Başım Gözüm Üstüne!
(Van - Ağrı Gezi Notları)


Ağrı Dağı

Hemen hemen her yıl en az bir  veya birkaç kere Doğu Anadolu'ya giderim. Her nedense Doğu'ya karşı özel bir tutkum var. Onun el değmemişliği, insanının cana yakınlığı beni fazlası ile cezbediyor. Bu sene de aynı keyfi yaşamak için, kısa süreli de olsa bir gezi planı yaptık.

Van, Tatvan, Adilcevaz, Erçiş, Murdiye, Çaldıran, Doğubeyazıt, ve Ağrı.

Hepsi, 4 gün sürecek.

Zamandan tasarruf edebilmek için artık uçakla gitmeyi yeğliyoruz. Detaylı gezebilmek için de, her zaman yaptığımız gibi ilk varış noktamızdan bir araç kiralamayı adet edindik. Aracı havaalanında alıyor, dönüş noktasındaki havaalanında da teslim ediyoruz. Bu seyahati yine geçmişte de keyifli beraberlikler yaşadığım sevgili dostum Sn. Erinç Orkun ile gerçekleştirdik. 15 Ekim 2006 tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanı'ndan Saat 10.30 da Van'a uçtuk.

Sn.Erinç Orkun
Esenboğa Havalimanı

Uçakta hemen hemen boş yer yoktu. Aynı hafta sonu, ortaöğrenim mezunları için yapılacak kamu personeli seçme sınavı için Ankara'dan Doğu illerine giden pek çok görevli ile aynı uçaktaydık. Yaklaşık bir saatten biraz fazla tutan yolculuk anında dışarıyı seyrederek uçmak, benim klastrofobimi biraz olsa da yenmem için yetiyor.

Ama bu sefer cam kenarında değilim, dolayısıyla boynum askıda! Gözucuyla dışarıyı izlemeye çalışıyorum.

Uçağın, bir an rota değiştirmek için sola yatmasından istifade ederek dışarı baktığımda, Nemrut Krateri'ni görmemle fotoğraf makineme saldırmam bir oluyor. Yanımdaki öğretim görevlisi olduğunu söyleyen kibar hanım, benim telaşımı görerek yer değiştirme önerisini getirince ben de balıklama atlıyorum. Kıl payı ile yakalayabildiğim aşağıdaki kareler, bu hanımefendinin hoşgörüsü sayesinde oldu. Bir dizi fotoğraf çektikten kısa bir sonra da Ferit Melen Havalimanı'na iniyoruz.

 

Nemrut Krateri

Van Gölü

Edremit Civarı

Sn.Prof Dr.Hamdi Kara
Beşeri ve Ekonomik Coğrafya Ana Bilim Dalı Başkanı

Sn. Hamdi Kara ile olan dostluğumuzun geçmişi 30 seneyi aşıyor. Bilirsiniz ki içtenlikle "dostum" diye hitap edeceğiniz insan sayısı çok az. Bu dostumla aynı uçakta gelmişiz, ama yolcu yoğunluğundan ancak Van Havalimanı'nda karşılaşabildik. O da sınav için Van'a gelmiş. Hal hatırdan sonra vedalaşıyoruz. Sn. Kara ve ahşaba hayat veren sanatçı eşi Ümit Hanım benim övünerek bahsedebileceğim gerçek dostlarımdandır.

Sn. Orkun, gezi organizasyonu hususunda artık bir uzman... Otellerin ayarlanması arabanın temini ona ait.

Van'a geldiğinizi ilin kendine özgü simgesinden anlıyorsunuz. İstenilse çevredeki direkler kolaylıkla kaldırılabilir. O zaman meydan daha görkemli görünecek. Ama ne çare ki "meydan kültürü" konusunda başarılı değiliz.

