Askerlik ve Avcılık-4


 

Gün içinde zaman, bazen çok hızlı geçiyor, bazen de iletişim eksikliğinden çıldıracak gibi oluyordum.

Böylesi hallerde kendimi avutmam için işe sarılırdım. Önümüzdeki günler içinde olması muhtemel olaylar için bir kaç kelime de olsa Kürtçe öğrenmem gerektiğini düşünerek çalışmaya başladım.

Empati duygumu zorlayarak, olası diyalogları hayal ettim!

Birilerine rastlarsam öncelikle ne demem lazım? gibi...

Öğretmenim Tisi Köyü'nden Siso idi. Onun önderliğinde sık kullanılabilecek kelimelerin bir listesini hazırladım. Bu listeyi hala saklarım.

Vara........................................... Gel
Hara........................................... Git
Vara rune har................................Gel otur.
Tubere hate..................................Hoş geldin.
Hodeşte razıbit.............................. Hoş bulduk.
Keyfete hoşe................................ Keyfin iyi mi?
Keyfemin hoşnine............................Keyfim hoş değil.
Avrige kıveçit.................................Bu yol nereye gidiyor?
Çent çunt.....................................Kaç kişi gitmiş?
Destehu bilinke...............................Eller yukarı
Nehali...........................................Kaçma.
Revaste....................................... Dur
Dülküveti.......................................Nereden geliyorsun?
Dikeveçi........................................Nereye gidiyorsun?
Kerik............................................ Bıçak
Vara vara hudrişke..........................Gel gel yere uzan
Kurro............................................Evlenmeyen adam, evli olmayan genç

Uzayıp giden bu listenin yanında, doğal olarak bu kelimelerin telafuzu da önemliydi. Bazı sesleri çıkarabilmek için gırtlağa hakim olmak gerekiyordu.

Ona da çalışırdım.

Siso ile hemen hemen her gün buluşur, bu çalışmanın yanısıra çevre hakkında bilgi de alırdım.

Esprili ve zeki bir adamdı.

Bir sabah bana söz verdiği saatte yanıma gelemedi.

Bu davranışı alışılagelmiş bir durum değildi. Öğleden sonra çavuş, Siso'nun geldiğini haber verdi.

Kapıya çıktığımda Siso'nun yüzünden pek belli etmemeye çalışsa da olağan üstü bir durum olduğu seziliyordu.

- "Hayırdır! Geç kaldın!" dedim. O da sıradan bir olaymış gibi var olan durumu 3-4 kelime ile anlattı.

- "Valla dogridir, gelememişam... Benim gız öldi de... Şimdi gömmüşiz, anca gelmişem..."

-!..

Kanımın damarlarımda çekildiğini hissettim. Buz gibi olmuştum. Dilim tutuldu, ne diyeceğimi şaşırdım.

Bir süre sonra ağzımdan "Başın sağolsun" anlamında birkaç kelime çıktı.

Siso, benden daha güçlü ve metin görünüyordu!

8 yaşındaymış, ölüm sebebini bile bilmiyorlar... Tevekkül duygusu öylesine yerleşmiş ki...

Tabiat ananın olağanüstü baskısı, yöre insanını canından bezdirmiş. Kendini çaresiz hisseden insanın da tutunacağı tek dal var!

İnanılır gibi değil. Uzun süre, bu olayın üzüntüsünü yaşadım.

Tisi Köyü'nde Siso'nun kızı. Bu fotoğrafı köyde çekmiştim.
Ama şimdi ölen kızın bu mu, yoksa bir diğeri mi olduğunu anımsayamıyorum...
Acı olan bir çocuğun ölmesi! Gerisi boş...

Yörede yaygın olarak bit salgını ve bağırsak enfeksiyonu vardı. Tanpon bölgede bulunan Tisi Köyü'ndeki çocuklar okula gitmek için her gün karakolun önünden geçmek zorundaydılar.

Onları ilk gördüğümde çok şaşırmıştım.

Köyden karakola kadar güle oynaya gelen çocuklar, karakola 10 metre kalınca birden ciddileşiyorlar ve tek sıra olduktan sonra asker adımları ile karakolun içinden yürüyerek okula doğru gidiyorlardı.

Tam benim olduğum binanın önüne gelince de başlarındaki eğri büğrü şapkaları ile asker selamı vererek; ben oradaysam bana, yoksam da barakayı selamlayarak yollarına devam ediyorlardı.

Derhal Veli Çavuş'u çağıırıp bu durumun nereden kaynaklandığını sordum.

Benden bir dönem önce ismi yine Mehmet olan bir asteğmenin çocuklara bunu öğrettiğini söyledi.

Bu uygulmadan derhal o gün vazgeçtik.

