Askerlik ve Avcılık-7


Zannedersem haziran ayının başlarıydı. Takımın sağlıklı bir tuvaleti yoktu. Doğru dürüst bir tuvalet yaptık. Kanalizasyon sorununu çözmek için de yanımızdan akan dereden, bir kol daha aldık. Tuvalet taşını, akan bu suyun üzerine oturtmak sureti ile sağlıklı bir sistem kurduk.

Sifon çekme derdi olmayan tek tuvalet olarak tarihe geçeceğini umud ediyorum!

Elimizden geldiği kadar çevremizi düzgün ve temiz tutma gayreti içindeydim. Karakol binasının yanına bir çardak yaptık. Ankara'dan beklediğim lastiklerin gelişi 2 aydan fazla bir zaman almıştı. Üstelik ebadları da var olanlarla benzer değildi! Arabayı da çardağın yanına koyduk.

Karakolun yanındaki düzlüğe "TÜRKİYE" yazarak, olası çatışmada bizim uçaklara kimlik gösterdik.

Bu çalışmalara takımdaki tüm erler canı gönülden katkı koyuyorlardı.

O sıralarda 5- 6 kişinin terhis tarihi gelmişti.

Onlar sevinçli, geride kalanlar da hüzünlüydü.

Birbirimize çok alışmıştık!

Ayrılmadan bir gece evvel benim yanıma geldiler, uzun uzun sohbet ettik.

Bölük onlar için bir ünimog gönderecek ve terhis olan askerleri yanlış hatırlamıyorsam Yüksekova'ya kadar da götürecekti.

Ertesi sabah çavuş yanıma gelerek; "Komutanım bugün terhis olacak askerlerin sizden bir ricası var" dedi.

"Nedir" diye sorduğumda da "Sivillerini giymek için izin istiyorlar" dedi.

Hiç düşünmeden evet dedim. Çok emekleri geçmişti ve en fazla 2-3 saat sonra aramızdan ayrılacaklardı.

Çavuş gitti, ben de diğer askerlerle yeni bir çalışma başlattım. Karakolun içinden geçen yolun bir tarafında kullanılmayan telefon direkleri vardı. Üzerinden teller sarkan bu direkler büyük ölçüde çirkinlik arz ediyordu.

Bu direkleri yerlerinden söküp bir kenara istifleyecektik. Var gücümüzle çalışmaya başladık. Direkler derine dikildiği gibi, dipleri de taş ile sıkıştırılmıştı. Söküyorduk ama yorucu bir işti.

Direğin biri, çürük diş gibi sallanıyor ama inatla direniyordu.

Ben de direğe sarılarak bir o yana bir bu yana sallayarak çıkması için kan ter içinde uğraşıyordum.

Sivil elbiselerini giyen erler tahta bavullarını ellerine almış yolun bir tarafına birikmişlerdi.

İçlerinden biri "Komutanım sen kenara çekil, ben onu çıkarırım" dedi. İri yapılı babayiğit bir gençti. Gerçekden de direği öyle bir salladı ki direğin dibi yerinden çıktı.

Tam o sırada bu erden "Ahhhh" diye can hıraş bir ses çıktı

Ne olduğunu bile anlayamadık ama o, eli ile gözünün birine bastıyordu.

Olduğu yere çöktü ve öylece kaldı.

Direğe baktığımda, üst ucundan sallanan bir bakır tel olduğunu gördüm.

Telin açık ucu da kıvrılmış (L) şeklindeydi.

Bir süre sonra anladık ki, ucu kıvrık olan bu tel, sallama esnasında göz merceğine girmiş!

Dünya başıma yıkıldı desem yeridir.

Hemen telsizle taburu arayarak doktor istedik.

Bir saate yakın bir süre geçti. Gelen doktor durumun ciddi olduğunu, erin acilen Van'da buluna askeri hastahaneye sevk edilmesi gerektiğini ifade etti.

Bir süre sonra gelen ünimoglar terhise gidenleri Yüksekova'ya götürüken, Mevlüt'ü de Van'a yolcu ettik.