Otele yerleşmemizin ardından çevrede yaptığımız küçük bir gezinti sonrası acıktığımızı fark ettik. Van'ın dillere destan mutfağı hakkında az da olsa birşeyler biliyorduk. Öğle yemeğini otelimize yakın olan Kesrevan adlı lokantada Keledoş yiyerek başladık. Yolu herhangi bir sebep ile Van'a düşeceklere, keyifle önerilecek bir sulu yemek. İnanın bana pişman olmayacaksınız. Ben adresini yazayım da... Milli Egemenlik Caddesi Sanat Sitesi 0 432 210 04 44

Öğle yemeğinden sonra ilk işimiz Van Kalesi'ni ziyaret etmek oluyor. Kale güzel, tarih zengin, sunum fakir ve özensiz. Kale civarında bir ören yeri yapılmış. Siz daha adımınızı atar atmaz çocuklar etrafınızı sarıyor. Boynunuzda fotoğraf makinası varsa bir "hello"muhabbeti başlıyor ki sormayın gitsin. Kim düşündüyse bilemiyorum, bu cocuklara farklı dillerde çok uzun metinler ezberletmiş. Her dilde kalenin tarihçesini anlatıyorlar. Veya öyle zannediyorlar.

"Yavaşlarsam unuturum" mantığı ağır bastığı için 3 dakikada 1000 yıllık tarihi sular seller gibi seslendiriyorlar. Ama bir o kadar da anlamsız oluyor. Erinç'in ayak üstü açtığı sınavdan bu dönem geçen olmuyor.

    

Van Kalesi

Öğleden sonra şehir merkezini geziyoruz. Kent içinde turistleri yönlendirecek herhangi bir levha yok. işiniz Allah'a kalmış. Usanmadan soracaksınız. Duyacağınız tariflerin de, tarife ihtiyacı olacak! Biz de sora sora peynirciler çarşısını buluyoruz. Derdimiz, ünü yaygın otlu peynir.

Peynirciler Çarşısı

Soldan sağa: Sn.Erinç Orkun - Sn.Mehmet Emin Nas

Aynı zamanda bir öğretmen olan Sn. Nas, bize otlu peynir hakkında bilmediklerimizi anlatıyor.

En iyisi Van'a bağlı Çatak kazasının Görentaş Köyü'nden elde edilirmiş.'' Peynirin içine Sirmo - Mendo - Helis ve Siyabu diye isimlendirdikleri 4 çeşit yabani ot koyuyorlar'' dedikten sonra, bu otların ilkbaharda yaylalardan toplandığını anlatıyor.

Sözlerini "Kalitesini de peynirin içindeki yağ oranı ve temizliği belirliyor. Şu andaki en yüksek fiyat 7 YTL." şeklinde sonlandırıyor. Alacağınız peyniri başınıza dert etmeye hiç gerek yok. Satın aldığınız dükkan sizin posta adresinize kargo ile gönderiyor. Ama bir de tembihte bulunuyorlar. "Peyniri bol tuzlu suda saklayın, yemeden önce de soğuk suda bir süre bekletin.."

Ben tadarak beğendiğim peyniri Öz Kayalar Süt Ürünleri'nden aldım. 0 538 820 81 41 telefonu çevirirseniz Sn. Tuncer Bilici sizin siparişinizi hemen adresinize göndereceğini söylüyor.

Peynirciden sonra Van içinde yürüyerek dolaşıyoruz. Aşağıdaki fotoğrafı sabah saat 10.00 gibi çektim. Burası Van Adelet Sarayı'nın önü.

Kaldırım - tahmin ediyorum ki - güvenlik gerekçesi ile yayalara kapatılmış. Trafiğin yoğun olduğu saatlerde vatandaş araçlara ait yolda yürümek mecburiyetinde! Bu manzaranın, Van'a hiç mi hiç yakışmadığını düşünüyorum.

Sonu ölümle biten bir trafik kazası yaşansa, idare nasıl bir savunma yapacak merak ettim doğrusu!

Her ne olursa olsun, vatandaşın can güvenliği birinci planda olmalı diye düşünüyorum. Terörü, özel koruma alanlarını çoğaltarak önleme düşüncesi, "camilerde de yapalım" denecek kadar yaygınlaştı.

Herkesin Tanrı katında eşit olduğu yere, özel alan!

-!..

Terörü yenecek tek silah var. Ekonomi alanında elde edilecek başarı ve buna bağlı yaygın eğitim.

Çaresizliğin yerini, umut alırsa yaşam kıymetli olur!

İl içinde turistleri cezbedecek bir çarşı yok gibi dersem, çok da aykırı bir şey söylemiş olmam. Doğu illerinin hemen hemen tamamında olduğu gibi genç nüfus çarşıda dolaşıp duruyor! İnsanların bezginliği yüzlerinden okunuyor. Aslında, onlarca zenginliğe sahip Van, problemi kolaylıkla aşabilir! Ama, üzerinde özenle durulması gereken işlerden öncelikli olanı, nüfus planlaması.

