktır.”

Erzurum kongresinde Mustafa Kemal’in sıkıntıları vardır. Şöyle der büyük asker ve devlet adamı:

“Tarih inkar edilmez bir şekilde kanıtlamıştır ki büyük işlerde başarı için yetenekli bir önder gereklidir. Ulus, ülke siyasi ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincanlı bir Nakşi Şeyhi, Mutki’li bir aşiret başkanı gibi zavallılardan oluşacak temsilciler kuruluna adı geçen görevler bırakılabilir miydi? Bırakıldığında “Yurdu ulusu kurtaracağız“ dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi bir yanılgıya düşmeyecek miydik ?”

Büyük önderin o zaman yapmış olduğu bu tespitleri, yakın zaman dilimi içinde yaşadığımız gelişmelerin ışığı altında bir kere daha değerlendirilmesini okuyucuların engin sağduyularına havale ediyorum.

Büyük Şair Nazım Hikmet de Kurtuluş Savaşı''nı destansı şiirinde şöyle anlatır.

Buna rağmen ,

İstanbul’da birçok hanımlar, beyler paşalar,

Türk halkından kesmişlerdi umudu

Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a:

“Amerikan mandası altına girelim “diye.

“İstiklal, diyorlardı, şayanı arzu tercihtir , amma

Bugün bu diyorlardı mümkün değil,

Birkaç vilayet diyorlardı, kalacak elde

Şu halde diyorlardı, şu halde,

Memaliki Osmaniye’nin cümlesine şamil

Amerikan mandeterliğini talep etmeği

Memleketimiz için en nafi bir şekil kabul ediyoruz.

Gazi Mustafa Kemal, Büyük Nutkuna başlarken... 15 – 20 Ekim 1927

30 Temmuz 1919‘da Milli Savunma Bakanlığı’ndan 15. Kolordu Komutanlığına şöyle bir buyruk gelir.

“Mustafa Kemal ile Refet Bey’in hükümet kararlarına aykırı hareket etmelerinden dolayı hemen yakalanarak İstanbul''a gönderilmeleri Bab-ı alice uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden, kolorduca ciddi yardımlarda bulunulması ve sonuçtan bilgi verilmesi rica olunur. “

İstanbul hükümet böyle düşüne dursun kongre kararını vermişti bile.

Erzurum’da 14 gün sürdü Kongre:

Orda mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden

Ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

Orda, bir Şurayı Milliden bahsedildi

İrade-i Milliyeye müstenit bir şurayı milli’den

Buna rağmen,

“Asi gelmeyelim” diyenler vardı, “makamı hilafet ve saltanata”

Hatta casuslar vardı içerde.

Buna rağmen

Bütün aksamı vatan bir küldür” denildi

“ Kabul olunmaz “denildi, “Manda ve Himaye”

 

SİVAS KONGRESİ

4 Eylül 1919 Perşembe günü öğlenden sonra toplanan kongrenin ilk 3 günü yazışmalarla geçmiştir. Dördüncü gün Erzurum Kongresi Tüzüğünü görüşerek derneğin adını Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne çevirmiştir. Kongrenin 8. gününde ise Amerikan mandası yeniden tartışılmaya başlanmıştır.

Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler.

Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat, sapsarı yılgınlıklarıyla beraber

Ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.

Ve Erzurumlululardan ve Sivaslılardan ve Türk Milletinden çok

İşbu Mister Browne’a güveniyorlardı.

Bu zevata:

“ İstiklalimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler ” denildi.

Fakat ayak diredi efendiler:

“Mandanın, istiklali ihlal etmeyeceği muhakkak iken,” dediler

“Herhalde bir müzaharete mühtacız diyorum,” dediler

Ve böylece , bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.

Sivas , mandayı kabul etmedi fakat,

“Hey gidi deli gönlüm ,” dedi

“Akıllı, umutlu, sabırlı, deli gönlüm “ Ya istiklal ya ölüm” dedi

 

Amerikan Hükümeti ülkemizde ve Kafkasya’da incelemeler yapmak üzere General Harbord’un başkanlığında bir heyet göndermişti. Generale Milli mücadelenin amacı üzerine geniş bir açıklamada bulundum.

