Askerlik ve Avcılık-3


 

Havalar yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Keşif gezilerimizi hızlandırdık. Çadır kurulacak alanlar da belirlenmişti. Taburdan gelecek kesin işareti bekliyordum.

Çok sürmedi; "Çadır karakollarını sınıra taşı" şeklinde gelen emir üzerine hemen iş başı yaptık.

Üç grup oluşturdum.

Gruplar bir çavuş, bir onbaşı, 10 tane de erden oluşuyordu.

Çadırları hazırladık da kazıkları sıkıntı yaratıyordu. Yiyeceklerin pek çoğu (Ayşekadın fasulye!) konserve şeklindeydi ve büyük kutular halindeydi. Yatak döşek, çuvallarla un, yağ ve şeker.

Telsizler ve diğer mühimmatı da hesap ederseniz bir hayli yükümüz vardı. Her karakola bir de ağır makinalı tüfek gönderiyorduk.

Tabur komutanımızın emirleri doğrultusunda bu silahı kullanacak erlere özel atış dersi vermiştim. Kula Karakolu'na gidecek erlerin içinde Bursa'lı bir er vardı, Mehmet! Çok temiz bir gençti. Aile değerlerine bağlı, çalışkan ve elini taşın altına koyabilecek bir yapıya sahipti. Devletin malına gözü gibi bakardı.

Mehmet...../ Bursa

Ona güvendiğim için Kula Karakolu'nun ağır makinalısını ona emanet etmiştim.

Mehmet Emin Bora

Sorun, bu malzemelerin karakolların bulunduğu mahale nasıl taşınacağı idi.

Çavuşa sordum.

- Geçen sene bunları o dağlara nasıl çıkardınız?

- Atlarla, eşeklerle komutanım.

- Nerede bu hayvanlar?

- Köylüden almıştık komutanım.

- Tamam yine aynı köylere gidin, "komutan nakliye için hayvan rica ediyor" diye söyleyin.

- Başüstüne komutanım.

Veli Çavuşun gitmesi ile gelmesi bir oldu.

- Ne oldu çavuş?

- Hayvan yokmuş (!) komutanım.

- !..

- Hani vardı?

- E şeyyyy...

- Geveleme Veli!

- Komutanım onlar vermez de... Biraz ısrarcı (!) olursak yani...

- Ne yaparsanız yapın. Bu eşya dağa çıkacak.

- Emredersin komutanım.

Geçmişte yaşadığım bu olay için, yeri gelmişken şunu söylemek isterim.

Bugün 62 yaşındayım o günkü şartlar, benim o yönde bir emir vermemi icap ettiriyordu.

- Hoş bir durum muydu?

- Hayır.

- Bu günkü aklın olsa yine yapar mıydın?

- Kesinlikle "Evet".

- !..

Bu tespitimi aklınızın bir kenarına yazın. Yeri geldikçe bu konuya yeniden döneceğim.

Veli Çavuş yanına 3-4 asker alıp tekrar gitti. 2 saat sonra bir sürü hayvanı önüne katmış olarak karakola döndü. Ben de zannettim ki iş bitti. Yükleme işinin bu kadar zor olacağını nereden bilebilirdim ki!

Karakolun bahçesi. Arka plandaki yer ahır.
Görünen tek pencere benim yatak odam!

Karakolun bahçesi panayır alanına dönmüştü. Farklı köylerden gelen at ve eşeklerin kimi birbirini çifteliyor, kimi de aşktan gözü dönmüş bir vaziyette bir diğerini "punduna" (! ) getirmeye çalışıyordu.

İşin en kötü tarafı, yakalayabildiğimiz hayvanı 2-3 kişi zaptedemiyorduk bile...

Ön ayaklarının üzerine dikiliyor ve öyle bir çifte savuruyorlardı ki...

Sormayın gitsin. Çil yavrusu gibi dağlıyorduk.

O da vınnnn...

Hadi bakalım sil baştan.

Hasbel kader, tutabildiğimiz hayvana bir taraftan zor bela yüklediğimiz eşya, öteki taraftan daha da hızlı olmak kaydı ile anında yere iniyordu.

Dışarıdan bize bir bakan olsa, ne yaptığımızı asla anlayamazdı.

"Eşya indirme, bindirme yarışı" gibi bir durumu yaşıyorduk.

Kuyruklu Jeep!
Bu hayvanların arazideki performansı beni çok etkilemiştir.
O zaman, onlar için bu adı münasip görmüştüm.

Aradan bir saate yakın bir zaman geçti, ortada yükleyebildiğimiz bir tek hayvan dahi yoktu.