Akşam yemeği için, uçakta bize önerilen yer ise Anzaf isimli lokantaydı. Havalanından şehir merkezine giden anayolun üzerinde ve sol tarafta olan bu mekan belki de kentin en iyileri arasında...

      

Özellikle lahmacunu bir başka... Onca lezzetin bir arada olduğu bu lokantalarda içki yok!

Ertesi sabah ünü sınırları aşan sabah kahvaltısı için yollara düşüyoruz. Sütçü Fevzi, yıllar önce bu işi ilk başlatan o  olmuş. Biz de okuyarak öğrendiklerimizden yola çıkarak bu mekanı buluyoruz. Hızlı servis ve daha bardağınızdaki son yudumu alırken gelen taze çay, bizden tam puan almak için başlangıç oluyor.

Menü de Kavut ve Murtuva isimlerini görünce garsondan bunların ne olduğunu soruyoruz. Kavut kavrulmuş buğdayı tereyağında kızartılmasına deniyormuş. Murtuva yaparken sadece yumurtanın sarısını un ile karıştırıyor yine tereyağında kavuruyorlarmış. Bu tariflerden sonra"her ikisinide yeme şansımız var mı? der demez kısa sürede bu keyifli tadları masamızda hazır buluyoruz.

35 çeşite yakın kahvaltılığın bir arada servis edildiği keyifli bir mekan.

Sabah saat 10 gibi Akdamar Adası'ndaki kiliseyi görmek üzere Tatvan istikametinde Gevaş'a doğru yola çıkıyoruz.

Adaya gidebilmek için ya teknenin dolmasını bekleyeceksiniz, ya da 30 YTL. vererek hemen yola düşeceksiniz.

Gevaş İskelesi

  

30 YTL vererek armatör havasına girmeyi tercih ettik. Çünkü zamanımız sınırlı

 

İskele yapımı dolayısıyla karaya çıkma izni verilmediği için,
fotoğrafları tekneden çekip geri dönmek zorunda kalıyoruz.

Artos Dağı

Artos Dağı biyolojik çeşitlilik açısından yörenin en zengin dağı. Uzaktan bakıldığında insanı cezbeden bir gizemi olduğunu söyleyebilirim. Çırılçıplak görülen dağların üzerinde gezinti yaptığınızda, onun neler sakladığını ancak avcılar ve dağcılar bilir.

Bu doyumsuz bir taddır.

Her dere geçilmeli, her tepe aşılmalıdır.

Tıpkı yaşam gibi...

 

30.04.2006 günü sabahın erken saatinde Tatvan'a doğru yola çıkıyoruz. Yol, gerek manzara, gerekse yol kalitesi açısından son derece güzel, asayiş berkemal. Doğu hakkında anlatılanlara fazla kulak vermeyin. Yoksa bu güzellikleri tadamazsınız. Anlatmak yerine bir kaç fotoğraf karesini sizlerle paylaşmayı daha uygun gördüm. Doğu Anadolu özellikle fotoğraf meraklıları için biçilmiş kaftan...

 

Öğlene doğru Tatvan'a geliyoruz. Sabah yapmış olduğumuz kahvaltı bizi hala tok tutuyor. Benzin almak için uğradığımız istasyonda Nemrut Dağı'na kaç saatte gidip gelebileceğimizi soruyoruz.

"30 dakika" cevabı bizi hem sevindiriyor hem de şaşırtıyor. Hemen yola koyuluyoruz. Uçaktan çekmiş olduğum kraterin şimdi içini göreceğim. Dağa doğru yavaş yavaş tırmanırken Tatvan'ı kuşbakışı görme şansımız oluyor..

Tatvan

Kratere giden yol

Krater Gölü (Büyük)

Erinç kardeşim kraterin tepesine çıkmak yerine beni arabada beklemeyi yeğledi.

Kraterin içindeki ikinci göl

Nemrut Krateri'nin henüz belirlenmiş bir statüsü yok. Dolayısıyla "sahibi yok ve bakımsız." Ne Krater girişinde ne de yol ayrımlarında bir levha var... Burası kısa sürede bir kimlik kazanmalı. Örneğin tabiatı koruma alanı, doğal anıt veya her neyse o! Acilen birileri bu alanı sahiplenmeli...

