Elinin Kiri, Yüzünün Akı


Cebrail Çelik

Yaklaşık bir hafta evvel Sn. Ali Üstay ile konuştum. Eksik olmasın, arayıp soran hep o. Ben ise bu konuda biraz daha çekingenim. Ön planda olan duygum "acaba rahatsız etmiş olur muyum" ağırlıklı...

Ama en kısa sürede ve uygun bir zamanda İstanbul'a gidip kendisi ile bir söyleşi yapmak istiyorum.

Tabii ki izin verirse...

Aydınlanmak ihtiyacı!

-!..

Bu, yaşam boyunca sürekli olması gereken bir hal.

-!..

Sn. Üstay, son sohbetimiz sırasında bana "gerçekleştirmeye çalıştığım yurt içi gezilerden beklediğim nihai amacı" sormuştu.

Ben de bunun bir "arayış" olarak nitelendirilebileceğini, sosyal problemlerin atında özellikle insan faktörünün ağır bastığı gerçeğinden yola çıkarak toplumun refahını arttırma yolunda "çözüm yolları bulunabilir mi?" sorusuna bir yanıt arama olduğunu anlattım.

Özde, eski bir deyimle "Ehemmi mühime tercih etmek" durumundayım.

Yani ilgi alanım "yabanhayatı ve avcılık" olmasına rağmen; ülkenin içinde bulunduğu mevcut durum, bana problemler arasında çözülmesi yönünde öncelik arz edenin üzerine eğilmem gerektiğini söylüyor.

Aslında yoksulluk problemi çözülmeden, yabanhayatına dönük köklü reformları gerçekleştirmek arzusu "ham hayalden" öte değil.

Denedik!

-!..

Hiç bir şey Ankara'dan veya İstanbul'dan görüldüğü gibi değil.

-!..

Bu bağlamda anlaşılması kolay, somut bir örnek vermek istiyorum.

Çok değil, bundan 1 hafta önce bana güreş sporu hakkında soru sorsalardı, son derece olumsuz bir kaç şey söylerdim.

Yani, kamuoyunun bu spor dalına ilgisinin olmadığı yönünde konuşurdum.

İçine düştüğüm yanılgıyı belgeleri ile sunmak isterim.

19 Ağustos 2007 Pazar.

Kızılcahamam'da yapılan Su Festivali dolayısıyla düzenlenen yağlı güreşlere gittim.

Festival alanı tıka basa dolmuştu.

Dikkatimi çeken bir nokta da hanım seyircilerin güreşe gösterdiği yoğun ilgi oldu.
Yanılmıyorsam bir çoğu, yarışmacılarla aile ilişkisi içinde. Bu, çok önemli bir faktör.

Güreş sporu hakkındaki ön yargılarımın tamamı "şartlandığım" için beni yanıltmış oldu.

Gerçekte ise ilgi tüm yaş gruplarını kapsıyor. Özellikle küçük yaştaki çocukların sergilediği davranışlardan ötürü gurur duydum. Hepsi centilmendi, yenilseler bile hoşgörü sergileme çabasındaydılar... Yenen de ötekinin sırtına dostça dokunabiliyordu.

Herkes işine baktı! Sadece güreştiler, kavga gürültü olmadı...

Gençler de büyük bir olgunlukla sonuçları kabullendiler.

Kırkpınar'da baş pehlivan olmuş, başa güreşmiş, Avrupa şampiyonu olmuş güreşçilerin festivale katılması, bu etkinliği düzenleyenlerin bir başarısı diye düşünüyorum.

Peşrevin güzel örneklerini gördüm.

2000-2001 yılı Kırkpınar Başpehlivanı Kadir Engin'i seyretme şansım oldu. (solda)

Şimdi irdelenmesi gereken; başta yazdığım olumsuz ön yargının benim üzerimde nasıl oluştuğudur!

-!..

Medyayı takip edenler, gazetelerin hemen hemen hiç birisinde güreş sporuna ait sürekli bir haber akışının olmadığını yakinen bilirler. Uluslararası ölçüde şampiyonluk alan bir sporcunun bile basında havası bir, bilemedin iki günde biter...

Neden?

-!..

