Silah Pazarı


Hatay Gezi Notları
"Yum el hamis"

 

Kastamonu'dan gelir gelmez hemen bavulumu hazırladım. 4 gün sürecek bir yolculuk için, tedbirli olmakta fayda var. 07:00'de evin önünde hazır olabilmek için de erkenden yatmak lazım. Eğlencenin de ciddiyeti var!

Dolayısıyla;

"kalk" 05:00

"in" 06:30

Benim hayata dair "iç tüzüğümde" her kim olursa olsun "bekletmeye" yer yok. Mazeret beyan etmemenin bir tek yolu var.

Fedakarlık yapacaksın, canına biraz eziyet edeceksin!..

Böylece problem kendiliğinden çözülür.

Beklediğimin olağanüstü bir durum içeren mazereti yoksa, onu da dinlemek istemem.

"Mülahazat hanesi"ne "nakıs" bir not düşerim!

- !..

Bir başkasına saygının ilk adımı, randevu disiplinidir.

Böyle geldim böyle gideceğim.

Bunu avcılığa borçluyum.

Çünkü "zamanlama", avcılığın "olmazsa olmaz" disiplinlerinden biridir.

30 Kasım 2006 - Perşembe / Sabah saat 06:30 / Gazi Osman Paşa
Huylu huyundan vazgeçmez.

Sabah saat 07:00 de yola çıkmamıza rağmen Adana'da öğle yemeği arzumuz, Antakya'ya varış saatimizi ister istemez geciktirdi. Akşama doğru İskenderun Demir Çelik Fabrikası'nın önünden geçerken günbatımına denk geldik.

İskenderun Demir Çelik Fabrikası

Antakya Kalesi'nden kentin genel görünüşü

Antakya'da otele yerleştiğimizde saat 18:00 civarındaydı. İlk dikkatimi çeken otel lobisinde bulunan tahnitler oldu. Lisanı münasiple resepsiyonda çalışan görevlilere durumu izah etmeye çalıştım. Samimi olarak üzüldüler. Bu konudaki yasaları bilmediklerini ifade ettiler. Nereden bilecekler ki!..

Yürürlükteki kanun sayısı, Sn.Kamuran İnan'nın "devlet" üzerine yazmış olduğu bir kitapta - yanlış hatırlamıyorsam - yaklaşık olarak 12.000 civarında gösterilmişti.

Buna yönetmelikleri de ekleyeceksiniz!

Daha sonra vatandaşa "bunları bilmemeniz mazeret sayılmaz" dediniz mi...

İş bitti demektir.

Gerisi kolay...

Tut, tut bas cezayı.

Hegel "İnsanlar, ne hür doğar ne de eşit. Onlara bu hakkı devlet tanır" derken,

J.J.Russo" İnsanlar özgür ve eşit doğarlar, devlet onları esir eder ve cezalandırır" der.

Sizce, birbirleri ile tam aksi yönde anlam taşıyan bu iki görüşten hangisi daha doğru?

-!..

Karnımız acıktı. Felsefe yapmayı erteleyip yemek yememiz lazım.

Çevreye sorarak bulduğumuz lokanta Köprübaşı'na çok yakın. Ününe aldanarak içeri giriyoruz. İyi tefriş edilmiş lokantada ilk görünüşe göre herşey dört dörtlük gibi. Kenar köşe bir masa bulup oturuyoruz. Şef'e mahalli yemek yeme arzumuz olduğunu söylememize rağmen, o ısrarla herhangi bir ilde yiyebileceğimiz sıradan yemekleri öneriyor. Ben, şefi olası alternatif yemekler konusunda tetiklemeye çalışırken, o papağan gibi durmadan;

"ortaya kebap, ortaya tavuk" diyor, başka bir şey demiyor.

Yüzüne pis pis bakmamızdan bile etkilenmiyor.

Kurulmuş plak gibi...

"ortaya kebap, ortaya tavuk"

Ya sabır...

Kopya çekmek için etraftaki masalara hızla göz atıyorum.

Şefin telkinleri çevrede gereken etkiyi çoktan yaratmış bile.

Millet tavukla rakı götürüyor.

"Üzüntüdendir" diye düşünsem bile, bu bizim için çözüm değil ki...

Gördün mü şimdi!

Aklıma, Sn.Ahmet Haluk Başaklar'ın şiiri geliyor.

Son çare, Yaradan'a sığınmak.

Sakinliyorum.

Tanrım,
Bugün hoşgörümü kaybettim,
Çok aradım nereye koyduğumu,
Ancak bir türlü bulamıyorum
Lütfen bana yardım et.

Hoşgörümü bulsam bile,
Bu kez de
Gerçeğimi kaybedeceğimden korkuyorum.
Anlayacağın, aralar dereler içindeyim.

İstersen
Sen ortaya karışık bir tolerans yaptırıver;
Hoşgörünün gerçeği silmeyeceği,
Gerçeğin hoşgörüyü ezmeyeceği.

İyisi mi, sen bana yardım et

 

24.07 2003-''S.O.S''Ahmet Haluk Başaklar

 

Bu beyin jimlastiğinden sonra kendimi toparlıyorum.

Son bir gayretle şefin ağzıdan söke söke aldığım çiğköfte seçeneği üzerinde odaklanıyoruz.

Kısa bir süre sonra karnıyarık için hazırlanan kıymanın etrafına tek sıra dizilerek gelen sıcak çiğköfte, sofranın olmayan karizmasına uygun düşüyor.