Yeniden Veli Çavuş'u çağırdım ve gürledim!

- Nasıl iş bu? Siz geçen sene nasıl dağa çıktınız?

- Şey komutanım... O zaman köylüler gelip (!) bize yardım etmişlerdi...

- Derhal o köylüleri getireceksin.

- Emredersin komutanım.

Aradan bir saat daha zaman geçti. Çavuş 6-7 tane köylüyü rica ederek (!) toplamış getirmişti.

Anlatılacak pek bir şey yoktu. Durum tüm vahameti ile ortadaydı. Onlar da zaten sormadılar.

Hemen işbaşı yaptılar.

İki un çuvalını yere uzatıkları ( u ) şeklindeki ipin üzerine yanyana yatırıyor ve ipe özel bir düğüm atıyorlardı. Daha sonra da "hop" diyerek iki çuvalı aynı anda katırın veya atın üzerine yüklüyorlardı. Yükleme işinde denge unsuruna çok önem veriyorlardı.

Biraz evvelki o azgın hayvanlar gitmiş, yerine kuzu kılıklı bu mahluklar gelmişti!

Köylüler de ha bire yüklüyorlardı.

Biraz evvel yırtına yırtına bağırmamızdan hiç bir şey anlamayan "at takımı", köylülerin onlara söylediği birkaç kelimeden çok şey anlamışlardı.

İletişimin, ne denli önemli olduğunu bir kere daha kavradım!

Çatalca Jandarma Karakolu Bahçesi
1977 / Şemdinli

Yüklediğimiz hayvanları, hemen gideceği karakola doğru yönlendirmeye başladık.

Kula Seyyar Jandarma Çadır Karakolu'na giderken

Kula Seyyar Jandarma Karakolu'na gitmek için, Çatalca Karakolu'ndan Şemdinli'ye giden ana yol takip edilir ve takriben 1 km. sonra yoldan sağa ayrılarak, aşağıdaki fotoğraf karesinde görülen derenin içinden yukarı çıkılmak sureti ile ulaşılırdı. Bu yol kolay ve güzeldi.

 

Küçük şelale

Kula Seyyar Jandarma Karakol'u Çadır Yerleri

Kula Seyyar Jandarma Karakolu'nun merkeze olan uzaklığı taş çatlasın 1.5- 2 saatlik bir mesafeydi. Geçen sene çadır kurulan yerler hemen hemen hazırdı. Çadırları yine aynı yerlere kurduk. Arka planda görülen büyük ağacın içi, bir insanı rahatlıkla içine alacak kadar genişti. Askerler, gaz tenekelerinde ısıttıkları su ile banyo ihtiyacını burada gideriyorlardı.

Bir süre sonra da Kartal Karakolu'nun malzemelerini atlara yükleyerek taşımaya başladık.

Kartal Seyyar Jandarma Çadır Karokolu'na giderken

Kartal Seyyar Jandarma Karakolu'nun yolu, çok zahmetli ama flora açısından çok zengindi.
Bitki örtüsünün atın boynuna kadar yükseldiğini çok iyi hatırlıyorum.
At, zaman zaman başını kaldırarak önünü görmeye çalışırdı.

Akşama doğru, seyyar karakolların malzemeleri yerlerine taşınmıştı. Per perişan yatağa uzandım. Şimdi işim daha da zorlaşmıştı. Kontrolüm altında olması gereken yer sayısı, bir anda birden, dörde çıkmıştı. Bu, bir anlamda dörde bölünmem demekti...

Yorgunluktan bitap düştüğüm için hemen uyudum...

Yemek işi her yeni gün problem olmaya devam ediyordu. Sabah çay, zeytin, peynir ekmek derken idare ediyorduk da öğle ve akşam yemeği gitgide kabusa dönüşmeye başlamıştı.

Karakola geldiğim günden beri, köylünün bana getirdiği hiçbir gıda maddesini kabul etmedim. Yağ, yoğurt, yumurta veya bal getirirler ben de onlara teşekkür eder, alamayacağımı ifade ederdim.

Karakolun kapısına bırakır giderlerdi. Günlerce öyle kalırdı...

Kesin tavrımı anlayana kadar bu durum bir süre devam etti. Sonra vazgeçtiler. İhtiyacımı karşılarken mutlaka bedelini ödeyeceğimi anlamışlardı.

Hakkari Merkez'de sizlerin anlayacağı anlamda bir kasap yoktu ki, Şemdinli'de olsun...

Şemdinli'de olmayan, Çatalca'da olur mu?

Canım istedi diye de koyun kesecek halimiz yok...