Çünkü medyanın kalemşörleri, tüm öncelikleri futbola tanıdığı için...

Top, gözünüzün önünde kaleye tıpış tıpış girse bile, bunda keramet arayan onlarca yoruma gazete sayfalarında rastlamak işten bile değildir.

Onlar,"var olan sistemin bir parçasıdırlar" ve buradan nemalanırlar....

Var olan sisteme karşı çıkan, soluğu dışarıda alır!

-!..

İstersen o gazetede "22" sene çalış, istersen 122!

-!..

Sermaye "doğrunun" değil "paranın" peşindedir ve doyumsuzdur.

21. yüzyılın parlayan yıldızı futboldur.

Popülerliğin yolu, magazin programlarından geçmektedir.

"Anne baba sizleri çok seviyorum" diye gözaltına alınanları merak edenler, arama motorlarını 25 milyon kereden daha fazla "tık"lamışlar!

Size doğru bilgi aktaracağım diye bir "tık" da benden gitti!

-!..

69.900.000 vatandaşına sor bakalım "Cahit Arif Arf kimdir" diye?

-!..

Az söylemiş olabilirim!

-!..

Ne hallere geldik!

Futboldan örnek vermiştim...

Hayata yenik düşmüş bir toplumu sahte zaferlerle ayakta tutmanın, dertlerini unutturmanın önemli bir yolu ona aidiyet hissini aşılamaktan geçer. Bu suretle rakip takımı yenmek için gerekirse "ölmeye geldik" diyecek kadar kendinden geçebilir...

İçinde bulunduğumuz şu günlerde yaşanan acı bir örneği sizlere sunmak isterim.

İşte haber.

G.SARAY POSTERİNE ATEŞ ETTİ FENERLİ GÖKHANI VURDU

33 yaşındaki Hüseyin Gökhan Kaygusuz, çantasında taşıdığı altı tabancayı satmaya çalışan emekli emniyet müdürünün ve tabanca alıcısının kurbanı oldu.

20 Ağustos 2007 Pazartesi 09:02

33 yaşındaki Hüseyin Gökhan Kaygusuz, çantasında taşıdığı altı tabancayı satmaya çalışan emekli emniyet müdürünün ve tabanca alıcısının kurbanı oldu. Alıcının satın alacağı tabancayla deneme atışı yapmasını isteyen emekli emniyet müdürü Mustafa Kemal Ö., Kaygusuz’un kalbinden vurularak öldürülmesine neden oldu. Eryaman’da 21 Temmuz’da meydana gelen kaza, bugüne kadar sır gibi saklandı.

Kıraathane işleten Hüseyin Gökhan Kaygusuz kasada oturduğu sırada, kartonpiyerle ayrılan derneğin idare odasına, 1. Sınıf emekli Emniyet Müdürü Mustafa Kemal Ö. geldi. Emekli Emniyet Müdürü, çantasında taşıdığı altı adet tabancayı, oto galerisi sahibi Mehmet E.’ye göstermeye başladı. Tabancaları tek tek gösterip fiyatlarını söyleyen Mustafa Kemal Ö., son olarak kendisine ait CZ 75 marka 9 mm çapındaki beylik tabancasını çıkardı. Ö., tabancanın namlusuna mermiyi sürdükten sonra şarjörünü çıkararak galericiye uzattı.

POSTERE SIK

İddiaya göre, Mustafa Kemal Ö., silahlardan anlamadığını söylemesine rağmen Mehmet E.’den ateş etmesini istedi. Mustafa Kemal Ö., kartonpiyer bölmede asılı olan Galatasaray posterini göstererek, "Galatasaray’ı vur hadi" dedi. Bunun üzerine, Mehmet E. tetiği çekti. Sadece iki metreden atılan mermi, posterin hemen altından kartonpiyeri delerek, diğer tarafta kasada oturan Gazi Üniversitesi Ticaret Turizm Bölümü son sınıf öğrencisi Kaygusuz’un kalbine saplandı. Kaygusuz olay yerinde hayatını kaybetti.