Askerlere özellikle çocuklara daha farklı yaklaşmamız gerektiğini anlattıktan sonra, bu çocuklara nasıl bir iyilik yapabiliriz diye düşünmeye başladık.

Veli çavuş "Onları traş edelim" şeklinde bir fikir ortaya attı.

Ben de "Niye, nereden çıktı şimdi bu?" diye sorduğumda; "Yörede berber yok ki... Saçlarına bit düşüyor. En büyük iyilik, bu olur komutanım" dedi.

Ertesi sabah okula giden çocuklara bu öneriyi sunduk. Balıklama atladılar.

Bitten kurtulmanın bir tek şartı vardı. Ayna gibi traş, kabak gibi baş.

Sırayla...

Bölgede bulunan insanlar gerçekten çok fakirdi. Bir teneke gazyağı Şemdinli'de 100 Tl'ye satılırken bu rakam İran'da 12.5 Tl'ye iniyordu. O dönemde yapılan kaçakçılığın temelinde hayvan kaçakçılığı birinci planda geliyordu. Bu durum, en azından benim sorumluluk bölgemde yaşanan bir gerçekti. Yörede ekilecek herhangi bir tarım alanı da yoktu.

Ama insanlar her şeye rağmen yaşamak mecburiyetindeydi.

27 Mayıs 1977
Çatalca'da Sabah

Bu fotoğrafı 27 Mayıs sabahı gün doğarken çektim. Kar yağıyordu, hem de ne kar!

Buraya "yaz" gelmez diye düşünmüş, büyük bir hüzne kapılmıştım.

Kar demek, yoların kapanması demekti...

Kar, Şemdinli'de yanlızlığa mahkumiyetin ilk işaretiydi...

-!..

Ekeceği ve yakacağı olmayan insanların evlerine giderek, onlarla sohbet ediyor, onların sıkıntılarını paylaşıyordum. Bu çok hassas bir durumdu. Yanımda her zaman bir iki er götürür, konuşmalara şahit (!) olmalarını isterdim.

Havaların kötü gitmesine rağmen eldeki imkanlarla devletin gücünü çevrede hissetirmenin gerekliliğine inanmıştım.

Geldiğim günden beri gün içinde deliler gibi spor yaparak çalışmamız, herkesin kafasını yeterince karıştırmıştı.

Akşama doğru 2-3 farklı yöne devriye çıkartmaya başladım.

Askerler ellerine yiyecek torbası (!) alırlar ve köylerin kimi zaman içinden, kimi zaman da çevresinden geçerek dağa çıkarlardı. Ama muhakkak suretle köyden birilerinin kendilerini görmelerini sağlarlardı.

Bu davranış, askerin "pusu" kurmaya çıktığının bariz işaretiydi.

Amacım çevre köylerde "dağda 24 saat var olduğumuz" yönünde bir kanının oluşmasını sağlamaktı.

Başarmıştık da...

Askerlerim, zifir karanlık oluşunca, bu sefer köylerden uzak bir yerden karakola inerlerdi.

En zor iş, çevredeki köpekleri havlatmadan karakola gelmekti.

Aslında elimizde kış şartlarında dağda görev ifa etmek için yeterli malzeme yoktu.

Ayakkabımız yoktu!

-!..

Vardı tabi... Teftiş postalı dediğimiz ve asla giymediğimiz pırıl pırıl botlarımız vardı!

Takımda dururdu. Teftiş olacağını haber alırsak hemen bunlar giyilirdi.

-!..

Diğer zamanlar kara lastik giyerdik. Yüksekova'da satılırdı 5 Tl.

Bazı askerlerin, bunu bile almaya gücü yetmezdi. Çokça alır dağıtırdım.

Ben de onu giyerdim.

Ankara'da 1970-1980 tarihleri arasında gittiğim çoğu avda bu ayakkabıyı giydim. Su geçirmez, hafif ve taşa basdın mı oraya yapışır kalırdı. Avcı için ideal bir ayakkabıydı. Dolayısıyla Şemdinli gibi dağlık bir arazi için de çok uygundu.

Tabii ki yaz aylarında...

Aşağıdaki fotoğrafı, Şemdinli Seyyar Jandarma Taburu'nun içtima alanında çektim. Ayakkabının ne kadar yaygın olduğunun yanısıra kabul gördüğünün de bir delili olsun istedim.

Şemdinli Seyyar Jandarma Taburu
1977 Taburun içtima alanında merasim öncesi.

İkilem içindeydim!

Bir taraftan insanlara yardım etmek istiyorum ama, bu iyi niyetimin suistimal edilmesi yönünde kaygılarım da var!

Ne yapmam lazım geldiği hususunda ince eledim, sık dokudum. Hata payı olmamalıydı.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, askerin her gün devriye çıkması köylüyü ciddi ölçüde şaşırtmıştı.