Ne tadı ne de kıvamı alışıla geldik.

Çiğköfte, sıcak kıymaya banılacakmış!

Evlerden uzak.

Sn.Orkun "banma" hazırlığında

Memnuniyeti de yüzüne yansımış!

Çaresizlikten "zeytinyağlılardan ne var?" sorusuna aldığım ilk cevap, "sıcak mı?" oluyor.

Gittim gidecem.

Fısıltı şeklinde "soğuk" diyebiliyorum.

Bir süre düşünen garson, Arşimet havalarında "yeşil zeytin var" şeklinde haykırınca, biz de hesabı ödeyerek jet gibi kalkıyoruz.

Moral "0" Yazıyla (sıfır)

Söylene söylene kendimizi otele atıyoruz.

01.12.2006 / Cuma 1. Gün

Sabah 08:00

Hava erken kararıyor. Elimizdeki gezi kitabına göre bir plan yaptık. Bugün Samandağı'na gideceğiz. Hatay trafik açısından iyi bir görüntü vermiyor. Yönleri gösteren trafik levhaları yetersiz. Yolumuzu bulmak için yavaşlayarak soru sorduğumuzda, aldığımız cevabın anlamını sökebilmek için uzun uzun düşünmek durumunda kalıyoruz.

Dün kente akşamüstüne doğru girmiştik

- .... Otele nasıl gidebiliriz? sorusuna karşılık aldığımız cevap;

- "Sağdan devam et, karşına belediye binası gelecek. Belediye binasını takip et" şeklindeydi.

-!..

Bu gezilerin sonunda ben de ciddi bir kanaat oluştu. Bizim insanımız -istisnalar hariç- yol tarif edemiyor.

Kelime hazinesi sınırlı olunca "tarif", "sezeryan"a dönüşüyor.

Sen de doğumhanenin kapısında erkek (!) bebek bekleyen baba gibi oluyorsun.

Ama nafile...

Yurdum insanının bu bağlamda işi zor.

Ama o, inanılmaz çözümler üretmeğe devam ediyor.

Yurdum İnsanı

Kısa bir süre sonra doğru yolu bularak Samandağı'na varıyoruz. Kitapta mutlaka görülmesi gerek yerlerin başında Beşikli Mağara, Mezar Anıt, Vakıflı Köyü ve Hz. Musa Ağacı gibi yerler var.

Birinden başlamak lazım diyerek kendimizi yine meşhur bir ören yeri olan Çevlik'e atıyoruz.

Ortada ne in ne de cin var!..

Her yerde olduğu gibi burada da tanıtım levhaları yetersiz.

Soru sormaya da korkuyoruz!

-!

Samandağı Sahili / Çevlik

Samandağı Balıkçı Barınağı / Çevlik

Balıkçı burada tek başına. İç dünyasını rehabilite ediyor.

"İnsanın ruhu dinleniyor" derler ya, işte bahse konu yer burası

Rüzgarın getirdiği yoğun iyot kokusunu ciğerlerimize doldurduk.

Etrafta fır dolanıp duruyoruz. Bir kaç denemeden sonra "Titüs Vespasianus Tüneli" nin giriş kapısını buluyoruz. Bizden başka bir Allah'ın kulu yok. Ören yerine girebilmek için gişeden bilet alırken, ben yine dayanamayıp soruyorum. Bilgi peşindeyim ya...

- Etrafta yabanhayvanı var mı?

- !..

- Yani keklik tavşan tilki.. Hııı...

- Burada insanların hayvanlarla ilişkisi olmaz.

- !..

Gördün mü cevabı!

-!..

"Lahavle vela kuvvete illa billahil aliyyil azîm" diyerek kendimizi tünele atıyoruz.

Erinç "adam bu ayın rekor hasılatını yaptı, birazdan gişeyi kapatır gider" diyor.

Ben homurdanmaya devam ediyorum.

Dağın hemen bitiminde bir iç liman varmış. İç liman dağdan akan derelerin getirdiği toprakla dolmasın diye İmparator Vespasianus zamanında dağ delinmiş ve tünel açılmak sureti ile sel suları iç limandan daha uzak yerlere yönlendirilmiş. Titus zamanında tamamlandığı için de adı, Titus Tüneli olarak kalmış.

Kaya Mezarları

Tünel boyunca portakal ve mandalina ağaçları var. Hava sıcak ve aklımızdan hiç de iyi şeyler geçmiyor!

Mandalina ağaçlarının yoğun bulunduğu bir bahçeye doğru, zorunlu olarak yön değiştiriyoruz.

Bahçeden sesler geliyor. Ben de sesime otoriter bir hava vererek bağırıyorum.

- Heyyy kimse var mı orada!

- !..

- Vergi dairesinden geliyoruz...

- Gel gel.. Ne vergi dairesi?

- Mandalina Vergi Dairesi!

- Burada mandalina yok defne var.

- Tamam o zaman. Defne Vergi Dairesi'nden geliyoruz.

" Hoş geldiniz" diyerek ağaçtan inen Hanefi Yurdagül ile tanışmamız böyle oluyor.

Hanefi Yurdagül

Erinç Orkun - Cumali Yurdagül

Biraz sonra kardeşi Cumali Yurdagül de aramıza katılıyor. Selamlaşıp sohbete başlıyoruz. Önceleri bizden çekinen bu çilekeş insanlar, bir süre sonra rahatlıyor ve dostça bir sohbete başlıyoruz. Burada defne tohumundan yağ çıkartıyorlarmış.