ATEŞ EDEN TUTUKLANDI

"Panik yapmayın" diyerek kıraathanedekileri sakinleştirmeye çalışan emekli müdür ve galerici, olay yerine gelen polislerce gözaltına alınarak Şehit Osman Avcı Karakolu’na götürüldü. Evlilik hazırlığı yapan gencin cesedi ise otopsi için Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Morgu’na kaldırıldı. Mehmet E., karakolda verdiği ifadede, Kaygusuz’u isteyerek vurmadığını, koyu bir Fenerbahçe taraftarı olan müdür Mustafa Kemal Ö.’nün kendisine Galatasaray posterine ateş etmesi konusunda ısrar ettiğini söyledi. Mehmet E. ifadesinin alınmasının ardından sevk edildiği mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Kentin orta yerinde çantasında taşıdığı altı tabancayı satmaya çalışan Mustafa Kemal Ö. ise polise üç saat ifade verdikten sonra serbest bırakıldı. Oğlunun da halen emniyet müdürü olarak görev yaptığı öğrenilen Mustafa Kemal Ö. ifadesinde olayı şöyle anlattı: "Kendisine silahları gösterdim. Namlunun içinde mermi olduğunun farkında dahi değildim. Silahı verdikten sonra Galatasaray posterini göstererek, ’Galatasaray’a sık’ dedim. Tam sıkmak üzereyken, ’Dur sıkma’ dedim. Ancak Mehmet ateş etmişti. Meğer Gökhan kasada oturuyormuş. Olaydan sonra biz de şaşkına döndük."

ANNENİN İSYANI

Oğlu ölen anne Aysel Kaygusuz ise emekli emniyet müdürünün serbest bırakılmasına karşı çıktı. Olayın cinayetten farkı olmadığını savunan anne şunları söyledi: "Yıllarca emniyet müdürü olarak çalışmış biri, beylik tabancasını çıkarıp satmak istediği galericiye denetiyor ve sonuçta dağ gibi oğlum ölüyor. Oğlum kara toprakla evlenirken, müdür ifadesi alındıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakılıyor. İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Mehmet E. ve müdür Mustafa Kemal Ö.’den şikáyetçiyim."

Yaşanan olayın ardından polisin kaç silah bulundurabileceği yönündeki tartışma yeniden gündeme geldi. Buna göre, emniyet müdürlerinin MKE, zoralım ve kişilerden istediği kadar tabanca almasında herhangi bir yasal engel yok.

Not: Bu sayfa "Haber Vitrini" adlı internet sitesinden alınmıştır.

***

Yaşanan bu acı olayın geri planında pek çok tâli başlık bulunsa da, iki ana başlık altında özetlenebilir.

1- Eğitimsizlik

2- Yoksulluk

1- Eğitimsiz olduğu için silahı kontrol etmedi,

2-Yoksulluk sınırları içinde olduğu için tabanca satımından para kazanmak istiyor.

Her ikisi de hüzün verici ve düşündürücüdür.

Hüseyin Gökhan Kaygusuz'un yakınlarına Allah sabır ihsan etsin. Ben de Allah'tan rahmet diliyorum.

Dilin çaresiz kaldığı bir durum...

Bu noktada sözü bir uzmana bırakmak istiyorum.

Gürbüz Evren

Sn.Gürbüz Evren 1957, Erzurum doğumlu. Politika sosyologu ve araştırmacı. Kent planlamacısı, bölgesel kalkınma uzmanı ve çevirmen.

10 parmağında 10 marifet olan bir Türk aydını.

Paris Nanterre-La Defense ve Sorbonne üniversitelerinden mezunmuş.

Çok iyi Fransızca ve İngilizce biliyor. Rusça ve İtalyanca da konuşuyormuş.

Bana gelen bir elektronik mektuptan okudum.

Bir parti liderine mektup yazmış ve bir durum tespiti yapmış.

Okuyalım.

***

Türkiye, 1980’li yıllardan itibaren çok önemli iki değişim yaşamıştır.

  • 12 Eylül darbesinin ardından toplum çok ciddi bir depolitizasyon sürecine itilmiş, kitlelerin apolitikleştirilmesi hedeflenmiş, özellikle sol büyük bir baskı altına alınarak ezilmiş, Amerikan yanlısı İslamcı gruplar kollanmış, Türk siyasetindeki dengeler hızla değişmeye başlamıştır.
  • Yükselen bölücü terör nedeniyle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden anakentlere göç başlamıştır. Anakentler ayrıca, kırsal kesimde yaşanan yoksulluk nedeniyle, ülkenin diğer bölgelerinden de göç almıştır, almaya devam etmektedir.

