Nobel Ödülü ve Pompalı!


Adetimizdir, hoşlanırız!

- !..

Takdir edilmekten.

Çünkü, insanız ve insana ait zaaflarımız var.

Ayrıca, zirveye ulaşanın, ödüllendirilmesi topluma iyi yönde örnek de oluyor.

Tabii ki istisnalar (!) hariç .

Aylardır gündemde olan bir konu...

Nobel Edebiyat Ödülü...

- !..

Ben farklı bir şey söylemeye çalışacağım.

- !..

Ama önce soracaklarım var.

- !..

Nobel Edebiyat Ödülünün tarihçesi ile ilgili!

1- Başlangıcından bugüne kadar, kaç Alman asıllı yazar Nobel Edebiyat Ödülünü aldı?

2- II''inci Dünya Savaşı''nda 6 milyon Yahudi hangi ülkede soykırıma maruz kaldı?

3- Bahse konu ülkenin tarihteki acımasız lideri kimdi?

Birinci soruya cevap vermenin zor olduğunu kabul ediyorum.

Bana sorsanız ben de bilemezdim. Okudum araştırdım öğrendim.

Diğer iki soruyu da "sular seller" gibi cevaplayarak "Almanya ve Hitler" dediniz.

Buna da adım gibi eminim.

Peki, bu soruları neden kolay yanıtladınız?

- !..

Önce ilk sorunun cevabını alalım.

Sonra da diğer 2 soruyu "neden kolay bildiğinizi" sorgulayalım.

1901 den bu yana 6 Alman yazar Nobel Edebiyat Ödülünü almış.

1902: Theodor Mommsen
1908: Rudolf Eucken
1910: Paul von Heyse
1912: Gerhart Hauptmann
1929: Thomas Mann
1999: Günter Grass

İkinci Dünya Savaşı başlamadan evvel Almanya''ya karşı husumet doğmaya başlamış.

İkinci Dünya Savaşı ile pekişmiş.

Daha sonrasında ise Almanlar yaklaşık olarak 70 sene bu ödüle hasret kalmışlar.

Durum bu.

Peki, Nobel ödülü alan 6 Alman edebiyatçısını niçin bilemediğinizi düşündünüz mü?

- !..

Siz düşünürken ben biraz daha bilgi aktarayım.

Arada geçen 105 sene içinde ödül alan çok ama, ödülü elinin tersi ile öteleyebilen az!

1901 den bu yana sadece ve sadece 2 kişi Nobel Edebiyat Ödülünü reddetmiş.

1958 yılında, Boris Pasternak / SSCB

1964 yılında, Jean-Paul Sartre / Fransa  

Ödülleri reddederken gerekçeli bir de açıklamada bulunmuşlar.

Önce Boris Pasternak''ın gerekçesini öğrenelim.

 

Boris Pasternak
1958 - SSCB

Ülkesinde var olan uygulamaları eleştirmekle, vatanını savunmak, vatanını sevmek arasındaki o bıçak sırtı gibi ince çizgiyi ayırabilmiş bir edebiyatçı.

En tanınmış eseri Dr. Jivago.

Ankara''da yanlış hatırlamıyorsam Çankaya Sineması''nda gösterilmişti. Hem de haftalarca.

Fİlmin müziği hala hepimizin belleğinde.

Öyle bir yer etmiş ki, o melodiyi duyunca birinci dereceden hısmını görmüş gibi oluyorsun.

Boris Pasternak ülkesinde bir rejim aleyhtarı.

Kitaplarında da Sovyet Devrimi''ni eleştiriyor.

O tarihte Dünya ikiye bölüneli on seneden fazla zaman geçmiş.

Büyük bir fırsat doğmuştur.

1958 yılının Nobel Edebiyat Ödülü Boris Pasternak''a verilir.

Ödül yazarlığı için değil, ülkesini eleştirdiği için verilmiş...

Boris Pasternak, bu aşamada Nobel ödül komitesine bir mektup yazmış.