İlginçtir, yörede batıda bilinenin tam aksine, koç ile koyun 365 gün, 24 saat koyun koyuna!

Katım zamanı filan yok!

Sürekli katım hali!

Dolayısıyla kara kışın içinde kuzu doğumu hiç kimseyi şaşırtmıyordu.

Göbek bağı üstünde!

 

Hayvan, neredeyse insandan kıymetliydi desem!

İnanmayacaksınız ama ben yine de demiş olayım.

Hayvanlar soğuktan ölmesin diye, evde beslenip bakılıyordu!

Kesilip yenildiğine en azından ben hiç şahit olmadım.

Yaşananlar çok acı, ama geçek.

Kat maliki değilse de kat sakini olduğu bir gerçek.

Ne yaparsanız yapın, yemek işi ciddi bir sorundu.

Özellikle de akşam yemeği...

Benim yemeğimi yapan Nallıhan'lı bir er vardı "Bayram Bülbül". Aynı zaman da telsize de bakardı. Akşam olunca bir kutu "Ayşe kadın fasulye" veya "Türlü" konserveyi yanımda bir tavanın içine açar, suyu ile birlikte bir iki çevirdikten sonra üzerine de sıvı yağı boca ederdi. Azgın soba ateşinde kavrulan fasulye (!) 15 dakika sonra önümde olurdu.

Dikenli (!) Ayşekadın!

Şimdi bile içim kalktı desem, bilmem inanır mısınız?

Cumartesi günü izin alarak Yüksekova'ya gittim. İki aydır sebze yemediğim için içim kurumuştu. Sebze satılan sadece bir dükkan bulabildim. 1 kasa salatalık gelmişti. 2-3 kg. salatalık bir o kadar domates, biber ve bolca da limon aldım. Limon benim tutkum.

Onsuz o zaman da çay içemezdim. İçerdim tabi... Eziyet!

O senelerde o bölgede görev yapmış olanlar gayet iyi bilir, mahrumiyet bölgelerinde sebzeye servet öderdiniz.

Gözüm kararmıştı bir kere, ben de ödedim.

Rüyalarımı süsleyen yemek, tereyağlı ile pişmiş nohutlu pilavın üstüne oturtulmuş bir keklikti!

Beraberinde de cacık...

Malzemeyi tamamlamış gibiydim.

Ortada sadece keklik yoktu!

Küçük bir şişe de rakı aldım.

Kendimce pazar akşamının sofrasını hazırlamıştım.

Sorun pilavın üstüne konacak kekliğe kalmıştı.

Hemen hemen mart ayının sonuna gelmiştik.

Pazar sabahı Veli Çavuş'u yanıma alarak hemen karakolun arkasındaki tepelere çıktım.

Gözüm derelerde keklik arıyordu ama, her baktığım yerde pilavın üstünde bir keklik görüyordum.

O günü ölene kadar unutmayacağım. Resmen et için ava çıkmıştım.

Taş devrine geri döndüm.

Karnını doyurmak için avlanan insanın ne hissetiğini bana soracaksınız!

-!..

Veli Çavuş'un elindeki M.70 30-06 bolt action yivli tüfek, can güvenliğimiz içindi!

Mehmet Emin Bora - Veli Yıldıztekin

Bir saat sürmedi. 4 keklik vurup karakola döndük.

O günlerde Yüksekova'daki tabura bağlı bir jandarma karakolunun sorumluluk bölgesinde kaçakçılarla jandarma arasında silahlı çatışma çıkmış, bir veya iki kaçakçı da ölü olarak ele geçmişti. Bu müsademeye katılan erlerden biri zorunlu olarak o karakoldan alınmış bana verilmişti.

Tezkeresine çok az bir zaman kalan bu er, korunuyordu.

Yaşamayan nereden bilecek ki!

Pek çok insan Amerikan yapımı "Er Rayn" filmini izlemiştir. O filmde er Rayn nasıl korunuyorsa, biz de er Fazlı'yı benzeri bir mantıkla korumaya almıştık.

Onu yanımdan ayırmıyordum.

Yaşadıklarından olsa gerek fazla konuşmaz, zaman zaman boşluğa diktiği gözleri bir noktada sabitlenerek uzun süre öyle kalırdı.

Yanlış hatırlamıyorsam Merzifon'luydu.

Çok iyi silah kullanırdı.

Silah eline yakışırdı. Bilirsiniz az adama yakışır...

Rahmetli Dr. Rıza Arpaz'a yakıştığı gibi... Allah rahmet eylesin... Hep anıyoruz.

-!..

Bende kelebek gibi durur da, benim yapabileceğim bir şey yok!