Aradan 30 sene geçmiş!

-!..

Şu anda bile ağlıyorum desem, inanır mısınız?

-!..

 

Takımın, ne tadı kalmıştı ne de tuzu...

Çaresizliğin ne demek olduğunu iyi bilirim...

Bitirir insanı.

Bu durumu yaşıyordum. O an için yapabileceğim tek şey taburdan bilgi almaktan öte değildi.

Ertesi günü zor ettim. Sabah uygun bir saatte telsizle taburu arayarak sordum.

- Komutanım Mevlüt'ün durumu nasıl oldu?

- Dün yatırmışlar bugün gözcüler bakacaklarmış, yarın belli olur.

-!..

24 saat nasıl geçti, gelin bana sorun.

Ertesi sabah tekrar telsiz başına geçtim ve tabii ki aynı soruyu sordum.

- Komutanım Mevlüt'ün durumu nasıl oldu?

- Göz merceği yırtılmış, ameliyata alıp dikmişler ama bu sefer de perde inmiş. Ama, askerlik süresi bittiği için, artık bu ameliyatın askeri hastahanede yapılması imkansız! Bugün taburcu edilecek....

-!..

Birkaç gün ne ben ağzımdan ne çıktığını anladım ne de dinleyen!

Barut fıçısı gibiydim!

Bir süre sonra bunun hiç bir faydası olmayacağını anladım. Çözüm üretmeliydim. Öneri getirdim.

Bu ay taburda az maaş alanlardan 10 Tl, çok alandan da 100 Tl keselim! Ameliyat parasını bu şekilde toplayıp gönderelim!

Ve daha aklınıza gelmeyecek onlarca yol...

Bir tek olumlu tepki gelmedi.

Yılmadım. Ankaraya mektup yazdım. Saklamışım! Okuyalım.

Mektupta "Azmi Bey Amcam" diye bahsettiğim kişi eniştemdi ve doktor olarak Sağlık Bakanlığı Tedavi Kurumları Gn. Md. Muavini olarak görevini sürdürüyordu. Allah gani gani rahmet eylesin çok iyilik sever bir adamdı. Ratip Dayım'da Edirne Sağlık Müdürü idi. Yaşları uygun olup da bu kurumlarda görev yapmış meslektaşları, her ikisini de çok iyi tanırlar. (Dr. Azmi Kalaycıoğlu - Dr. Ratip Kazancıgil)

Sonra ne oldu!

Yanlış hatırlamıyorsam Mevlüt, gelmedi... Sivas'ta veya İstanbul'da ameliyat oldu diye hatırlıyorum...

Bu anı, benim için unutulmazlar arasındadır. Olacağın önüne geçilemeyeceğinin somut bir kanıtıdır...

Sakınan göze, çöp de batar tel de...

Temmuz ayı içinde İstanbul'da görevlendirildiğime dair bir emir geldi. Aynı zaman dilimi içinde tabur ve bölük komutanlarının de çeşitli görev yerlerine atamaları gerçekleşiyordu. Bizim bölük komutanlığımıza da genç bir teğmen tayin edimişti.

Mustafa Uygun!

Teğmenin doğal olarak merkezi ve merkeze bağlı karakolları tanıması zaman alan bir işlemdi. Dolayısıyla benim ilişiğimi kesmem de buna bağlı olarak erteleniyordu.

Bir sabah karakola genç bir teğmen geldi. Yüzünden enerji fışkırıyordu. Mutad merasimden sonra;"Hadi bakalım bana karakolları gezdir" dedi. Karakolların merkezden uzak olduğunu, ancak bir kaç gün içinde gezebileceğimiz ifade ettim.

"Olur" dedi

Kartal Karakolu'ndan başladık.

Atmaca'ya giderken Kula'da bir gece yatma kararı aldık.

Ertesi sabah erkenden Atmaca yollarına düştük.

Yine at tedarik ettik ve teğmen köylülerin atlarından birine bindi!

Ben de içimden "Yandı... Şimdi, çok sürmez düşer" diye geçirdim.