Şimdi bu iki önemli maddeyi biraz açalım. İç göç nedeniyle anakentleri kuşatan varoşlar sürekli büyümüş, buralarda yaşayan insanların büyük bir bölümü kent yaşamıyla bütünleşemediği için “kent köylü” olarak adlandıracağımız kitleler ortaya çıkmıştır. Diğer yandan depolitizasyon süreci de şov, magazin, eğlence, dedikodu, arabesk, futbol gibi kitleleri uyuşturmaya, düşündürmemeye yönelik programlara ağırlık veren bir medyanın katkısıyla daha da hızlanmıştır.

Ülke nüfusunun yoğunlaştığı İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Mersin gibi anakentlerin çıkardığı toplam milletvekilli sayısına bakılırsa, bu illerde çoğunluğu sağlayan siyasi partinin seçimlerden birinci parti olarak çıkabileceği görülecektir. İşte bu nedenle iç göçün tetiklediği bir diğer değişiklik de, siyasi partiler arasındaki dengelerinin belirlenmesinde yaşanmaya başlanmıştır.

Varoş olarak adlandırılan kenar mahallelerde oturanlar, artık anakentlerin seçmen nüfusunun yüzde 65’ini oluşturuyor. Ve bu kitlelerin yöneldiği siyasi partinin, seçimlerden başarıyla çıkması kaçınılmazdır. Buna karşın, sayısal azınlığa düştüğü gözlemlenen Atatürkçü, cumhuriyet ilkelerine bağlı kesimler ise, anakentlerin belirli merkezlerine sıkışmakta ya da yeni kurulan uydu kentlerde yoğunlaşmaktadır. Bu, aynı kentlerde, yaşam tarzları, siyasi tercihleri, dünya görüşleri birbirinden farklı iki toplumun doğmasına ve giderek daha belirgin bir şekilde birbirinden ayrılması gibi sıkıntılı bir duruma neden olmaktadır.

Siyasal İslamcı kesim, anakentlerde yaşayan seçmen kitlelerinin büyük bölümünün yoksullardan oluştuğu gerçeğini kavramış ve bu insanların somut taleplerinin özellikle günlük ihtiyaçları kapsadığını anlamıştır. Bu nedenle var gücüyle belediye yönetimlerini ele geçirmeye ve belediyelerin olanaklarını yoksullar için kullanmaya çalışan Siyasal İslam’ın her geçen gün büyüyen yeşil sermayeyi de arkasına alması tehlikenin boyutlarını büyütmektedir.

Siyasal İslamcı kesim Türkiye’de, Mısır kökenli bir örgüt olan “Müslüman Kardeşler” modelini yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu model, “Toplum içinde alternatif toplum” yaratmayı hedefler.

Modele göre, yoksul yığınlar ve az gelirli kesimlerin en temel gereksinimleri belirlenir. Ardından, ücretsiz sağlık hizmeti sunan hastaneler ve sağlık merkezleri kurulur, öğrencilere sürekli artan sayıda burs sağlanır, dini eğitim veren kuruluşlar yaygınlaştırılır, daha çok insanı doyuracak aşevi açılır, daha geniş yığınları giydiren, maddi yardım dağıtan hayır kuruluşları çoğaltılır.

Düğün, bayram, doğum gibi özel günlerde insanlara yalnız olmadıklarını hissettirecek ziyaretler yapılır, hediyeler verilir. Kısacası bir süre sonra, mevcut düzenin sorunlarını çözemediğine, kendilerine devletin değil de, İslam Dini’nin sahip çıktığına inandırılmış, giyimiyle, yaşam tarzıyla ülke toplumunun bir bölümünden farklı, dini motiflerle süslenmiş, giderek toplumun geri kalanına etki etmeye, baskı altına almaya çalışan bir toplum yaratılır. (...)