Defne Tohumları

Efsaneye göre;

Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon, genç ve güzel bir kıza aşık olur. Kızın adı Defne’dir. Apollon’un kanı kaynar. Defne, Işık Tanrısı’nın aklından geçenleri tahmin eder ve kaçmaya çalışır. Apollon “ Dur kaçma, seni seviyorum” diye bağırsa da Defne Tanrılarla sevişenlerin akibetini iyi bilmektedir. Defne, yakalanacağını anlayınca durur ve ayağı ile toprağı kazar ve şöyle seslenir.

“Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru, beni bağrına al.”

Bu içten gelen arzu sonunda Defne organlarının odunlaştığını hisseder. Göğsünü siyah bir kabuk kaplar, saçları yapraklara dönüşür, kolları dal olur. Biranda defne ağacı olmuştur. Bu efsaneden sonra Defne ağacı Apollon’un kutsal ağacı olarak anılır denilmektedir.

Binbir zahmetle toplanan defne tohumları uzun süre kaynatılıp hamur kıvamına getiriliyor. Su ilave edilerek tekrar tekrar kaynatılıyor ve daha sonra suyun üzerine çıkan yağ toplanıyor. Bir kazan dolusu defne tohumundan 12 kg. yağ çıkıyormuş. Yağın kilosu 12 YTL, defne sabununun kilosu ise 20 YTL imiş. Bir yılda toplam 150 Kg yağ elde ettiklerini ifade eden Yurdagül ailesi işin çok zahmetli olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Görünen de o.

.

Defne kazanıDefne Sabunu

Soldan sağa: Zeynep Yurdagül - Ayşe Yurdagül - Güllü Yurdagül - Cumali Yurdagül - Erinç Orkun - Hanefi Yurdagül

Son yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. Sn. İlgen Kayrak "Şu an çalıştığım konu "Yöresel Kuş İsimleri". Bilginizi benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum." demişti. Fırsat bu diyerek ben de bu soruyu Yurdagül ailesine yönlendiriyorum. Onlar da, kedi kılıklı bir hayvan tarif ediyorlar ve adına da Zuğur diyorlar. Ama ben ne olduğunu yapılan tariflerden bir türlü anlayamıyorum.

"Cuppal" varmış!

- !..

"Dillice" diyerek bir başka tarife geçiyorlar. Tövbe Allah benden yana bir umut yok.

Dolayısıyla bu girişimim şimdilik sonuçsuz kalıyor.

(Ben İlgen Kayrak Hanım'a kolaylık sağlamak amacı ile Cumali Yurdagül'ün telefonunu aldım. 0 537 924 33 14)

Musa Dağı'nda yabankeçisi olduğunu anlatıyorlar.

Keklik, tavşan, tilki ve yabandomuzu her zaman bulunuyormuş. Bilgi bilgidir. Kayıtlara geçiyorum.

Bir süre sonra Zeynep bize bir torba mandalina getiriyor. Bizde ona küçük hediyeler veriyoruz. Birdenbire çok sıcak bir ortam oluşuyor. Cumali ve Zeynep bizi arabaya kadar yolcu ederken bize defne yağı ve sabun veriyorlar.

Yani, tabîr-i caizse nafakalarından bir parça...

- !..

Her ne ararsan ara ... Koş gel, hepsi Anadolu'da.

Yerden göğe kadar doğru söz.

- !..

Kapısuyu Köyü Cumali-Zeynep Yurdagül

Yemek saati geldi acıktık. İçimizde dün geceden kalan yaşanmışlığın acısı var. Korkak ve şüpheciyiz.

Tedbiri elden bırakmadan temiz bir yer arayışı içindeyiz.

Çevlik'de deniz kenarında Dervişan Turistik Tesisleri'ni görüyoruz. Önce ben bir keşif dalışı yapıyorum. İyiye benziyor. Korka korka girdiğimiz bu yerden son derece mutlu ayrılacağımızı nereden bilebilirdik ki!..

Hemen hemen tüm balıklar mevcut

Sn. Ata Dönmez

Güleryüzlü ve tatlı dilli olan Ata Dönmez çok kısa sürede öyle bir masa donatıyor ki... Bize sadece şapka çıkarmak düşüyor. Ben de üşenmeden bunları tek tek fotoğraflıyorum. Herbirinin lezzeti bir diğerini bastırıyor. İşte şimdi Antakya mutfağının ünlü izini bulmaya başladık galiba. Ata Dönmez bu işe ocaktan başlamış. Benim önerim yolunuz Samandağı'na düşerse tek adres bu. Kefil de benim. 200 yatak kapasiteli deniz kenarındaki oteli de aklınızın bir kenarına yazın. Pişman olmayacaksınız. Ev yapımı şarap tadın. Nar ekşisi bir güzel, zeytinyağı bir başka... Hesap!.. Çok uygun.

Barbunya Tava Dil Izgara Kalamar Tava Karides Tava

 

Cevizli Ballı MuzPatlıcan SalataMevsim Salata Zeytin Salata

 

Kahve ve ardından gelen likör
(Galiba bir de mandalina suyu olacaktı! )

Bu güzel yemeğin sonunda Sn. Ata Dönmez ile vedalaşıp tekrar yollara düşüyoruz. Sokak başında yine parlak bir zeka örneği ile karşılaşıyoruz. Sanki şifreli telgraf çekmiş gibi...