Generalin bazı beklenmedik soruları ile karşılaştım.

Örneğin ”Ulus düşünülebilen her türlü girişimde bulunduktan sonra başarı elde edemezse ne yapacaksın?" gibi.

Şöyle karşılık verdim:

“ Bir ulus, varlığını ve bağımsızlığını korumayı düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra başarılı olabilir.

“Ya başaramazsak” demek, o ulusu ölmüş saymak demektir.

Öyle ise yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.

 

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ve kanlı bankerler pazarında

Memleketi Alman’a satanlar,

Yan gelip ölülerin üzerine yatanlar, düştüler can kaygusuna

Ve kurtulmak için başlarını halkın gazabından

Karanlığa karışıp basıp gittiler.

Yaralıydı, yorgundu fakirdi millet

En azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,

Dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,

İki kat soyulmamak için.

 

Mustafa Kemal mevcut durumu “Ulus korkunç günler yaşıyordu “ diye belirtmektedir.

MECLİSTE İKİNCİ GRUP ADIYLA BİR MUHALEFET GRUBUNUN OLUŞMASI

Sakarya Zaferi’nden üç dört ay sonra muhalefet kendini göstermeye başladı. Malta tutuklularının Ankara’ya gelmesinden sonra muhalefet daha da yoğunlaştı. Rauf Bey, Kara Vasıf Bey izlenen politikaları sorgulamak istediler. Buna izin vermedim. Rauf ve Rafet Beyler bakanlıktan istifa ettiler. Ordumuzun Sakarya Savaşı’ndan sonra saldırıya geçmemesini eleştirerek ordunun gücünün kalmadığı düşüncesini ortaya attılar. Bu kötü propoganda Ankara’dan çıkarak ordu birliklerine kadar uzandı.

Başkomutanlık yasası üç kere uzatıldı. Üçüncü uzatılışta ben rahatsızlığım dolayısıyla mecliste yoktum. Muhalefete mensup milletvekilleri benim Başkomutanlıkta kalmamı istememişler.

8 Temmuz 1922’de bakanların ve bakanlar kurulu başkanının seçimini gizli oyla yaparak, bakanlar kurulu başkanlığına Rauf Bey’i seçtiler.

Muhalefetin ordu aleyhine yürüttüğü çalışmalar sürüyordu. Ordunun saldırı gücünün kalmadığını söyleyerek sorunun politik yolla çözülmesinin zorunlu olduğunu söylüyorlardı.

SALDIRIYA GEÇME KARARI

Ordumuzun eksiklikleri tamamlanmak üzereydi. Bakanlar kurulu ile gizli bir toplantı yaptık. İç dış ve askeri durumları görüştük. Saldırı düşüncemizi bakanlar kuruluna açıkladık.

Onlarda onayladı.

26 Ağustos 1922 sabahı düşmana saldırmak üzere cephe komutanlarına emir verdim.

- Yüzbaşı sordu :

- Saat kaç?

- Beş

98956 tüfek

ve şöför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden

yedibuçukluk şnayderlere, onbeşlik obüslere kadar,

bütün aletleriyle

ve vatan uğrunda

yani toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle

Birinci ve İkinci Ordular

Baskına hazırdılar

Alaca karanlıkta bir çınar dibinde,

Beygirin yanında duran

Sarkık, siyah bıyıklı süvari

Kısa çizmeleriyle atladı atına .

Nurettin Eşfak baktı saatine

- Beş otuz…

Ve başladı topçu ateşiyle

ve fecirle birlikte büyük taarruz…

30 Ağustos 1922’de yaptığımız Başkomutan Savaşı ile düşmanın ana gücünü yok ettik. Yunan başkomutanı Trikopis’i de esir aldık. Elde ettiğimiz başarıları resmi duyurularla çok önemsiz eylemler gibi gösterdik. Amacımız durumu tümüyle dünyadan gizlemekti.

11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes anlaşması imzalandı.

17 Kasım 1922 günü bana iletilen resmi telgrafın ilk cümlesi şu idi.

“ Vahdeddin Efendi bu gece saraydan kaçmıştır”

Bugün Mustafa Kemal Atatürk''e dil uzatanların varlığını, cesaretlerini (!) nereden geldiklerini anlayabilmek için yazımın başında ifade etmeye çalıştığım gibi dünü bilmeleri lazım. Aşağıdaki örnek fazlası ile anlamlıdır.