Askerler yine öne düştü! Gerisini sizler biliyorsunuz!

"Dehhh"

Komutan önde, bizler arkada, başladık dar patikada at koşturmaya...

Ben, merakla o sahneyi bekliyorum. Gözüm komutanın üstünde...

Bana sorarsanız "ha düştü ha düşecek..."

-!..

Bir anda ne oldu ise oldu, yavaş, yavaş eğerin üzerinden tabir-i caizse sıyrılmaya başladım.

Burası eğerin arkası!

Bu atın kıçı!

Bu atın kuyruğu

ve....

Beni kucaklayan toprak ana!

Anaaa! Ben yine düştüm....

Gördün mü alışkanlık haline geldi....

Konvoy durdu. Ben ayağa kalktım. Bir iki silkindim, toz içindeyim de, yara bere yok..

Komutan da "geçmiş olsun, olur böyle şeyler" dedi.

Tabi diyemedik ki "hep oluyor,yabancısı değilim" diye...

Bindik ve devam ettik...

Teğmen Atmaca'dan önce karakola, oradan da tabura döndü.(1) Kısa bir süre sonra da tayin emrim bana geldi.

Bu emri getiren assubay tuturdu mu karakolu tek tek sayacam diye...

"Nuh" diyor da " Peygamber" demiyor.

Neyini sayacaksın?

-!..

Konu bu değil, o da herkes de biliyor ki aldığımdan daha fazlası var, eksiği yok.

Yol uzun, vakitli çıkacağız ki bir büyük kente kadar ulaşalım. Eşyaları toplamışız, çoluk çocuk arabada...

O hala "sayım 3-4 gün sürebilir" diyor!

-!..

2 saate yaklaşan bir gerginlikten sonra tutanak tuttuk ve karakolu teslim ettim.

Bu tutanakların bir kopyasını 30 seneden beri muhafaza ediyorum.

Bu yazı dizisinin bitimine ek olarak koyacağım!

Belki bir gün birileri, bir araştırma yapar; "Jandarma'nın dünü, bugünü ve yarını" diye...

Yapılmış ise; dilerim ki ek bilgi olsun.

Yapılmamış ise de bir küçük kaynak...

Tutanağı aldım. Askerlerle vedalaşmak için dışarı çıktığımda, gözlerime inanamadım.

Merasim mangası düzenlemişler. Silah kuşanmışlar. Başlarında da Veli Çavuş!

Bana esas duruşta selam veriyorlar....

Hepsi ağlıyor...

-!..

Tabi ki ben de...

Arabada da eşim.

Yol boyu bir süre ağlaşıp durduk.

Tıpkı şimdi olduğu gibi...

-!..

Van üzerinden Malatya'ya kadar gidebildik. Şimdi rahmetli olan dayım Av.Fahrettin Kazancıgil'in evinde bir gece misafir kaldık. Ertesi sabah Ankara'ya doğru yola çıktık.

Yol izninden sonra İstanbul Balmumcu Asayiş Bölge Komutanlığı'nda vekaleten bölük komutanı olarak göreve başladım. Bu görevim 1 ay kadar sürdü. Görevimi yine Hakkari'den gelen bir yüzbaşıya devrettim.

Bölge komutanımız Albay Hulusi Sayın idi. Daha sonra Tuğ Generalliğe terfi eden Rahmetli Hulusi Sayın'ın emrinde görev yaptım. Ne acıdır ki o da 1991 de teröristler tarafından evinde uğradığı alçakça bir saldırı sonunda şehit oldu.

30 Ağustos 1977 de Zafer Bayramı kutlamaları çerçevesinde bana bir görev verilmişti.

1960 yılında Genel Kurmay Başkanı olan Em. Orgeneral Rüştü Erdelhun'u Fındıklı'daki evinden alıp Boğaziçi'ndeki Kalender Orduevi'ne götürecek, ve verilecek kokteyl sonrası evine getirecektim.

Çok heyecanlandım!

"Niye" diyenler için bilgi vermem lazım.