Yurdum İnsanı - 2

Şimdi Vakıflı köyü'nü göreceğiz. Sn.Ata Dönmez Samandağı'nın % 97'sinin Alevi olduğunu söyledikten sonra Vakıflı Köyü'nün de tamamının Ermeni olduğunu söylüyor.

E konu da güncel...

Haydi Vakıflı'ya

Vakıflı Köyü

Taş Ev Kilise

Morg

Edindiğimiz bilgilere göre Vakıflı Köyü'nde sadece yaşlılar kalmış. Ortada dolaşan hemen hemen hiç kimseyi göremedik. Ama köyün düzeni ve temizliği gerçekten dikkat çekici.

Mandalinalar da ağaçta kalmış!

Sadece bu köyde değil. Hemen hemen her yerde.

Büyük kentlerde insanların bakıp bakıp da alamadığı, narenciye ürünleri burada çöpe dökülmüş.

Mandalinanın ağaçtaki kg fiyatı 100 ila 200 Krş arasında

Bu fotoğrafı bilerek büyük koydum. Çürüdüğü için atılmamış...
Atıldığı için çürümeye yüz tutmuş ...

İnsanın içi sızlıyor. Doğu Anadolu'da çocuklar C vitamini eksikliğinden sapır sapır dökülüp hasta yatıyor.

500 km güneyde ise mandalinalar çöpe atılıyor!

Akıl nerelerdesin?

- !..

Niye bizlere hiç uğramazsın ki?

- !..

Madem Vakıflı Köyü'ndeyiz.

Bugünlerde temcit pilavı gibi - zemini ve zamanı gelince - ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan bir konu olan Ermeni meselesi kafama takılıyor.

Hatıralarım tetikleniyor...

1996 yılında Moskova'ya gitmiştim. Beni evinde misafir eden arkadaşım, orada Ermenice öğrenen bir diğer arkadaşı ile tanıştırmıştı. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Rus Dili Edebiyatı mezunu olan Sn. Birsen Karaca o tarihlerde harıl harıl Ermeni dili ve edebiyatı alanında uzmanlık almak üzere doktora çalışması yapıyordu.

O gün başlayan sıcak dostluğumuz bugün de devam ediyor. Bu seyahate çıkmadan birkaç hafta evvel kendisi ile bir sohbet yapmıştım. Van'a gittiğimi söyleyince hemen sözümü keserek araya girdi ve bana ;

- Van'da nar yetişir mi? şeklinde bir soru yöneltti.

Kısa bir süre düşündükten sonra ben de;

''Van'da tahmin etmiyorum. Mevsim zaman açısından uygun olmayabilir. Narın uzun bir vejetasyon dönemine ihtiyacı var diye düşünüyorum. Olsa olsa bir ihtimal Erçiş'te olabilir" demiştim.

Daha sonra da;

- Hayırdır! Nedir bu nar işi? dediğimi hatırlıyorum. Bu sorumun cevabını almadan önce sizlerin bilmesi gereken önemli bilgiler var.

Rusya'da doktora çalışmasını bitirdikten sonra Sn. Birsen Karaca Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ndeki görevine döndü. Halen aynı kurumun Ermeni Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı'ndaki tek öğretim üyesi. Türkiye aleyhine yürütülen soykırım kampanyasının doğru olmadığını söylüyor.

"Neye dayanarak?" diye sorabilirsiniz.

"Narın ne alakası var" diye de sorabilirsiniz.

Bu sorularınızı Sn.Doç.Dr. Birsen Karaca cevaplıyor.

Bakın ne diyor.

Size bu soruyu Atom Egoyan'ın "Ağrı Dağı" adlı filminde anlatılanları sorgulamak için yönelttim. Bu filmin ilk dakikalarında Edward (Charles Aznavour) Türkiye’den Kanada’ya giriş yapmaktadır. Gümrükte Komiser,David Edward’ın bagajını kontrol etmektedir. İşte bu sahnede Edward Türkiye’den getirdiği narı Toronto’ya sokmak istemektedir.

David Kanada’ya bu şekilde meyve ve sebze sokmanın yasak olduğunu söyleyince, Edward cebinden çıkarttığı çakıyla narı keser ve oracıkta yer. Edward'ın anlattığına göre, nar yemek şans ve hayal gücünü korumak için annesinden devraldığı bir gelenektir. Edward filmin sonlarında “nar efsanesini” Marty’ye de anlatır.

Efsaneye göre Edward’ın annesi tehcir sırasında kendisini almaya geldiklerinde bahçeden bir nar kopartmıştır; günlerce süren ve yaya yapılan yolculuk sırasında açlığa dayanabilmek için hergün bir nar tanesi yemiştir.

Tehcirin başlangıç noktası ise Van’dır.

Edward anlattığı efsanede yarattığı nar imgesine kutsal bazı özellikler kazandırıyor. Bunu da İncil’deki bir efsaneyi çağrıştıran ögeler yardımıyla yapıyor: Nar, tıpkı Hz.Musa’nın Musevileri çölde gezdirirken Tanrı tarafından halkın açlıktan ölmemesi için gönderilen manna (kudret helvası) gibidir. (B. Karaca)

Gördünüz mü ince oyunu!..

Toplumların belleğine -sinema yolu ile- geçmişten yaşanmamış bile olsa bazı olaylar yaşanmış gibi anlatılarak mesajlar gönderilmeye çalışılıyor.

Yeter ki, az da olsa toplumların belleğinde işlerine geldiği gibi bir iz bırakılmış olsun.