"Romanımın çevresinde gelişen siyasi kampanyanın kazandığı boyutları görünce ve Nobel ödülünün bana verilmesinin, çok çirkin sonuçlara varan siyasi amaçlı bir karar olduğu kanısına varınca kimsenin zorlamasıyla değil kendi irademle ödülü reddettiğimi belirtirim"

Gördünüz mü duruşu!

-!..

Gelelim ikinci reddin gerelçesine.

 

 

Jean-Paul Sartre
1964 - Fransa  

Jean Paul Sartre’de 1964 yılında "Les Mots" (Sözcükler) adlı eseri ile ödüle layık görülmüştür. Yapıtıyla değer görüldüğü Nobel edebiyat ödülünü reddetmesi, dünya görüşü ve karakterine ödünsüz bağlılığının bir göstergesidir.

J.P. Sarte 1940’ta; düşünce, eylem ve ilişkileri nedeniyle Naziler tarafından esir alındı.

Nazi toplama kampına götürüldü.

Esaretten kurtulur kurtulmaz Fransız direniş hareketine katıldı.

Aydın tavrı, Jean Paul Sartre entelektüeller arasında özel bir konuma getirir.

Ödülü kişisel olarak neden reddettiğini şöyle açıklıyor J.Paul Sartre.

"Bir yazarın görevi ne olmalıdır?" anlayışı doğrultusunda resmi ödülleri her zaman reddettiğini, bu yüzden Nobel''i reddedeceğinin de önceden tahmin edilmesi gerektiğini açıklamıştım. Aynı nedenlerden dolayı frankofon dizbağı legion of honour''u geri çevirdiğini ve colcollege de france''da görev almayı da reddettiğini, hatta kendisine önerilse dahi ordera lenina''yı bile reddedeceğini eklemiş.

Sartre''a göre bir yazarın resmi kurumlarca bahşedilen böyle bir ödülü kabul etmesi, onun kişisel hedeflerini ödül veren bir kuruma göre yönlendirmesi anlamına geliyormuş, her şeyden önce, bir yazarın kendisinin bir "kurum" a dönüştürülmesine izin vermemesi gerektiğine inanıyormuş. Ayrıca, Sartre''a göre, geçmişteki ödüllerin dağıtımı da her ideoloji ve ulustan yazarları eşit bir şekilde temsil etmemekteymiş. ödülü kabul etmesinin haksız yorumlara yol açabileceğini düşünüyormuş.

Sartre resmi açıklamasını ise İsveç halkından özür dileyerek bitirmiş.

Bu duruşun da kendi içinde bir ilkesi var.

Net ve kemikli...

 

İçinizden "Bu konuların avcılıkla ne gibi bir ilgisi var?" diye düşünmeye başladığınızı hissedebiliyorum.

Yaşanan her olayın avcılıkla ilgisi var...

Hayat aslında sürüp giden bir av partisi...

Sorgulanması gereken tek şey kimin avcı, kimin av olduğu!

Temel sorun, bizlerin bu ilintileri kurup kuramayacağımızla ilgili...

-!..

Şimdi Nobel ödülü hakkında sormuş olduğum ilk soruyu hatırlayın!

-!..

Hıhh... Onu söylüyorum.

100 sene sonra, şimdi sizin o Nobel ödülünü almış olan 6 Alman edebiyatçıyı hatırlamadığınız gibi Orhan Pamuk''u da hiç kimse hatırlamayacak.

Ama o devirde yaşayan insanlar, bazı şeyleri sizin biraz önce "Almanya" ve "Hitler" diye hatırladığınız gibi kolaylıkla hatırlayacaklar.

-!..

"Türkler Ermeni soy kırımı yaptı" diyecekler.

" Kim söyledi kardeşim?" diye efelenmeye kalkışırsanız!

"Siz (!) söylediniz ya... Ne dediğinizi bile bilmiyorsunuz" diye torununuzun torununu aşağılayacaklar.

O kitabı, gözünüze (!) sokacaklar.

-!..

Gelecek kuşaklara borcumuz yok mu?

-!..

"Yok" diyebiliyorsanız, siz avcı değil avsınız. Zerre şüphe etmeyin.