Fazlı çok az konuşurdu. "Yaşadıklarını anlat bakalım" dediğimde gözleri yine daldı gitti. Bir süre sonra yavaş yavaş anlatmaya başladı.

Çatışmaya girmişler. Kaçakçılar sayıca çok fazla olmasına rağmen, Fazlı 4-5 saat kadar direnmiş. Bu arada arkadaşlarının mermileri bitmiş yaralanmışlar. Fazlı, çatışma süresinde silahını hiç otomatiğe bağlamamış. Mermisini ihtiyatlı kullanmış. Ama ölümü ensesinde hissedecek kadar etkilenmiş. Taburdan yardım geldiği anda çılgın gibi yerinden fırlayıp, çok yakınına kadar gelen kaçakçının birini yere yatırmış, silahını ağzına sokmuş ve ...

-!..

Bunu anlatırken Fazlı, trans haline geçmişti...

-!..

İşte tam bu anda (!) Fazlı'nın şapkası yere düşmüş!

(Fazlı'nın kafasında, hemen hemen hiç saç yoktu ve sarı benizliydi)

Diğer kaçakçılar bu sahneyi görmüşler.

Dolayısıyla Fazlı mimlenmiş!

Taburdan bana emanet edilen Fazlı'nın kısa öyküsü bu.

Onu, iki ay yanımdan ayırmamaya karar verdim. İlk işim de Veli Çavuş'a talimat vermek oldu.

Fazlı'ya gece nöbeti ve gündüz devriyesi yok. Takımdan dışarı çıkmayacak.

İşte o akşam, benim yemeğe Fazlı yardım ediyordu.

Eldeki prinçten lapaya (!) benzer bir şey yaptık. Keklikte sorun yok. İş rakı mezesine kaldı. O da kolay.

Fazlı'yı yanıma çağırarak isteğimi seslendirdim.

- Bana bir cacık yap. Domatesi ve biberi de söğüş doğra.

"Emredersiniz" dedi ve gitti.

Ben de son hazırlıkları yaptım. Nihayet mideme sebze girecekti.

10 dk. sonra elinde koca bir tencere ile Fazlı geldi. Masaya koyduğu tencereye bir kaşık sokup karıştırdım... Şaşkınlıktan bir süre baka kaldığımı hatırlıyorum.

Cacık tamam da, içinde domates ve biber de var!

Herşey birbirine karışmış iğrenç bir görüntü.

Ne diyeceğimi şaşırdım. Son nefeste "bu ne?" dediğimi iyi hatırlıyorum.

"Cacık" dedi.

"Ötekileri soruyorum" dediğimde "siz söğüş doğra dediniz ben de doğradım" demez mi!

"Fazlı, dışarı çık" dedim.

Bir süre sakinleşmek için beklediğimi hatırlıyorum. Sütlacı andıran pilav gözüme daha da kötü göründü. Keklik de yalnız başına kuru kuru kaldı. Biraz ondan geveleyip yattım. 2 gündür kurduğum tüm hayallerim yıkılmıştı...

 

Bu arada Ankara ile mektuplaşıp evden haber almaya çalışıyordum. Mektuplarımızın izlediği yol gerçekten şaşırtıcıydı. Kimi zaman Hakkari üzerinden geliyor, kimi zaman da Şemdinli üzerinden... Ama her iki halde de elime geçmesi, bir aya yakın bir zaman alıyordu.

Kış aylarında yaşanan ise tam anlamıyla bir faciaydı. Yüksekova ile Şemdinli arasındaki yol uzun süre kardan kapalı kalınca, ulaşım işi katırlarla gerçekleştiriliyordu. Bu işi uzun yıllar ihale ile üstlenen "Katırcı Memet" çok renkli bir simaydı. Şemdinli'de kendisi ile bir kere karşılaştığımda ardında 2-3 katırdan oluşan kervanı ile beraber görmüştüm. Katırların üzerindeki "PTT yazılı branda çuvallar" gözümün önünden gitmiyor.

Kısa, zayıf ve çelimsiz bir görüntünün ardında mangal gibi yürek isterdi üstlendiği iş... Çok küfürlü konuşurdu ve küfür ağzına çok yakışırdı. "Ulan yolunu ...." diye başlayan küfürleri hala kulaklarımda.

Bu durumu, şimdi cep telefonu ile mesaj gönderen genç neslin ne anlaması mümkündür ne de algılaması... Ankara'ya telefon edebilmek için önce bölük komutanından izin almam, sonra da 40 Km. ötede bulunan Yüksekova'ya gitmem gerekiyordu. Keşke tüm zorluk bundan ibaret olabilseydi.

