Zaman Kum Gibidir!


Zaman kum gibidir... Onu avucunuzda sıkarak, uzun süre tutamazsınız.

Elinizde kalan bir kaç kum tanesi ise, hoşça geçirilen vakitlerden başka bir şey değildir.

Belirli aralıklarla da olsa yazılarıma, arşivlenmek üzere bir tarafa biriktirdiğim notlarıma, çektiğim fotoğraflara, kısacası çalışma masama, bir göz atarım.

Benden sonra "kalanlar" bir anlam taşıyacak mı diye!

Çok geniş bir ailem yok.

Sülale geniş, ama parçalanmış kopuk, kopuk...

Yaşanan ve görünen odur ki bu kabilede "ilk avcı" benim.

En azından, şu an için de olsa "son avcı"da...

Dolayısıyla yeterince açıklama getiremediğim, kayda geçmediğim her belge için;

"Rahmetli (!) çok meraklıydı, otu motu (!) toplardı"dan öteye bir şey söylenemiyecek...

Geride kalanlar, bir süre saygıdan ötürü -sandık kalmadığı için- önce bavullanacak, bir kaç sene sonra da ;

"Bu neydi?" sorusu "Ne bileyim ben!" şeklinde cevaplanacağı için, şanslıysa "Seka"ya aksi takdirde "sobaya" gidecektir.

Bu memleketin makus kaderi budur.

Altın, mal mülk bırakırsanız geride kalanlar iyi sahiplenirler.

Veya öyle görünür.

Biri de bir gün, son lirasına kadar yer.

Herkes de kurtulmuş olur.

Yazı ise, yani bir düşünce ürünü ise; kıçını çok sıkarsa bir jenarasyon, aksi takdirde bir kaç yıl içinde yok olur gider.

Kaybolan 3-5 sayfa kağıt gibi görünse de, aslında bir gayeye vakfedilmiş ömürdür.

-!..

Tabii ki benden sonra doğacak bu halin sorumlusu benim!

-!..

Kendimce, teselli bağlamında (!) geçerli bulduğum iki sebebim var.

1- Vakit fukarasıyım."İyisi olsun" diye kılı kırk yarınca, zaman yetmiyor.

2- "Gelecek kuşaklara belge ve bilgi aktarayım ki, onlar bizim çektiğimiz sıkıntıyı çekmesinler." diye yola çıkarsanız doğal olarak bu süreci yaşıyorsunuz.

Nereden başladık, nereye geldik...

 

Yanlış hatırlamıyorsam 1978 veya 1979 yılı idi. Askerden yeni dönmüş Gazi Osman Paşa'da şimdi oturduğum binayı yapıyordum. Kuleli Sokak, o zaman toprak bir yoldu.

Kuleli Sokak 1979 / Fotoğrafta görülemeyen sol tarafta "Papazın Bağı" var.

Köroğlu'nun esamesi bile okunmazdı.

Arka planda görülen inşaatlar, bugün Köroğlu Caddesi üzerine oluşan yapılaşmanın ilk örnekleridir.
1979 / İnşaatın çatısından çektiğim bir fotoğraf.

O zamanlar Ufuk Güldemir, yanlış hatırlamıyorsam Dünya Gazetesi'nde muhabir olarak çalışıyor...

Avcılığa merak salmış... Sene 1979

Boynunda asılı Canon AE-I fotoğraf makinesi ile hop orada, hop burada...

Bu alışkanlığını avda da sürdürüyor...

Taret gibi maşallah!

-!..

Dörtbir yana ateş saçıyor...

Telef olanın haddi hesabı yok!

Bir avda üç kişi!

Sadece "yaralama" olsa iyi...

"Gasp" da var!

Vurulan bir av hayvanı yere düşmeye görsün!

Önce "Vurdum vurdum vurdum" diye bağırmaya başlıyor....

Etrafı bir süzüyor...

Bakıyor ki gereken kanaat hasıl olmuş...

Küt! Kıtgaya...

Allah ne verdiyse keklik, bıldırcın...

Malatya şivesi ile seslendirirsek..

Yegin hızlıydı!

Anlatacağım bu değil, sadece yeri geldi

Yabandomuzu avı yapmak isteyen iki arkadaşı varmış.