-!..

Biraz daha iyisi " bunun öyle olacağını nereden biliyorsun?" şeklinde bir soru sorabilir.

O zaman, aşağıdaki tanımları dikkatle okuyalım.

 

"Kültürel bellek"in analizi yapıldığında,

"Her bağlayıcı yapının temel ilkesi tekrarlamadır.

Böylece olaylar dizisinin sonsuzda kaybolması önlenir.

Ve

Ortak bir kültürün unsurları olarak tanınabilir, hatırlanabilir örneklere dönüşmesi sağlanır."

"Kültürel bellek, geçmişin belli noktalarına yönelir:

Daha çok anının bağlandığı sembolik figürlerde yoğunlaşır.

Ve gerçeği değil, hatırlanan tarihi yeniden düzenler ve kurumsallaştırır.

Kültürel bellek, tüm bunları genellikle yazı sayesinde yapabilir;

Bir anlamda yazının ürünüdür".

" Yüksek kültürlerde artık kültürel bilgi ebeveyinler ve ilkel toplumsal yapı tarafından değil, kurumlar tarafından iletilir ve yönetilir hale gelir.

(...)

Kültürel bellek kendiliğinden yayılmaz, tam tersine son derece özenli talimatlara dayalıdır"

Yani kültürel bellek, grup kimliğini korumak adına "resmi ideoloji" ve "resmi tarih" gibi yukarıdan aşağıya oluşturulma unsurunuda içermektedir..

Bu tanımları Sn.Doç. Dr. Erol AKA''nın yazmış olduğu "İnsan Kısım Kısım" adlı kitabından aldım. Okunması kolay, başvuru nitelikleri olan keyifli bir kitap.

Bu kitapta "Ermeni Sorununun (Gözden Kaçan ) Psikolojik Boyutu" başlığını taşıyan bir bölüm daha var. Kitabı dün aldım. Benim için çok ilginç bir tesadüf. Çünkü bir evvelki yazımda bu konuyu seslendirmiştim.

Şimdi avcıların ilgisini çekeceğini umduğum kolay anlaşılır bir örnek vereyim.

Toplumsal belleğin nasıl çalıştığını anlatmak istiyorum.

Yaklaşık on sene evvel basında el birliği ile bir öcü yaratıldı!

 

Pompalı tüfek!

Gel aşağı, git yukarı...

İlle de "pompalı tüfek".

Hatırlayın gazete manşetlerini!

"Pompalı vahşeti".

"Pompalı tüfekle ölüm saçtı"

Bilmeyenler de zanneder ki "ölüm saçmak, pompalının özel uğraşı alanı!

Eskiden "filit" derdik, hatırlarsınız...

"Sprey" çok sonraları çıktı.

Filite havayı biz basardık.

Spreyin havası içinde hazır geldi.

Benzetmek gerekirse Pompalı tüfek, filit.

Yarı-otomatik tüfek de sprey.

Yani...

Birine gücü sen vereceksin.

Diğeri bu ihtiyacını barut gazından elde edecek.

Filit kaldı mı?

Spreyin yanında filitin lafı mı olur?

Gecenin bir yarısında, alçak "Vıııınnnn..." diye uçtu mu, arkasına filitle mi takılıyorsun?

Yoooo elinde sprey, kanlı gözlerle koştur Allah koştur..

Yaşanan durum bu değil mi?

Ama adamlar takmışlar bir kere ...

Pompalı da pompalı...

Aslında gözden kaçan çok daha önemli bir nokta var.

Eşyayı niye suçluyoruz ki!

Filitin içine öyle bir zehir koyarsın ki...

Spreyin esamesi bile okunmaz.

-!..

Ne uçan ne de kaçan kalır.

Ağzını yüzünü saklama, sen de zorlanırsın.

- !..

Önemli olan, bu tür "eşya"ları kulananların kafa yapısı...

-!..

Kafa kafa...

-!..

Bundan on sene kadar evvel "Çivici katil" diye bir zır deli vardı.

Tuttuğunu çiviliyordu.