Sn. Birsen Karaca'nın önümüzdeki hafta yayınlanacak bir kitabı var.

Benim ricam üzerine, daha kitapçıların bile raflarını süslemeden kitabın kapak tasarımını bana yolladı.

Bu kitap, karanlık düşüncelere sahip "düzmece dostlarımızı" üzecek.

Üzülsünler!

Yetmez, beter olsunlar.

Sn. Karaca, kitap içeriğini özetlerken;

Araştırma ve incelemelerimin sonuçları Asılsız Soykırım İddialarının bir proje çerçevesinde üretildiğini gösteriyor. “Sözde Ermeni Soykırımı Projesi”nin gerçekleşebilmesi için ise Türk ve Ermeni toplumlarının ortak yaşamlarındaki güzel olan şeylerin unutulması gerekiyor.

Unutma ediminin gerçekleşmesi, unutulanların yerine yeni bilgilerin konulmasına olanak sağlıyor.

Araştırmaların sonucu çok özel anılarımızı bile bize öğretildiği şekilde anımsadığımızı, hatta "toplumsal yaşantının olmadığı durumlarda anıların da korunmadığını" söylüyor.

İncelediğim sinema ürünlerinde Türk-Ermeni ilişkilerinde dostluk adına oluşturulmuş tek bir imge bulamadım.

Oysa bir sanat metninin toplumlar arasındaki dostluk duygularını ve dost ilişkileri bozmaya yönelik olması sanatın doğasına aykırıdır.

Bu, sanat için ve insanlık için çok büyük bir tehlikedir. Türk-Ermeni ilişkileri adına bu filmlerle bozulmak istenen şey yukarda da vurguladığım gibi dostluk.

Belgeler, “Sözde Ermeni Soykırımı Projesi”nin bugünkü kadar etkili olmadığı dönemlerde Anadolu’dan (tehcir kararı da dahil) değişik nedenlerle göç etmiş olan Ermenilerin Türkiye’ye ve Türk insanına karşı dostluk duygularını yıllarca koruduğunu gösteriyor.

Kitapta, Üçüncü Bölümde yer alan "Unutturulmak İstenen Geçmiş” adlı alt bölümde incelediğim veriler bunu belgeler niteliktedir. Elimdeki veriler Türk ve Ermeni halklarının birbirlerine karşı geçmişte gösterdikleri otomatik tepkilerin dostluk ve kardeşlik duygularıyla dolu olduğunu kanıtlıyor.

Bu savımı destekleyen ilginç iki örnek vereyim. Bunlardan birisi Seyfi Taşhan’ın anıları. Bu anılarda Anadolu’dan göç etmiş ve Amerika’da yaşayan Ermenilerin o dönemde Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar’ı, 1954 yılında Amerika’ya yapmış olduğu ziyaret sırasında “Cumhurbaşkanımız” diye karşıladıkları söyleniyor.

İkinci örneğim ise hâlâ T.C.Emekli Sandığı Arşivinde saklanan belgeler.

Osmanlı döneminde devletin çeşitli kademelerinde çalışırken emekli olup maaş alan Ermenilerin Cumhuriyet’ten sonra da maaşlarını almaya devam ettiklerini biliyor musunuz? diyor.

Sn. Birsen karaca''nın yaptığı bu araştırma, tarihe ışık tutacak nitelikte.

Sn. Karaca "avcı ruhu" taşıyor.

- !..

İz sürmüş.

Yasal yollardan gitmiş.

Zamanlaması mükemmel.

Atışı da öldürücü.

Yaşam boyu hangi işi yaparsak yapalım bu güdüler her zaman geçerli...

Vakıflı ile Hıdırbey köyünün arası 5 dk. Hıdırbey Köyü'ne geçiyoruz. Koruma altına alınmış bu çınarın 2000 seneden daha fazla bir zamandır ayakta olduğu söyleniyor ve ağacın Hz. Musa'nın su içerken dinlendiği sırada asasını toprağa sapladığı ve bu ağacın bu asanın yeşermesi sonucu oluştuğuna inanılıyor.

Hıdırbey Köyü

6 yetişkin, ağacın ancak yarısına yakın bir kısmını kucaklayabildi.

Sn.Erinç Orkun Ağacın içinde.Pek çok yerde gördüğümüz gibi bez parçaları bağlanmak sureti ile ağaç kutsanmış.

Soldan Sağa; Mehmet Kalbur - Mustafa Yıkar - Nihat İkizek - Erinç Orkun - Cumali Uçar - Mehmet Adar

Biz köy sakinleri ile sohbet ederken çevrede bulunan ilk okulundan çocuklar dağılmaya başlıyor. Ben de bu fırsatı hemen değerlendiriyorum. Onların cevaplayabileceği sorular soruyorum. Bilemezlerse üzülüyor, bilirlerse de yüzlerinde güneş doğuyor. Öyle içten gülüyorlar ki...

Büşra Keleş Reyhan Mındık

Erinç kardeşim kısa mesafeli bir yarış düzenliyor. Yaş grubu yaparak yarışmaya bir ölçü getirdikten sonra başlama işareti veriyor. Heyecandan ben de fotoğraf çekmeyi unuttum... Yüzlerini bir görseydiniz... Ne diyeyim ki kusur bende.

Birinci gelene kol saati

Koşu başlıyor

Birinci, ama nefes nefeseDünyanın en keyifli işi "Kim iyi şarkı söyler" diye sorunca, tüm parmaklar aynı çocuğu gösteriyor. Ben de meraklanıyorum.