Onca yoldan gelen ziyeretçileri, derme çatma kulübeler bekliyor. Buraya aklı başında bir tesis yapmak çok mu zor? Yabancı turist buraya gelince kimbilir hakkımızda ne düşünüyor?

Fotoğrafta görülen yamaçtaki yeşil örtü içinden keklik sesi geliyor. Sesin yoğunluğu sürülerin de çokluğunun delili. Çevredeki insanlar bizim kanaatimizi destekler şekilde konuşuyorlar. Yakın tarihte ayı da görülmüş.

Kratere Tatvan'dan toplam gidiş geliş süremiz 2 saat civarında bir vakit alıyor. Öğle yemeği için ilçeye geri dönüyoruz. Çünkü okuyarak öğrendiğimize göre ünlü bir kebapçısı var. İlçenin ana yolu üzerinde ve hemen hemen caminin karşısında bulunan ünlü yeri kolayca buluyoruz.

Kuyuya sarkıtılan kuzular 2 saatte yenecek hale geliyormuş. İki kişi doyasıya yemek yerse, 10. YTL civarında bir ücret ödüyor. İnsanın aklına ister istemez büyük kentlerde yediği yemekler (!) geliyor.

Siz, daha başka bir sıfatı kolaylıkla bulabilirsiniz!

Bu da kazanıyor, onlar da!

Üstelik bunun lezzeti ile büyük kentlerde yediklerinizin lezzetini kıyaslayamazsınız bile.

Tatvan'dan Adilcevaz istikametine doğru yola devam ediyoruz. Nereyi aklımız keserse orada kalacağız.

Yol boyunca çektiğim fotoğrafların hemen hemen büyük bir çoğunluğunu araba hareket halindeyken oluştu.
Çünkü, insanlar fotoğraf makinasını görünce işin doğallığı kaçıyor.

Ayrıca, hemen hemen her su birikintisinden ya bir martı ya da bir ördek havalanıyor...

Yine böyle bir alanda sazlıkların yanına yaklaşmaya çalışırken Gül'ü görüyorum

Bana, yandan yandan bakan Gül ile kısa sürede yakınlaşıyoruz. Ağabeyi Güven de yanımıza geliyor.
Ben de onlara küçük bir armağan veriyorum.

Gül tokasını, Güven de kol saatini takıyor.

Güven, saatini gösterirken Gül, can alıcı soruyu soruyor; "Siz bunlari nerden alirsiniz?"

Bu soru, uzun süre kulaklarımızda çınlayacağa benziyor. Hemen hemen her gezide, çocuklar benim özel ilgi alanım oluyor. Onların bir an için bile olsa gülen yüzleri içimi aydınlatıyor.

Keşke imkanım olsa da hepsine el uzatabilsem...

Hepsi okuyabilse!

Aklıma hemen "Köy Enstitüleri" geliyor.

"Ülkenin son yüz yılda, içine düştüğü en büyük yanlış nedir?" diye sorsalar, "Köy Enstitülerini kapatmak" derim.

Rahmetli Hasan Ali Yücel.

Rahmetli İsmail Tonguç.

Nur içinde yatın.

Yaklaşık olarak bir saat süren bir yolculuktan sonra Adilcevaz'a geliyoruz. Çarşı içinde bir kahvede çay içerek yöre hakkında bilgi alma çabasındayız. Bir süre sonra burada konaklama imkanımız olmadığını anlayınca "Nereleri görmemiz lazım?" sorusuna cevap arıyoruz.

Önerilen yer, ilçeye 10 km mesafedeki "Aygırgölü" oluyor.

Tarif edilen güzergahı aklımıza yazıp hemen yola düşüyoruz.

Aygırgölü'ne vardığımızda dikkatlice bakınca, zor da olsa insanların kıyıdan balık tuttuğunu görebiliyorum.

.

Aygırgölü

Daha iyi anlamak için objektif değiştirince de... Acı manzara ile karşılaşıyorum.

Bu kadar bakir bir alanda, olta balıkçılığının doyumsuz keyfini yaşamak yerine, insanlar neden yasak avlanma yöntemini tercih ederler ki!