....Yoksulluk Türkiye’nin en önemli gerçeklerinden biridir. Siyasal İslamcı kesim “sadaka” gibi dağıttığı erzak torbaları, odun, kömür, çeyrek altın, giyecek, cep harçlığı, kırtasiye gibi yardımlarla kendisine muhtaç halk yığınları yaratmaktadır. Süreç, söz konusu kitlelerin Siyasal İslam’a bağımlı olması yönünde hızla işlemektedir. Siyasal İslamcı kesimin, yoksul kitleleri cemaatleşmeye götüren çalışmaları zaman zaman kesintiye uğrayıp, katıldığı seçimlerde bir miktar oy yitirse de, her seçimde kemikleşmiş oy olarak tanımlanan seçmen kitlesi büyümektedir. Siyasal İslam için önemli olan da, dönemsel nedenlerden ötürü kendisine oy verenler değil, kemikleşmiş, yani artık hiçbir siyasi partiye gitmesi mümkün olmayan fanatik kesimi büyütmek ve çoğunluk yapmaktır.

***

Yazı bu gidişattan memnun olan, hatta bunu teşvik eden bir ABD'nin varlığını da örnekleri ile anlatıyor.

Yazı var olan bir siyasi partiye yol gösterme çabası...

Benim için önemi daha farklı; Birilerinin öngörüsünün doğru çıkması.

Acı ama gerçek.

Benim de gezi notlarında yapmaya çalıştığım bu...

"Vatandaşlık görevi" diyelim ve hemen taze bir örnek verelim.

***

20 Temmuz 2007 de sizlere "Meşe Kömürü ve Avcılık" başlıklı bir yazımı sunmuştum.

Şimdi tarih 20 Ağustos 2007. Tam tamına bir aylık bir süre geçmiş...

Bugün onları yeniden ziyarete gittim.

Bir ay evvel gördüğüm karamsar hava azalmamış, bilakis artmış...

Üretmek bir dert, satmak ayrı bir dert...

Apdülsamet Çelik kömür naklederken Kastamonu /Araç'da 62 metre yükseklikten bir dereye uçmuş.

Belkemiğinde büyük hasar olduğunu anlatan Apdülsamet Çelik soruyor, ben şimdi nasıl yaşayacağım?

Sorunun temelinde sosyal güvence eksikliği yatıyor.

Bu insanların sigortaları yok!

İlgililer hiç mi merak etmez binlerce ton kömür üretiliyor, ama üretenler adına yatırılmış bir gram sigorta primi yok!

350 kişi çalıştıran aracı varmış!

-!

Ama sigorta primi yatıran yok!

-!..

Nasıl olur?

l

Kaza yapan araç 15 milyara alınmış. Ama bugünkü değeri, hurda fiyatı olan 1.5 milyar...

Üretimde son aşamaya gelmişler yüzleri yine de gülmüyor.

Canları pahasına ürettikleri kömürün %20''si, hiçbir emeği olmayan aracılara gidiyor.

Cebrail Çelik 1982- 1983 yıllarında Gazipaşa'da kesim yaptıklarını anlatırken, orada çalışan bir şefin adından saygı ile bahsediyor...

Mehmet Bey!

Mehmet Bey, kesim işini doğrudan hak edene verir, aracılara asla müsaade etmezmiş...

Emeğe saygı gösterir, mazlumları korurmuş...

25 sene sonra bu vesile ile hiç tanımadığım bu insana gıyabında da olsa en içten teşekkürlerimi sunuyorum...

Bubi Çelik, anlatılanları not alırken bana o kadar çaresiz ve boş bakıyor ki!

Geleceğe dair hiç bir inançları kalmayan bu insanların hali beni derinden yaralıyor.

Umudunu kaybeden, her şeyini kaybeder!

Bu insanların yaşadıkları toplum içinde paylaştıkları ortak payda sıfır noktasındaysa, sorun maksimum düzeyde demektir. Nitekim öyle...

Bubi Çelik

Çelik ailesi Osmaniye'de oturuyorlarmış. Yeşil kart almakta çok çok zorlandıklarını, bu sürenin neredeyse 6-7 ay sürdüğünü anlattıktan sonra "Aha işte hanımım ve kızım hasta... Ben bu şartlar altında onları nasıl hastaneye götürem ki "diyor.