Bu yaşta bu şarkı...

Gözlerini zaman zaman kapatarak ve süzüle süzüle söylediği şarkı beni mest ediyor...

 

Hıdırbey'li köyü sakinleri ve çocuklarıyla vedalaşarak tekrar yollara düşüyoruz.

 

Samandağı

 

Yolboyu gözlem yaparak giderken taşlı tarlada çalışan insanlar dikkatimi çekiyor. Merak edip yanlarına gidiyorum. Sohbet sırasında, 6 dönüme yaklaşan araziden bir yıl sonunda maksimum 3.000 YTL kazanabildiklerini öğreniyorum. Taşı sulayarak yetiştirmeye çalıştıkları da tere otu imiş. Anlatmak istediğim o ki, üretici sıkıntı içinde.Taşları suluyorlar! (!)

Üretiyor, döküyor.

Üretebilmek adına da taşla boğuşuyor.

Bu aktardıklarımın avcılıkla ne alakası var?

Onu da anlatacağım.

Sn.Hikmet Fatmaoğulları Sn.Remzi Nurol Sn.Orhan Ciddi

Antakya’da ve Samandağı ilçesinde pek çok yerde adına yapılmış türbe ve ziyaretler varmış. Benim gördüğüm Samandağ İlçesi'nde olanı.Sahile 50 metre mesafede nın buluştuğu yer olarak varsayılan bir kayanın üzerinde bulunuyor. Hızır Peygamber Hz.Hızır ile Hz. Musa’

 

Türbe kapısında yardıma muhtaç insanlar oturuyor.

 

 

Antakya'ya dönme vaktimiz geldi. Samandağı'nda bulunan ünlü bir kabak tatlıcısına uğradık. Gerçekten işini iyi yapan bir usta. İsmini sorduğumda dedi. Ben 5 kere söyleterek yazabildim."Nevfel"

diye sorduğumda da,"Usta bu isim nereden geliyor"

"Dedem Paris'e gitmiş. Eyfel Kulesi'ni görünce kulenin ini bana eklemiş" demez mi!.."fel"

Şimdi bu durum uygun düşmüyor mu?"Yurdum insanı" tarifine

Sn.Nevfel Doğru

Bu tür gezilerde "ı araştırmak, bulmak benim ilgi alanım. "nerede ne var?

- !..

İçinizden dediğinizi duyar gibiyim. "Allah ıslah etsin"

Ama pek keyif alıyorum be...

- !..

Nevfel Usta'nın yanından ayrılıp yine tavsiye üzerine ünlü bir peynirciye gittik. Ballut Süt Ürünleri.

Antakya'ya ait her türlü peynir çeşidini burada bulabilirsiniz.) Kargo ile evinize kadar gönderebilirlermiş. (0 533. 353 17 89

Tuzsuz peynir, sevenler pek memnun kalacak.

Sn.Üzeyir ve Hakan Eryılmaz kardeşler.

Antakya'da ilk günümüz böyle geçti.

Önümüzde sadece bir gün var ve ben halagidemedim! silah pazarına

Kent içinde kaldığımız otelin yanında bulunan meydan''nın tüm süsünü PTT''nin antenleri bozuyor. Duyduğuma göre kentin valisi de aynı dertten muzdarip imiş.

Bu görünüm Antakya'ya hiç ama hiç yakışmıyor.

Hele hele 20 metre ötede bulunan ünlü Müze'sini gördükten sonra tanımlamak için söz bulamadım.

desem! "Meydan kirliliği"

Yazık...

Antakya Köprü Başı

 

Son bir gayretle otele gitmeden önce Antakya müzesini gezmeye karar veriyoruz.

Çıkmadık canda umut var!

Oldum olası müze gezmeyi severim. Binlerce yıl evvel yapılan eserleri izlerken hayal dünyasına dalarım.

O mükemmeliyeti şimdilerde bile yakalayamadığımızı düşünür, kendi kendime eksiklenirim.

İçimi utanç duygusu kaplar.

 

Burada da aynen öyle oldu. Mermeri kumaş gibi işleyen elleri düşünmek bile yeter.

 

Tabii ki işin arka planında geçmişten günümüze gönderilen mesajları yakalama çabası var!

Bunun için objelere dikkatle bakarım. Belki, o gün söyleyememiştir...

- !..

Tıpkı Anadolu'da yaşayan kadınlar gibi sessiz kalmışlardır...

- !..

Aşkını, umudunu, özlemini, halıların içine işleyen kadınlar gibi...

- !..

Akrostiş ile derdini anlatan şairler gibi...

- !..

Bilirim bu çaresizliği.

 

Günün getirdiği yorgunluk tam anlamı ile omuzlarıma çöktü. Tam dışarı çıkıyordum ki son bir gayretle dış bahçeye çıktım.

O da nesi!

Neler görüyorum!

- !..

diyerek hızla yanına yaklaştım. Heyacandan yüreğim kabardı. Hemen yakınımda bulunan yetkiliye bu mozaik eserin kaçıncı asra ait olduğunu sordum."Tanıyorum ben seni"

Aldığım cevap heyecanımın artmasına sebep oldu.

- M.S 2.yüzyıl.

- !..

Yani yaklaşık olarak 1800 sene evvel yapılmış.

- !..

Kınaları bile yerinde!

 

M.S 2'.yy / Roma dönemi

Gördünüz mü kısmeti...

Tam da derken ayağıma dolandı. "paydos"

Her yeri geldiğinde söylüyorum. Bence avcılık bağlamında Anadolu'yu simgeleyecek bir tek hayvan var.