İkisi de yabancı uyruklu. Biri Amerikalı, diğeri de İngiliz.

Amerikalı'nın adı David Arnett. İngiliz'in adı da yanılmıyorsam Petter. Petter'in tabii ki soyadı var, var da ben de yok! Bunlara yabandomuzu avı yaptıracağız.

O zamanlar, yabandomuzu bol olmasına bol da, benim ilgi alanıma yeterince girmiyor. Bu tür bir organizasyonda ön plana çıkan ögeler, sadece avcılıkla sınırlı değil...

Avın bir şölen havasında geçmesi lazım.

Çünkü misafir avcı katılacak!

O tarihte Nazilli'de oturan arkadaşlarım var. Mehmet Arpaz, Rıza arpaz.

Bu işi iyi bilenler de onlar. Dolayısıyla onları durumdan haberdar edip, bu yönde bir organizasyonun yapılıp yapılamayacağını öğrenmem lazım. Kısa sürede bekledeğim cevap geliyor.

"Bekliyoruz her şey ayarlandı"

Bir sabah yanılmıyorsam sabah 8-9 gibi kapıda beyaz bir Range Rover ve içinde yukarıda bahsettiğim iki yabancı ile Ufuk çıkageldiler.

Düştük yola.... Yol değil, bir eziyet...

Mozart bitiyor, daha nefes alamadan Beethoven başlıyor. Onlar bitince de arya... Müzik kasetlerinin biri çıkıyor biri giriyor... Konserde ara var, burada yok.

Kendimi, 2. Dünya Savaşı'nda temerküz kamplarına sevk edilen Yahudiler gibi hissettiğimi dün gibi hatırlıyorum.

Dağa çıkmadan telef olduğum ilk av budur.

Bu eziyet yanlış hatırlamıyorsam Nazilli'ye kadar sürmüştü.

Nazilli'de Mehmet'lerin evinde misafir kaldık. Ertesi sabah Alamut Köyü'nde ava çıkacağız.

Sabah saat 08:00 gibi köye vardığımızda tüm köyü ayaklanmış bulduk. Köy kahvesi avcılarla dolmuş, bizi bekliyorlar.

Alamut Köyü'nü mutlaka görmek lazım. Sene 1982 veya 1983 olsa diye hatırlıyorum. Köyde kadın berberi ve bilardo salonu vardı. Yabancı misafirler gördükleri karşısında ağzı bir karış açık ortalarda dolanıp durdular.

Bol, bol Çetin Altan'ın kulağını çınlattığımızı hatırlıyorum. Okuma yazma oranı o tarihlerde köyde % 100 idi. Dünya Bankası destekli pek çok projenin hayata geçirildiği bir Alevi köyü...

İnsanlarını o zaman da çok sevmiştim, şimdi de sevgi ile anıyorum.

Çarşıda gezerken birdenbire caminin minaresine bağlı hoparlörden bir çağrı duyduk. O gün köy pazarı kurulduğu için bereket duası okunacakmış. Tüm çarşı esnafının ve pazarda gezen insanların el açıp dua etmesi gerçekten görülesi bir manzaraydı. Götürdüğümüz yabancı misafirler bu olaydan çok etkilendi. Hemen kalem kağıt çıkarıp köyün sosyal profili hakkında çeşitli notlar aldılar.

Bence asıl işleri de bu olsa gerek!

Yabandomuzu avına çıkanlar iyi bilir. "Merhaba", "Hoşgeldiniz" faslı bittiğinde konu kısa sürede sürek avına döndü. Artık işin taktik kısmı konuşuluyor. Bir kaç kere bağ kurulacak. Sürenciler araziye çıkarken, bizler de konuşulan avlanma planı gereği, farklı istikametlere dağıldık.

Jeeple...

Traktörle...

Battık...

Çıktık...

Toplandık...

Tekrar tekrar bağ kurduk...

Yemek yedik.

En nihayet yabandomuzunu avladık.

Soldan sağa; Petter..... - yabandomuzu (!) - Ufuk Güldemir.

Akşam oldu. Gırgır almış başını gidiyor. Herkes neşeli...

Şömine başında sohbet ederken yabandomuzunu avlamış gibi davranmak serbestti o zamanlar!

Gülerdik....