Avcılara verilecek eğitim sırasında, kemiyetin değil, keyfiyetin önemi anlatılabilse! bu durum yaşanır mıydı?

-!..

Avcılar bunu içlerine sindirebilseydi! Bu durum yaşanır mıydı?

-!..

Şimdi yeni nesil avcı kardeşlerim "nedir bu kemiyet?" nedir bu keyfiyet?"diyebilir.

O zaman bir örnek vereyim.

Yani, 1 yabandomuzu avlamaktan alınacak keyif  aslında yeterlidir, siz (!) bundan keyif alamıyorsanız, 500 tane de vursanız bu sizi (!) tatmin etmez, problem miktarda değil "sizde" demenin farklı bir ifadesidir.

-!..

Dilerim ki örnek (!) anlaşılmış olsun.

Erçis'e doğru yolumuza devam ediyoruz.

Erçiş'in sürüp giden namı yeşil. Bu ünü hak ettiği çok uzaklardan bile rahatlıkla görülüyor.

Erçiş'in girişi ne kadar güzel ise içi de bir o kadar kötü...
Daracık yollar, zevksiz yapılar hiç de ünü ile uyumlu değil.

İlçe içinde doğru dürüst  ne trafik var ne de anlamlı bir levha.

Gün bitmek üzere olduğundan mutlaka kalacak bir yer bulmamız lazım. İlçe dışına çıkıyor ve gözümüze ilişen bir otelde kalıyoruz. Otel, var olan yıldızlarını pek hak etmiyor. Odaları güzel, yemekleri berbat. Zoraki dinlendirilen müzik ise evlere şenlik.

Ağrı'ya; Muradiye, Çaldıran, Doğubeyazıt üzerinden gitmeyi planladık. Yolboyu bizi cezbeden bir yer varsa oraya da uğrarız diye düşündük ve bu maksatla erkenden yattık.

Ertesi gün tıpkı düşündüğümüz gibi oldu. Bu vesile ile bu güzel ören yerini de görmüş olduk

Muradiye Şelalesi

Çaldıran üzerinden Doğubeyazıt'a varıyoruz. İlk işimiz İshak Paşa Sarayı'nı gezmek oluyor. Bu kadar sağlam kalmasının yanı sıra bu denli güzel bir yapı insanı adeta büyülüyor. Hayal gücünüzü zorlayan bu yapının her köşesini dolaşıyoruz.

Doğubeyazıt

İshak Paşa Sarayı

Minarenin üstünden sarayın görünüşü. Bu fotoğrafları yıllar önce çekmiştim. Şimdilerde minareye çıkış yasaklanmış.

Toplantı Salonu

Girişte bulunan nöbetçi kulübesi

Sarayın penceresinden bakınca uzaktan görülen, surların içindeki delik beni oraya çağırıyor. Oraya çıkabilirsem daha iyi bir fotoğraf çekebileceğimi düşünüyorum. Bu amaçla o istikamete gidiyoruz.

Erinç kardeşim kavakların altında otururken ben tepeye yaklaşıyorum.

Bu arada genc kızların da tepeye çıkmak için çaba sarf ettiğini izliyorum.

Delik kenarına kadar gelsem de öte tarafa geçmem mümkün olmuyor!

-!..

Delik bozuk!

-!..

Başka nasıl söyleyebilirim!

-!..

Delik bana iki beden küçük geliyor desem!

-!..

Şap gibi kalmak, işte böylesi durumlar için söylenir. Ben deliğin istenmeyen tarafında zoraki kalırken, kızlar bir anda öte yakaya süzülüveriyor. İstemeden " Berlin Duvarı" kompleksi yaşıyorum. Durumu kurtarmak için "Hadi bakalım bir poz verin de fotoğraf çekelim" diyorum. Onlar da beni kırmıyor.

Soldan sağa: Eylem Zerek - Çiğdem Zerek - Özlem Balamir

Bu durumdan önce her zamanki gibi "hello" ile başlayan muhabbet gittikçe gelişiyor. Onlarla kısa süreli bir sohbet ediyorum. Hepsinin içinde okuyamamanın ezikliği var. "Ah keşke okusaydık" diye başlayan cümleler beni yüreğimden yaralıyor. Bu ülkede müthiş bir insan potansiyeli var. Eksik olan ise eğitim. Babalar kız çocuklarını okutmuyorlar.