Keklik.

O kadar hayatımıza girmiş ki...

Yarinin yürüyüşünü de benzetmiş, ellerini de...

Daha ne olacak ki..

Benim erişebildiğim birliktelik, 1800 yıl öncesine dayanıyor...

 

02.12.2006 / Cumartesi 2. Gün

Bu sabah programa göre önce Reyhanlı'ya gideceğiz. Silah pazarının bulunduğu sokak esnafının işyerlerini geç açağını düşünerek 07:30 gibi yola düşüyoruz. Reyhanlı 50 km civarında bir uzaklıkta.

Büyük umutlarla gittiğimiz Reyhanlı'dan girmemizle çıkmamız bir oluyor.

 

Göl / Reyhanlı

 

Antakya'lı avcıların özelikle yoğun bir şekilde ava gittikleri bölgelerin başında Reyhanlı geliyormuş.

Avlak gezecek halimiz yok. Kentte de dikkat çekici bir şey göremedik. Kısmet bir başka bahara...

Zaman sıkıntısından bu bölgede yeterince araştırma yapabildiğimi söyleyemeyeceğim.

St. Pierre Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz. Kilise Dönüş yolu üzerinde Kentin kuzeydoğusunda.

Reyhanlı çıkışının yakınında bulunan bu kilise, Antakya’da Hıristiyanlığın yayılma döneminden kalan tek yapıymış.

Dünyanın ilk katedrali olarak kabul edilen bu kilise, 1963 yılında Papa IV. Paul tarafından Hıristiyanlar için yeri olarak ilan edilmiş. Her yıl 29 Haziran günü, tüm dünyadan Antakya'ya gelen din adamları burada ayin yapıyorlarmış. Bu törenlere Vatikan’dan temsilci de katılıyormuş."Hac"

Kiliseden çıkınca Antakya Kalesi'ne doğru yönleniyoruz. Amacım kentin fotoğraflarını tepeden çekmek.

Köprübaşı Mevkii

Antakya

Kaleden iner inmez doğruca'ya gidiyoruz. Av Bayii'leri burada. İlk uğradığım av bayii o kadar soğuk cevaplar veriyor ki... Uzun Çarşı

Burada anlatmam mümkün değil.

Bu sektör (!) neden olamıyor belli. "sektör"

Oradan çıkıp yakınındaki silah tamircisine giriyorum. Burada da tam tersi bir durum yaşıyorum.

Sn.Mehmet Karakuş

Sn.Mehmet Karakuş işi konusunda ehliyetli ve avcılıkla ilgili mevzuata da hkim.â

Hemen öldürücü sorulara geçiyorum. (!)

Neden silah pazarı?

Anlatıyor. Belki de yüzlerce seneden bu yana bu pazar, her perşembe günü bu sokakta kurulurmuş.

Köyden kente gelen köylüler satacakları silahı sırtlarına takar, bu sokakta bir aşağı bir yukarı dolaşırlarmış.

Arapça'da haftanın 5. günü anlamına gelen aslında anlamına geliyormuş. "Yum el hamis""perşembe pazarı"

Şimdilerde pazar eski cazibesini kaybetmiş. Çünkü alım ve satım sırasındaki yaşanan zorluklar işin keyfini kaçırmış.

Kentte kaç avcı var?

sorusuna aldığım cevap ise son derecede üzücü.Kaç tanesi avcılıkla ilgili eğitim kursuna katıldı?

diyor "Onbine yakın avcı var. Kurs gören avcı sayısı 2000 civarında. Yayladağı'nda oturan Nevzat Gonca bu işleri daha iyi bilir"

- !..

Sn ilgen Kayrak'ın isteğini burada da seslendiriyorum. Antakya'da Çulluk yerine Patkoca veya Eğrikoca denirmiş. Arzumuz yönünde bir çalışma yapacaklarına dair söz alıyorum.

Vakit iyice azaldı. Yayladağı yaklaşık 50 km. Buraya kadar geldik gideceğiz. Başka şansımız yok.

Bu araya bir harita koyayım ki,nerelere gittiğim kolay anlaşılsın.

Kısa birlikteliğimizin anısına çektirdiğimiz bu yarım fotoğrafı Erinç kardeşime borçluyuz. (!)

Sn. Mehmet Karakuş ile vedalaşarak ayrılıyoruz. İstikamet Yayladağı.

Öğlen vakti olduğu için, yolumuzun üzerinde meşhur bir ören yeri olan Harbiye'ye uğramak işimize geliyor.

Yemek yiyeceğiz.

Boğaziçi Restarurant'da yediğimiz yemek de unutulacak gibi değil. Yolunuz düşerse gidin ve Deniz Büyükkasım'a teslim olun. Size muhammarayı mı anlatsam abuganuşu mu? Zeytinli kekik salata bir başka... Haydari bir başka.

Yemekten sonra vaktimiz iyice azalıyor. Hızla Yayladağı'na yöneliyoruz. Karanlık basmadan Nevzat Gonca'yı bulmamız lazım. Öylede oluyor. Önce ilçe içinde dükkanını buluyoruz sonra da kendisini. Yayladağı'nda ne kadar sivil toplum kuruluşu varsa hepsinin başkanı Sn.Nevzat Gonca. Başta CHP diye başlayabilirsiniz..

diyen Gonca'yı gerçekten kutlamak lazım. "İlçede 270 avcı var. 230 tanesi eğitimden geçti"

Antakya merkez olarak kurs açmadan önce Yayladağı'nda avcı eğitimi kursu açılmış!