Kemiyet değil, keyfiyet önemliydi...

Sanal yabandomuzunun üzerine basıp fotoğraf çektirmek; "çokça" (!) vurmaktan çok daha anlamlıydı...

Dr. Rıza Arpaz - Mehmet Arpaz

Ertesi sabah yabandomuzunu misafirlerimiz "ham yapsın" diye Ankara'ya getirdik. Görev bitmişti...

Aradan 3-4 sene geçti. Bir gün acı bir haberle içim yandı. Fuat Şahin kendi kullandığı uçağı ile Aydın'da yere çakılarak ölmüştü. O sıralar işleri kötü gidiyormuş! Cesur ve sıra dışı bir insandı. Yaşadığı pek çok şey, öykü olacak kadar enteresan olaylardı. Alışılagelmiş bir yaşam, asla onun tercihi olamazdı. Ölüm şekli de öyle oldu.

Andık, Allah rahmet eylesin.

Yeri geldi bir anektodu aktarmak isterim. Rahmetli kayınpederim, İsmail Hakkı Altuncu bir emniyet mensubuydu. 1956- 1960 yılları arasında Başbakan Adnan Menderes''in koruma müdürlüğünü yapmıştı. Müthiş bir hafızası vardı. Ben kendisine Fuat Şahin'den bahsettiğimde önce bir düşündü ve arkasından "Ben onun babasını tanırım, çok soylu bir adamdı" dedi ve anlatmaya başladı. Rahmetli Adnan Menderes Aydın'dan milletvekili seçilmişti. Fuat Şahin'in babası da ilin ileri gelen zenginlerindenmiş. Başbakan, onu da milletvekili yapınca o da ilk iş olarak sahip olduğu tüm fabrikaları kapatmış.

Neden?

-!..

Başbakana söz gelsin istemediği için.

Hadi bakalım 2007 de bu öyküyü kime anlatacaksın da anlayacak!

Siyasetçilerden bahsediyorum.

Yanılmıyorsam 2006 yılının başları gibiydi. Gazetede bir fotoğraf, bir de haber gördüm. Bu yazıyı, kaleme almamdaki en büyük etken de bu oldu. Tabii ki zaman içinde yaşadığım diğer acı olaylar...

Daha sonra arşivimden aşağıdaki fotoğrafı buldum.

David Arnett
1982 / Nazilli

David Arnet'in 35 yaşındaki kızı ölmüş, kimbilir ne acı çekmiştir. Ona da rahmet diliyorum.

Geçen ay da Dr. Rıza Arpaz kardeşimi kaybettik. Hala kabullenemiyorum. O kadar çok beraberliğimiz olmuştu ki!

O anlatırdı biz de gülmezdik! Katılır kalırdık.

Hatta senelerce güldüğüm öyküleri var...

Allahtan bir kere daha rahmet diliyorum.

Geride kalan anıları "beyaz" kalsın istedim...

Soldan sağa daire içine alınanlar; Ufuk Güldemir - Fuat Şahin - David Arnett - Mehmet Arpaz - Dr. Rıza Arpaz - Alb. Önder Eke

Zaman hızla geçiyor.

Her geçen gün, mutlak sona doğru atılan kararlı (!) bir adım niteliğinde!

Avucunuza yapışan kum taneciklerinin çoğalması için, o kumu sıkmanıza hiç gerek yok.

Zamanı durdurabilene bugüne kadar hiç rastlanmadı.

Ama bir şeyi yapabilirsiniz!

Kendinizle hesaplaşmayı!

-!..

Sevaplarınız mı çok?

Yoksa!

Günahlarınız mı?

Var sayın ki günahlarınız çok olsun.

Nedamet duyar da birkaç damla göz yaşı ile avucunuzdaki kumları ıslatırsanız!

Elinizde daha fazla kum tanesi kalabilir!

Elinizden, göz göre göre kaçıp giden şeyi görebiliyor musunuz?

"Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Cihan'a Değer" cümlesini bugünlerde sık sık düşündüğünüz oldu mu?

Cevabınız "evet" ise masanıza çeki düzen verin...

-!..

Ben öyle yapıyorum...

 

 

Mehmet Emin Bora

31 Ocak 2007

ANKARA

Bu yazı 7317 kez okundu...