Yüksekova PTT'sine gidecek, Ankara'da ki telefon numarasını vererek bağlanabilmek için de uzunca bir süre sıra bekleyecektiniz.

5 saat!

6 saat!

Bu süreler olağandı...

İşin en acı tarafı da, konuşmaya başlar başlamaz hattın kesilmesi ihtimali idi!

Kesilirdi!

Küfür konusunda en acemi olan, buradan "Ord.Prof." olarak dönerdi...

Bundan 30 sene önce, Yüksekova'da Jandarma kıyafeti ile çarşıda 5 saat beklemenin ne olduğunu ancak yaşayan bilir!

- !..

Çarşıda hemen sorgulama başlardı.

- Gomutan, nirde görevlisiiiz?

- Çatalca.

- !..

- Diman

- Vıyyy perayi furan gomitan sensin hee?

- Öyle diyorlar.

- Haaa

- !..

- Vallah oralari çoh gozeldir... Ot çohtir, hevasi gozeldir... Suyi gozeldir...

- !..

- Gomutan ben de heyvan çohtir... Ema ot yohtir... Oralara getirsah hüdütte otlasalar olir!

- Ne demek getir tabi. Çok iyi olur.

-Valla gomitan agzin öyle diyir ema, gözlerin öyle demir...

Bu konuşmalar böyle sürüp giderdi. Kendi akıllarınca sizi denerlerdi.

Sizin, zaaflarınız olduğu yönünde bir kanaate sahip olurlarsa, derhal ilinti kurararak yakınlaşmaya çalışırlardı.

Bir tek amaçları vardı.

30.000-40.000 koyundan oluşan çok büyük sürüleri yavaş yavaş hudut bölgesine doğru, otlatma bahanesi ile yaklaştırmak ve bir gece her ne pahasına olursa olsun hududa doğru sürerek İran topraklarına geçirmek

Büyük sürülerdeki koyunların üzerinde farklı renkler ve işaretler konulmuşsa, bilirdik ki o sürü kısa zamanda kaçağa zorlanacaktır.

Bu işaretler sürünün birden fazla sahibi olduğunu gösterirdi. İran'a geçirebilirlerse, herkes kendi koyununu kolayca ayırd edebilsin isterlerdi. Bu davranış onları ele verirdi.

Bu durum, canlı hayvanın ülkemizde o zaman için çok ucuz, İran'da ise çok pahalı olmasından kaynaklanıyordu. Her ne hikmetse bizim sınırlarımız içinde çoğu zaman atın boynuna kadar yükselen otluklara İran topraklarında hiç rastlanmıyordu. Dolayısıyla yöredeki ot potansiyeli koyun yetiştiricilerine her zaman cazip geliyordu.

Özellikle tanpon bölgede var olan ellenmemiş meralar, gerçekten hayvancılıkla uğraşanların iştahını kabartacak ölçüdeydi.

Ben, hudutta sıkça dolaşır bu durumu gözlemlerdim. Zaman zaman, sınırda İran'lı koruyucularla karşılaşırdık. Örneğin aşağıdaki fotoğrafta silahlı olan şahıs İranlı'dır. En sağdaki Siso, benim yanımdaki şahısın da Geylani sülalesinden biri olduğunu anımsıyorum. Adını ise üzülerek söyleyebilirim ki hatırlayamadım.

İran''nın hudutta görev yapan askerden bozma bir kuvveti vardı.

Soldaki tepelerin arkası Türk toprakları, bulunduğum yerin sağı da İran toprakları

O tarihlerde Asteğmen maaşı, -hafızam beni yanıltmıyorsa- "hudut zammı" ile beraber 4.600 Tl. idi. Sınıra yakın tanpon bölgede bir gece hayvan otlatmak için 10.000 TL'yi gözden çıkaran hayvan sahipleri vardı.

Amaçları ise malumdu...

Bu tür taleplerin hepsine "Tabii ki olur, ne demek beklerim" dedim de, her ne hikmetse hiç gelen olmadı.

Birkaç kere telefon edebilmek için Yüksekova'ya gidip gelince canım burnuma geldi. Son görüşmemizde eşime "çocukları al ve gel" dedim.

O da "Olur" dedi.

Bir süre sonra bana, Van'a uçakla geleceklerini bidirdiler.

1.5 yaşındaki kızım, 5.5 yaşındaki oğlum, bir süre karakolda hep beraber yaşayacaktık.

Çok sevinmiştim.

3''üncü Bölümün Sonu

Devam edecek...

 

 

Mehmet Emin Bora

12 Ocak 2007

ANKARA

Bu yazı 9853 kez okundu...