Gördünüz mü insan faktörünü. Herşey onunla başlıyor, onunla bitiyor.

M.Emin.Bora - Sn.Nevzat Gonca

10 dakika süren sohbet sırasında bize Yayladığı'nın meşhur lokumunu hazırlatmışlar. Avcılar gönlü zengin insanlardır. Bu böyle bilinmeli

Yayladağı'ndan ağaçtan yeni kesilen mandalina alıyoruz 72 Kg. Yolboyu bir o kadar da portakal alınca sonuçta bu oluyor.

 

03.12.2006 / Pazar 3. Gün

Ankara'ya dönme vakti geldi. Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Kentten kısa bir mesafe uzaklaşınca sağımızda Amik Ovası kalıyor.

Amik Gölü bu ovadaydı. Göl şimdi yok...

El birliği ile kuruttular.

Görgü şahidi olan arkadaşlarım anlatıyor.

Göçmen kuşlar Amik Ovası'nın üzerine gelince umutsuzca dönüp duruyorlarmış.

Çünkü belleklerine kazınmış yol haritasına göre burası bir göl...

Mola verecek, karnını doyuracak.

Neslinin devamını sağlamak için burada çiftleşecek.

Yavru yapacak.

- !..

Gel gör ki şimdi göl yok...

- !..

Ne yapsın bu kuşlar...

Bir an için de olsa, kendinizi o kuşların yerine koyabilir misiniz?

- !..

İnsanların bu kadar zalim olacağını nereden bilsinler ki.

- !..

İnce uzun bir hayvan, çarpıyor çarpıyor çarpıyordu kendini taşlara, canı mı sıkılıyorcan mı çekişiyordu yoksa?

yok efendim dedi yanımdaki adam, gömlek değiştiriyor yılan bu hallerden anlarız dedi az çok, biz de sınıf değiştirmiştik bir zaman Can Yücel

 

Daha çok para kazanmak, sınıf atlamak için gölü el birliği ile yok ettik.

Şimdi buradaki tarlaların dönümü 5-6 milyar para ediyormuş.

Ama kuşlar ölüyor...

Kimin umurunda...

Ne zaman ki iklimler değişecek...

Hep beraber anlayacağız...

 

Amik Ovası

Yolumuz yavaş yavaş yükseliyor. 'nın içinden geçiyoruz.Belen Yaylası

Bundan 55 sene evvel rahmetli babam bizi buraya sık sık getirirdi.

(Eskiden Belan derlerdi).Yüzbaşıydı o zaman. İmkanlar da kısıtlıydı. Bir yazı Belen Yaylası'nda geçirmiştik.

(Bkz. Aile ve Avcılık)Toplasan 70-80 hane vardı. İlk kekliği elimle burada yakalamıştım. Şimdi burası doğudaki birçok ilçeden daha güzel daha düzenli daha temiz.

Belen Yaylası

İskenderun

 

İskenderun'dan erken bir saatte geçtik. İlçe pırıl pırıl. Düzenli. Palmiye ağaçlarının meyvelerini görünce yine yıllar öncesine gittim.

Bu siyah meyveye Adana'da derlerdi."keçigılli"

'u .Yani keçi B...

Doğrusu çok da benzerdi.

Neyse, bundan bir avuç ağzımıza atar, dışını yer, çekirdeğini de avurdumuzun içinde stoklardık. Daha sonra 20-25 cm'lik içi boş bir kamış marifeti ile bu çekirdekleri üfleyerek, düşmanın (!) bu yüzü, bu gözü diye ayırmadan yapıştırırdık.

Palmiye meyveleri

Yurdum İnsanı -3

Fotoğrafta görüldüğü gibi imalatçı, yaptığı işin doğru adını bile öğrenme zahmetine katlanmamış!

Uzunca sayılacak bir yolculuktan sonra Ankara'ya geldik. (679 Km.)

Gördüğüm o ki yabanhayatının idaresi bağlamında Ankara ile Anadolu arasında uçurum var.

Ankara'da masa başında oturanlar, sadece yazıyor ve yayınlıyor.

Ama işler böyle yürümüyor.

- !..

söylemi avcılık bağlamında hükmünü sürdürüyor."Ferman padişahın, dağlar bizimdir"

Üniversiteler yabanhayatının dışında kaldığı sürece, var olan boşluk bir şekilde doldurulur.

diye sorarsanız..."Bu derde deva mıdır?"

"" diye cevap veririm. Ben de görmüyor musunuz?

Federasyon üzerine federasyon kuruluyor.

Konfederasyon kuruluyor.

Avcılıkla İlgisi olmayan kurumavcılığı düzenlemeye dönük çalışma yapıyor. (!)

Fransa'da gördüğünü marifetmiş gibi diyor."al yap"

Şark kurnazlığı.

 

Ne enini ne de boyunu düşünüyor.

İdare anlayışını sürdürme çabası içinde."ver kurtul"

Bir tek çözüm yolu var.

Avcıların eğitimi ve ünivesitelerin bu sahaya el atması.

- !..

2106 de yaşayacak olan avcı kardeşlerim beni anlayacak.

 

 

"ANLAYAMADIĞIMIZ ŞEYLER BİZİM OLAMAZ."

Goethe

 

 

Mehmet Emin BORA

10 Aralık 2006 / ANKARA

Bu yazı 18215 kez okundu...