İlave ediyorlar "Biz Türk vatandaşı değil miyiz?"

Adım kadar eminim ki bu durumdan Osmaniye Valisi'nin haberi olsa bu sorun anında çözülür.

 

Var olan durum bu...

Doğru sosyal politikalar izlenmedikçe, iş Ankara'dan görüldüğü gibi değil.

***

2-3 gün kadar oldu.TGRT televizyonu Çevre ve Orman Bakanlığı'nın içinde bulunduğumuz yıla ait Merkez Av Komisyonu kararlarını açıklıyor. Arka plânda 3-5 avcı yan yana gelmiş şeref mangası gibi silahlarını havaya doğrultmuş, ver ha havayı dövüyorlar!

-!..

Bir diğerinde görüntü var ses yok!

-!..

Tetiği çekiyor, omuzunu oynatıp yüzünü gözünü kısıyor!

IIhh... Hikaye!

Bir daha..

Yine boş..

Aklına, silahının emniyetini açmadığı geliyor!

Sağ elin başbarmağı ile emniyeti açıyor.

O da havayı dövünce, hep beraber rahatlıyoruz!

Şimdi sormak lazım, bu filmin amacı ne?

-!..

Topluma hangi mesajı verdiniz?

-!..

Silahlar otomatik ve fişek kapasiteleri arttırılmış.

5 fişek yetmemiş, 3 daha ilave etmiş..

Ama yasa, av silahlarının fişek kapasitesini sadece 3 adet ile sınırlandırmış!

-!..

Bunlardan mı alalım?

-!..

Havayı mı dövelim!

-!..

***

Kızılcahamam Su Festivalinde baş pehlivanlar er meydanına inince Hasan (!) pehlivan da araya karıştı.

Baş pehlivanlığa güreşecek olan güreşçiler

Sağ başta, Hasan Pehlivan!

Bir süre sonra pehlivanlar ısınmak için peşrev çekmeye başladı. Tabii ki Hasan Pehlivan'da...

  

Namı diğer "Deli Hasan"

Hasan pehlivanın namı cazgır tarafından duyuruldu. Ben de bu vesile ile bilgi sahibi oldum.

Bilir misiniz, bizim toplumumuzda delilerin çok özel bir yeri vardır...

Delilik üzerine söylenmiş sözler de göz ardı edilecek gibi değil...

"Herkesin kahrını çekip deli olacağına,

Deli ol, herkes senin kahrını çeksin"

Bu söz, sınıfının en dikkat çekeni.

Delilik ile velilik arasında da ince bir çizgi var.

Ardahan'ın ünlü bir delisi sürekli olarak belediye başkanı olacağını söylermiş. Ona, seçilirse ilk icraatının ne olacağını sorulduğunda ise; "İlk işim alfabeyi değiştireceğim, daha sonra da onun yerine kendi alfabemi koyacağım" diye cevap verirmiş.

"Buna neden gerek duydun" diye sorulduğunda ise ''Bugün aramızda hırsızlar, sahtekarlar, dolandırıcılar, var olan alfabe sayesinde insanları kandırıyor. Bunu değiştirebilirsem o zaman kimse hırsızlık yapamayacak" demiş.

Şimdi soru şu;

Deli kim?

-!..

***

İçinde bulunduğumuz dönemde, yaşanan tüm olayların nedenini "anlamaya çalışmak, bu yönde çaba sarf etmek" çözüme ulaşacak yolların vazgeçilmez prensiplerinden biri olmalıdır.

Bazı insanların elinin kiri aslında onların yüzlerinin görünmeyen beyazlığıdır.

Çoğu zaman bu insanların varlığından bile haberimiz olmadı.

Ama onlar hep vardı, yine de var olacaklar.

Yoksulluk ve eğitimsizlik bu ülkenin en önemli iki temel sorunudur.

 

Yoksulluk suçun anası ise, akılsızlık da onun babasıdır.

                                                                       La Bruyere

 

Babası, ben, sen, o...

Biz, siz, onlar...

-!..

 

Mehmet Emin Bora

22 Ağustos 2007

Ankara - Çamlıdere

 

 

 

                                                                              

Bu yazı 17549 kez okundu...