Orgeneral Rüştü Erdelhun'u tanıtmak için en doğru bilgiye doğal olarak Genel Kurmay Başakanlığı'nın web sitesinden ulaşabilirdim. Ben de öyle yaptım.

23 Ağustos 1958 - 27 Mayıs 1960

MUSTAFA RÜŞTÜ ERDELHUN
ORGENERAL
Top.1330(1914)-b-10

Orgeneral ERDELHUN; 1894 yılında Edirne'de doğdu. 1914 yılında Topçu Asteğmen rütbesi ile Harp Okulu'nu bitirdi. Topçu birliklerinde batarya takım komutanlığı ve yaverlik görevlerinde bulundu. İzmir Silah Komisyonu'nda görevli iken 2 Nisan 1921 tarihinde Anadolu'ya geçerek Milli Ordu'ya iltihak etti. 1923 yılında girdiği Harp Akademisi'ni 1926 yılında bitirerek kurmay oldu. 1945 yılına kadar çeşitli karargah ve birlikler ile Tokyo, Roma ve Londra Ataşelikleri'nde görev yaptı. 1945 yılında Tuğgeneral, 1947 yılında Tümgeneral, 1952 yılında Korgeneral ve 1956 yılında Orgeneralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesi ile 15'nci Tugay Komutanlığı ve Genelkurmay Eğitim Yarbaşkanlığı, Tümgeneral rütbesi ile Genelkurmay Eğitim Daire Başkanlığı, 6'ncı ve 51'nci Tümen Komutanlığı, MSB İstanbul Tetkik Kurulu Üyeliği, Korgeneral rütbesi ile Tokyo İrtibat Heyeti Başkanlığı, 18'nci Kolordu Komutanlığı ve Genelkurmay II'nci Başkanlığı görevlerinde bulundu. Orgeneral rütbesinde 2'nci Ordu Komutanı iken, 1 Ağustos 1958 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. 23 Ağustos 1958 tarihinde atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 3 Haziran 1960 tarihinde emekliye sevk edildi.

         İngilizce, Fransızca ve Japonca bilir. Evlidir.

          1'nci Dünya ve Kurtuluş Savaşları'na katıldı.

       

9 Kasım 1983 tarihinde vefat etti. Ankara Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi

 

Öğleden sonra saat 18:00 gibi rahmetlinin Fındıklı'da bulunan evine gittim. Dar cepheli mütevazı bir apartmanın en üst katı olduğunu iyi hatırlıyorum. Küçük bir daireydi. Kapıyı kendisi açtı. İçtenlikle davrandı. Elbisesini giymiş son hazırlıklarını yapıyordu. Ona ben de yardımcı oldum. Bir süre sonra ona tahsis edilen arabaya bindirdim. Doğruca Kalender Orduevi'ne giitik.

İneceğine yakın bana; "Evladım, sen benim göz mesafemden fazla uzaklaşma, bakarsın yorulurum, dönmem icap eder, olur mu?" dedi.

"Emredersiniz komutanım" diye cevap verdim.

Zafer Bayramı dolayısı ile verilen kokteyl'e katılan Emekli Orgeneral Rüştü Erdelhun'u yakın takibe aldım. Sürekli onu izledim. Başını her çevirdiğinde kendimi ona gösterdim. Kutlamada bir saaten biraz fazla kalan komutan en nihayet gözü ile son emrini verdi. "Dönüyoruz".

Hemen yanına giderek yol gösterdim. Arabaya binerek orduevini terk ettik. Tarabya Bayırı'ndan Barboros Bulvarı'na çıkarken dayanamadım ve önce iznini almak sureti ile özel bir durumu kendisine açtım.

"Komutanım benim kayın pederim 1960 yılında, o zamanın başbakanı olan rahmetli Adnan Menderes'in koruma müdürü idi. Yasıadaya gönderildi. Birinci duruşma sonunda da beraat etti. O günler için siz ne düşünüyorsunuz?" dedim.