.

Eylem Zerek

Hepsi son derece düzgün ve mantıklı cümleler kuran, aydınlık bir dünya görüşüne sahip pırıl pırıl genç kızlarımız.
Hepsi de okumak istiyor. Yapılan yanlışlığın farkındalar.

Arabamızın yanına gelince bir anı fotoğrafı çektiriyoruz. Daha sonra bu fotoğrafları kendilerine göndereceğimi söyleyerek onlarla vedalaşıyorum. Aradan geçen bir ay kadar bir süre sonunda verdiğim sözü tutuyorum.

Öğle yemeği için Doğubeyazıt'a iniyoruz. "Nerede yemek yiyebiliriz?" diye kime sorsak, herkes aynı lokantayı öneriyor. Biz de buna uyarak çok lezzetli bir yemek yeme şansına sahip oluyoruz. Burada tüm et yemekleri koyun etinden yapılıyor. Buna döner de dahil.

Apdullah Baydar Caddesi No:92 / Doğubeyazıt

Daha sonra da ilçenin çarşısını geziyoruz. Akıl almaz bir zenginlik var. "Ne ararsan var" desem herhalde yeterli olur.

Vakit uygun olduğu için "buraya kadar gelmişken Gürbulak sınır kapısını da görelim bari" diyerek yollara düşüyoruz. Huduta yaklaşınca uzayıp giden araç sırası bizi korkutuyor.

Öyle ya, sınıra gelince ne diyeceğiz ki!

Zaten meraklanıp da bize "buraya niye gelmişseniz?" diye soranlara, "hiç, sadece gezmek için" diye cevap verince önce şüpheli gözlerle bizi süzenler, daha sonra bu açıklamaya pek de mana vermeseler de ;

"Vay başım gözüm üstüne.. Hoş gelmişseniz" demek zorunda kalıyorlar.

Bayılıyorum ben bu cümleye!

Bundan daha sıcağını, en azından ben bilmiyorum.

Dönüş yolunda yan gözle, Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı Dağları'nı kesiyoruz. Aklımız orada. Doğubeyazıt'a yaklaşırken çok uzaktan da olsa, dağa doğru çıkan bir yol olduğunu görünce, tereddütsüz yönümüzü değiştiriyoruz.

İstikamet Ağrı Dağı.

Büyük ve Küçük Ağrı Dağları

Vadiden dağa doğru çıkan yol.

Bu arada Küçük Ağrı'nın muhteşem görüntüsü ile keyifleniyoruz. Bu dağda yabankeçisi ve yabankoyununun yanı sıra zengin bir biyolojik çeşitliliğin olduğunu öğreniyoruz.

Büyük Ağrı

Bulutların dağılması zirveyi net bir şekilde görmemizi sağlıyor.

Teleobjektif ile çektiğim bu kare beni daha da keyiflendiriyor.
Sabahtan beri bulutlarla kaplı olan zirve, 2 saate yakın bir zamandır açık.

Bu arada arabanın gidebildiği son noktada iki haneden oluşan bir yerleşim yeri var. Mehmet Civaş, yaz kış burada oturuyormuş. Kışın buradan 3-4 saatte yürüyerek Doğubeyazıt'a gittiklerini, geçimlerini de hayvancılıkla sağladığını anlatıyor. Civaş ailesi oldukça kalabalık. Çok dikkatle bakmazsanız burada yerleşim yeri olduğunu bile anlamakta zorluk çekersiniz.

Şimdi dikkatlerinizi kırmızı daire ile çevirdiğim noktaya çekmek istiyorum.

İnanmayacaksınız ama zirveye yapılan tırmanışlar buradan başlıyormuş. Bizi misafir eden Civaş ailesinin oturduğu ev (!) araçların hemen hemen vardığı son nokta gibi. Mehmet Civaş zirveye gidecek malzemeyi buradan atlarla kendisi götürüyormuş.

İçinde bulunduğumuz bugünlerde zirve tırmanışları bildiğiniz gibi yabancı dağcılara kapandı.

Çünkü Ermeni dağcılar zirveye Ermenistan bayrağı çekmişler.

Ne çekmelerini bekliyorduk ki!

-!..

Biz Everest'e Türk Bayrağı çekmedik mi?

-!..

- Şimdi "Everest bizim oldu" diyebilir miyiz?