SEÇİLME HAKKIMI ELİMDEN ALMAK İSTEDİLER

Üç milletvekili seçim yasasında bir değişiklik yapılması hususunda önerge hazırlamışlar. Önergeye göre Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için Türkiye’nin sınırları içinde yerel halktan biri olmak veya kendi seçim bölgesine yerleşmiş olmak gerekiyordu. Göçmen olanlar bir yere yerleştikten sonra aradan 5 yıl geçmedikçe milletvekili seçilemeyecekti.

Benim doğum yerim bugünkü sınırların dışında kalmıştı. Herhangi bir seçim bölgesinde de 5 yıl oturmadım. Bu nedenle bu önerinin beni ilgilendirdiğini belirterek söz istedim.

“Doğum yerim ulusal sınırların dışında kalmış ise, bunu ben istemiş değilim. Bunda hiçbir suçum yoktur. Eğer düşmanlar amaçlarına ulaşmış olsalardı, bu tasarıya imza koyan bayların yerleri de sınır dışında kalabilirdi.

Beş yıl bir seçim bölgesinde oturamamış isem o da yurt uğruna yaptığım ödevler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği niteliği kazanmaya çalışsaydım, Arıburnu Anafartalar, savunmasını yapmamam gerekirdi. Eğer bir yerde, 5 yıl oturmak zorunda bulunsaydım, benim Bitlis’i ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım gerekirdi. Bu bayların istediği niteliği kazanmak isteseydim, bugün “ulusal sınır” dediğimiz sınırı çizmemem gerekirdi.

Ben sanıyordum ki bu çalışmalarımdan dolayı ulusumun sevgisini kazandım. Yurttaşlık haklarından oksun bırakılacağım hiç aklıma gelmezdi. Dış düşmanlar canıma kıyarak beni yurdumdaki işimden ayırmaya çalışacaklar. Ama hiçbir zaman düşünüp düşleyemezdim ki , yüce mecliste iki üç kişi bile olsa aynı düşüncede bulunabilsin. Bu baylar gerçekten seçim bölgeleri halkının düşünce ve duygularını mı yansıtıyorlar ? Ulus da kendileri gibi mi düşünüyor? Beni yurttaşlık hakkından yoksun etmek yetkisi bu baylara nereden verilmiştir. Bu kürsüden bu bayların seçim bölgeleri halkına ve tüm ulusuma soruyorum ve karşılık istiyorum.

Bu sözlerim, yayın organları aracı ile yurda dağıldı. Ulus, konuşmamı ve karşılığını istediğim soruyu öğrendi. Her taraftan seçmenler ve halk, hemen Meclis Başkanlığı’na protesto yazıları yağdırdılar. Yasa tasarısına imza atan milletvekillerini kınadılar.

Bu uzun ve ayrıntılı sözlerim tarihe mal olmuş bir devrin öyküsüdür. Bu söylevimle ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan, ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bu sonucu Türk gençliğine emanet ediyorum.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından el yazısı ile kaleme alınan Nutuk’un çok çarpıcı olan bölümlerini sizlere sunmaya çalıştım.

Nutuk’un son cümlesi olmasına rağmen Atatürk’ün farklı bir düşünceyle üzerini çizdiği;

“ BENİ HATIRLAYINIZ” için,

bizlerin söyleyebileceği tek şey

“SENİ HİÇ UNUTMADIK Kİ “ olabilir.

Nutku oluyun, nutkunuz tutulacak ama gerçekleri göreceksiniz.

Korkunun ececele faydası yoktur.

Bu doğrudur.

Ama;

Cesaret ve fedaklıkla çözülemeyecek sorun da yoktur....

 

Mal kaybeden, bir şey kaybetmiştir.

Onurunu kaybeden birçok şey kaybetmişitr.

Cesaretini kaybeden her şeyi kaybetmiştir

Goethe

 

 

Mehmet Emin Bora

29 Ekim 2007 / Ankara

Bu yazı 8557 kez okundu...