27 Mayıs İhtilali'nde Emekli Orgeneral Rüştü Erdelhun usulünce görevden uzaklaştırılıp emekli edilmişti.

Sonderece sakin bir sesle konuşan Em.Orgeneral Rüştü Erdelhun, "Her olayı, o zamanın ölçüleri ile değerlendirmek lazım" diye söze başladı. Mensubu olduğu kurum hakkında en ufak suçlama şöyle dursun, sitem dahi etmedi. Son derece hoşgörülü bir tutum sergiledi. Çok etkilenmiştim. Evine getirip dairesine kadar çıkardım. Bana nezaketen teşekkür ederek gönlümü aldı.

Allah rahmet eylesin.

İyi ki, onunla çok kısa bir an için de olsa, beraber olma fırsatım oldu.

Askerliğimin son bir ayını da Jandarma Genel Komutanlığı'nda Ordonat Daire Başkanlığı'nda geçirdim.

18 ay bu minval üzerine bitmişti.

Aradan 5-6 sene geçti. Yaz tatili için her yıl Side'ye gidiyordum. Öğrendim ki, Jandarma Binbaşı Yavuz Göksel Alanya İlçe Jandarma Komutanı olmuş.

Çok sevindim. eşimle beraber Alanya'ya gittik kendisini makamında ziyaret ederek eski günleri yad etme fırsatımız oldu.. Şemdinli'de onun evinde yediğim biber dolmasını bir kere daha anlattım.

O zaman nasıl da özlemiştim ev yemeklerini...

O güzel ve heyecan dolu günleri konuşarak, dostları bir kere daha andık.

Onu bir kere daha görme şansım olmadı.

Bir sabah gazeteyi elime aldığımda, donup kaldım.

"Siirt- Pervari yolunda teröristlerin konvoya silahlı saldırısı sonunda Binbaşı Yavuz Göksel görev başında şehit oldu" diye yazıyordu.

Tarih; 29.07 1990

-!..

Allah gani gani rahmet eylesin.

Sözün tükendiği yer işte burası...

Kısa süren askerlik görevi sırasında çok şey öğrendim.

Rahmetli babamın nasihatleri kulağımdan hiç çıkmadı.

Üzerimdeki üniformanın şeref ve haysiyetini kendi şeref ve haysiyetimden daha yüce tutmağa çalıştım.

Boğazımdan bir kuruş dahi haram geçmedi.

Hudut görevi yaptığım süre içinde, seslendirmekten büyük gurur duyduğum Hudut Yemini'ne ,

halen gönülden bağlıyım.

Ölene kadar da bağlı kalacağım.

       

Ben Jandarma Asteğmen Mehmet Emin Bora,

Asil Türk Milletinin Namus ve Şerefini,

Vatanın bölünmez bütünlüğünü; 491 ve 499 numaralı hudut taşları arasını

korumakla görevli birliğim, vatan ve millet uğruna seve seve can vermeye

hazırdır komutanım.

Bitti...

 

 

 

Mehmet Emin Bora

17 Ocak 2007

Ankara

 

Not:

*(1) Musatafa Uygun Teğmen'imi 2001 yılında Van'da gördüğümde Tuğ General olmuştu. Şimdi emekli olan bu değerli komutanımla halen görüşüyoruz.

* Bazı köy isimlerini tam hatırlayamadığım için "118 bilinmeyen telefonlar" servisinden "Siso"nun telefonunu öğrendim. Hatlar arızalı olduğu için halen temas kuramadım. En kısa sürede onunla da görüşeceğim. Hiç bir sözün boşlukta kalmasını istemiyorum.

* Bugün için hatırlayamadığım bazı isimleri, evdeki notlarımı karıştırırken bulduğum oluyor. Böylesi durumlarda ana yazıya dönerek orada yazıldığı tarihte bilinmeyen olanı kaldırıp, öyküyü bilinen isimle yeniden düzenliyorum. Tabii ki gözümden kaçan yazım ve imla hatalarını da düzeltiyorum. Bu durumdan dolayı özür diler, hoşgörünüze sığınırım.

 

Ek:

 

 

 

Bu yazı 5785 kez okundu...