-!..

Yani Ermeni dağcılar bayrağı dikince burası onların mı oluyor?

-!..

Benim fikrim odur ki, değil Ağrı Dağı'nı, bir taşını bile alamazlar.

Bu psikoloji doğru değil.

Bence çekinilecek hiçbir şey yok, ama utanılacak bir şey var.

-!..

Burası -yol yapıldığına göre- tırmanış için bir başlangıç noktası ise buraya ülkemize layık bir dağcılık merkezi yapmak gerekmez mi?

-!..

Gelen yabancılar hali hazır duruma bakınca sizce ne düşünürler?

-!..

İşte ayıp bu.

-!..

Gelenlerin yüzüne gülen maksimum 50 kişiyi en azından günübirlik barındırabilecek bir kompleks, bir merkez binası kaç liraya yapılabilir?

-!..

"Ülkeyi tanıtıyor" diye, bir futbol antrenörüne ayda 100 milyar vermiyor musunuz?

Milli maç kazanan futbolcuya 30.000$ verilmiyor mu? (Bkz.Vatan Gazetesi / 19.10.2006/ Güngör Mengi)

-!..

Bu da tutsun bir trilyon.. Daha ötesi var mı?

Ne kaybederiz?

-!..

Ne kazanırız?

-!..

Çevre ve Orman Bakanlığı ile müşterek kullansınlar!

Dağcılık Federasyonu derhal önderlik yapmalı, hepimiz de bizlere düşen katkıyı ortaya koymalıyız.

Vatanı sevmek ona hizmet etmekle olur. Yasaklarla değil.

 

Eli Mezrası

Evlerin (!) içi de dışı da görüldüğü gibi. Kışın buralara 1 metre kar yağdığını düşünmeniz yeter de artar bile.

!

Son derece kısıtlı imkanlarla yaşayan Civaş ailesi bizi evlerine konuk ediyor. "Yemek yiyelim" diyorlar. Erinç Bey "çay varsa içeriz" deyince de bomba patlıyor!

- Vay babo na demagh "Başım gözüm üstüne".

İçeri girmeden evvel sürekli olarak yanımızda taşıdığımız çantayı açarak çocukların gönlünü almaya çalışıyoruz.

Küçük hediyelerin karşılığı, kocaman gülümsemeler...

Küçük kızımıza arabamızdan aldığı fırın ekmeği cazip geliyor. O mutlu, ben ise ağlamaklı...

Civaş ailesi ve ben...

Buraya kadar gelmişken yabanhayatı hakkında, bilgi almak için Mehmet Civaş'a soruyorum ;

- Burada ur kekliği var mı?

- !..

-Yani tavuktan daha büyük keklik...

- He anlamişem biz ona "gevhindi" diyoruz.

- Tamam, işte ondan var mı?

- Çohtur. Nahan orda. İstersan heman gidah.

Bu arada gösterdiği yere anlamsızca bakıyorum. 30 sene evvel olsaydı olurdu ama, şimdi ancak son nefeste varabilirim.

- Peki kınalı keklik var mı?

-!..

- Kanatları kırmızı çizgili.

- Gevguzel... Vallah ondan da çohtur... Ha şimdi biraz yürüyah heman buluriz onlari.

-!..

-Peki yabankeçisi var mı?

-Vallah bu dağda yohtur, ama güççük agrida vardir. Geçanlerda buraya 2 tane gelmiştir, birini arkadaşlar vurmiş!

-!..

- Niye vurdular?

- Hehe ehehe..

-!..

- Peki öteki ne oldu?

Valla onide vurdilar.

- Bu niye?

-Eee.. yalniz kalmiştir... Olar ki canı sıhilmiştir.

-!..

Özde, anlıyoruz ve biliyoruz ki, ülkemiz aslında bir av cenneti. Bizler cenneti cehenneme çevirmekte ustayız.

Her yeri geldiğinde söylemeye çalışıyorum.

"Aklılcı bir yabanhayatı idaresi, bu ülkede yaşayan 250.000 insanımıza birinci sınıf hayat yaşatır."

Bir gün, ben görmesem de bu söylemimi hatırlayacaksınız.

Esma Civaş

Doğubeyazı'ı farklı duyguların bir arada yaşadığımız yer olarak anımsayacağız.

İstikamet Ağrı...