Bu durum çok uzun sürmedi. Birer ikişer karakola gelip dertlenmeye başladılar.

- Gomutan gaz bitmiştir bilesin ha....

-!..

- Gomutan şeker yohtir bilesin ha...

-!..

Ne istiyorsunuz dediğimde de;

- Aha şu dagin arkasi Rizaiyedir... Valah izin verirsen, heman gidah, heman gelah hıı?

İzin vermesem ne olacak ki?

Zor oyunu bozar.

Bu adamlar bir gün, her şeyi göze alarak, istesem de istemesem gidecekti.

Yaşayabilmesi için bu bir zorunluluktu.

O zaman, bizim oyun da bozulacaktı!

Bu riski göze alamazdım.

!..

Siz, bu durumda, benim yerimde olsanız ne yapardınız?

- !..

Ben de aynen sizin düşündüğünüz gibi yaptım!

-!..

Kış ayları bitince, hayvancılıkla uğraşan köylüler, köyden yavaş yavaş uzaklaşarak yaylalara çıkarlardı. 2-3 adet kıl çadırdan oluşan barınma mahallerine "zoma" diyorlardı. Çevredeki otlak, sürüyü gerektiği kadar beslemezse, bu çadırları söküp takriben 400-500 metre daha yüksekteki yeni bir alana kuruyorlardı.

Kıl çadırlar onları sıcaktan ve soğuktan en iyi şekilde koruyordu ve alternatifinin hala olmadığını düşünüyorum.

Bu zoma'da yediğim mantarı hiçbir zaman unutmadım.
Askerlerim çadırın önünde oturarak bu fotoğrafı çekmemi beklediler.

Koyun sütünden elde ettikleri yağı ve peyniri önce keçi tulumlarına basıyorlar, sonrada çadırların içine eştikleri çukurlara gömmek sureti ile de uzun süre saklama şansları doğuyordu.

Zoma da yağ çıkaran kız

Beni zaman zaman Şemdinli'den çağırırlardı. Komutanlara, çevremle ilgili olmak üzere bilgi aktarırdım. Şemdinli'nin yakın çevresinde araziye çıkılıp kontol çalışması yapılacakmış. Benim de gelmemi emrettiler. "Emredersiniz" dedim. 30 dakika kadar Jeeple gittikten sonra yakındaki bir yerden at temin ettik. Bu duruma zaman içinde kolaylıkla (!) alışıyorsunuz.

Tek yapmanız gereken şey atı kendi haline bırakmak olmalı. Bu hayvanlar nereden geçilir veya geçilmezi, sizden bin kere daha iyi bildikleri gibi güzergahı da iyi tanıyorlar. Siz düşmeyin yeter.

Benim kayıtlarımda gittiğimiz yerin adı "Nehrü" olarak yazılmış. Uzun zaman önce burada muhteşem bir saray varmış. Daha sonra yağmalanarak yıkıldığını anlatmışlardı.

 

Yol boyunca gördüğüm güzellikler hiç aklımdan çıkmadı

 

Saraydan arta kalanlar. Şimdi ne kaldı, onu da bilemiyorum

Belki de çekilen son fotoğrafları bu oldu...

Bu keşif gezilerinde boynumda fotoğraf makinası ile ata bindiğimi unutmayın!

Not: Nehru'ya ait herhangi bir bilgiye internet kanalı ile ulaşamadım. En kısa sürede bu eksikliğimi tamamlayıp doğru bilgileri yerine koyacağım. Hiç şüpheniz olmasın.

Dönüşte Şemdinli'ye oldukça yakın olan Hazne Seyyar Jandarma Karakolu'na uğradık. Kenarından büyükçe bir dere geçen bu karakolun yeri çok güzeldi. Bizm bölüğe bağlı bir diğer karakolun adı da Helena idi. Yolu yılın 7-8 ayı kapalı olan bu karakolu görmem nasip olmadı.

Orada görev yapan bir asteğmenin kışın ortasında "apandisit"i patlamış, onu kızakla Rızaiye'ye götürmüşler ve orada ameliyat olmuş. İyileşince Esendere Gümrük kapısından yurda giriş yaptığında "Hudut" kanununa muhalefetten, hakkında soruşturma açılmıştı.

Şemdinli'de her şey sıradışıdır.

-!..

Gözbebeği gibi korunmalıdır.

Hazne Seyyar Jandarma Karakolu

Takıma geldiğimde çocuklarımın 2 gün sonra Van'a geleceklerinin kesinleştiğini öğrendim.

 

4'üncü Bölümün Sonu

Devam edecek...

 

 

Mehmet Emin Bora

13 Ocak 2007

ANKARA

Bu yazı 8814 kez okundu...