 

Çivi

 

"Çivi satışlarını ruhsata bağlasak nasıl olur?" diye düşünenler bile olmuş.

Allahtan inşaat sektörü bastırdı da...

- !..

O zaman da bu yönde bir yazı yazmıştım.

16.09.1995

Yazı başlığı "Okuyup Akletmek" idi (*)

11 sene geçmiş!

Akledemedik.

-!..

Sorun kafa.

 

Avcı kardeşlerim!

Sizce, pompalı tüfeğin diğerlerinden bir fazlalığı var mı?

Veya

Abartıldığı gibi bir durum söz konusu mu?

"Asla" diye haykırdığınızı duyar gibiyim.

Zaten istatistikler de bunu doğruluyor.

10.369 avcı içinde pompalı tüfek kullanan avcı sayısı 51.

%1''den daha küçük.

Anket, bu ülkede avlanan tüm avcıları kapsasa, bu oran yüzdelerle değil, bindelerle seslendirilir.

Ama oldu değil mi!

İşte anlatmaya çalıştığım da bu...

Birileri tetiğe basar,

Birileri de yazar.

Sık sık gündeme getirirsin.

Daha uygun bir tanımla "sık sık pompalarsın"..

Zaman içinde, içtihat kararlarından bile, daha çok kabul görür hale gelir.

Bu suretle toplumun belleğinde yer eden suçlu çoktan belirlenmiştir.

"Pompalı tüfek!"

Sen istediğin kadar yırtın dur...

Kayıtlara geçti bir kere.

Bu kadar sözden sonra "neyin (!) pompalı olduğunu da" okurların takdirine bırakıyorum.

Şimdi Nobel ödülü ile olan ilişkimize gelelim.

Bir gemi hayal edin.

Siz de bu geminin en lüks kamarasında Büyük Okyanus''u aşıyor, seyahatin keyfini çıkarıyorsunuz.

Şimdilik her şey yolunda görünüyor...

Bir akşam aniden azgın bir fırtına çıkıyor.

Bora!

- !..

Sallanmaya başladınız.

Hatta gemi alttan, alttan su da almaya başlamış.

Ne yapacaksınız şimdi?

Kamaranızın lüks sınıfta olması, sizi batmaktan kurtarabilir mi?

-!..

Gemin en yüksek yerine, yani bacanın tepesine çıkabilseniz kurtulur musunuz?

-!..

"Hiçbir şey fark etmez gemi batarsa ben de batarım" diyebiliyorsanız doğru düşünüyorsunuz.

Avcılar, geminin içindeki yolcular gibidir.

Gemi batarsa avcı da batar.

Önce gemi kurtulmalı...

Yani bu ülke...

Her vatandaş, kendi çalışma alanında çaba sarfetmeli...

Bu yeterli değil.

Çok daha fazlası gerekiyor!

Örneğin; avcıların gündemi sadece "avlanma limitleri ve zaman yasakları ile" sınırlı kalırsa....

Batmakta olan bir gemide, kendine lüks kamara arayan zavallı yolcuların durumuna düşer ki...

Aklı başında avcı bunu asla hak etmez.

Avcının densizi de kendini (!) efsaneleştirmeye çalışır.

- !..

Nasıl ki avcı atalarımız akılcı tercihlerle bu günlere gelmemizde önemli bir rol üstlenmişlerse...

Aynı yöndeki yükümlülüklerimizi bir kere daha gözden geçirelim.

21''inci yüzyılın avcısı olalım.

-!..

Yurdun her yerine gidiyor, geziyor, insanları dinliyor ve görüyorum.

İyiye gitmiyoruz.

İş işten geçmeden bir kere daha düşünelim.

 

"Gemi limana girdikten sonra herkes kaptan kesilir"

                                                                                                   Rıfat Necdet Evrimer

 

 


(*) Bkz. www.arpacik.net / Milliyet Gazetesi''ndeki Yazılarım  / Okuyup Akletmek

 

 

Mehmet Emin Bora

16 Aralık 2006 / Ankara

Bu yazı 33510 kez okundu...