Bu seferi de sayarsak, Ağrı'ya 4 kere gelmiş olacağım. Ağrı'nın da diğer Doğu illerinden pek farkı yok. İnsanları sıcak kanlı, fakat kentte dikkat çekici bir gelişme göremedim.

Genellikle hayvancılıkla geçinen ilde bir et kombinası yok!

Etin Kg. fiyatı 7 Tl. ve son derece de lezzetli.

Ama ne alıp götüreceğiniz sucuğu var  ne de pastırması.

Hadi bir an için bunları yapmak zor diyelim, kavurma da olmaz mı?

Diyeceğim o ki şeker var, un var, yağ var, usta yok! Tabii ki helva da...

İnsanlar en işlek caddede oturup çay içiyorlar.

E üzüm üzüme baka baka kararır. Ne yapayım yani!

Cumhuriyet Caddesi

  

Bu tuvaleti görmenizi istedim.

  

W.C

     

En büyük meydan                                           Cumhuriyet Caddesi'nde bir işyeri

Kent içinde kalınabilecek otellerin içinde, yeni olmasından ötürü Kılıçarslan Oteli'ni tercih ettik. Otelden daha ziyade eviniz gibi düşünebilirsiniz. Çok sıcak yaklaşımı olan insanlar. Günlüğü 20$ civarında konaklayabilirsiniz.

Bal almak istiyorsanız da Zeki Bey'i bulacaksınız. Kendisinin bana anlattığına göre 5 göbek öteden İshak Paşanın torunuymuş. Adına saray olan İshak Paşa!

Zeki Bey, Ağrı'nın gün geçtikçe geriye doğru gittiğini söylüyor.

1956 yılında Ağrı'da görev yapan Orhan Cilesun 1983 yılında ikinci kere Tümgeneral rutbesi ile Tümen Komutanı olarak göreve geldiğinde "Ağrı 400 sene geriye gitmiş" demiş.

Ağrı'lı zenginlerin Ağrı'ya yatırım yapmadığından şikayetçi.

Bir de milletvekillerinden!

Aydın Bey'in babası Ahmet Rıfat Sürmeli arılara olan tutkusunu şöyle dile getirmiş.

"Bir padişah olsaydım , emri ferman yazsaydım

Bin abide dikerdim, cana can katanlara..."

Ben yine bal almak istiyenler için en azından bir telefon numarası vermek isterim. 0. (472) 215 51 81. Yenilebilir balın Kg.fiyatı 25 YTL civarında. Adresinize kargo ile gönderiyor.

   

Kılıçarslan Oteli                                             Sn. Aydın Zeki Sürmeli

Kent içinde özel bir tad arıyorsanız Halis Usta'nın yerine gitmeniz gerekiyor. Döner, yine koyun etinden.
Lokantanın adı Yeşil Bursa! Bursa yeşil olmaya yeşil de, Ağrı'ya ne faydası var? Akla ziyan!

 

Okul bahçesinde konuşma imkanı bulduğum Sn. İbrahim Söğüt ve Sn. Mehmet Yeşilbaş yürek yakan ifadelerde bulunuyorlar. Kız çocuklarının %40'ı aileleri tarafından okula gönderilmiyormuş. Gelenler ise "gün içinde aileleri tarafından bedenen çalıştırıldıkları için de okula yorgun geliyor, dolayısıyla eğitim almaları zorlaşıyor"diyorlar.

"1000'i aşkın öğrenci, 45 öğretmen ve 50 civarında derslik muvcut" dedikten sonra "birinci sorun fakirlik" demek zorunda kalıyorlar.

Yine yeri geldi!

Bu ülkede her yıl minumum 2000 yabankeçisi kaçak olarak avlanır.

2000 x 2000 YTL = 4.000.000 YTL

Doğal kaynaklarımızı akılcı idare edebilsek, seslendirmeye çalıştığım yaralarımız bir nebze de olsa kapanmaz mı?

Bugün, "çocuk" diye gözardı edilen yarının büyüğü...

1000 tanenin içinden  bir tane çıksa!

Ülkenin kaderi değişir...

-!..

Tamam, anladım ki zorlanıyorsunuz  takmayın kafanızı. Ödül dağıtmaya devam...

 

Ağrıda 2 gün kaldık. Yöre hakkında az da olsa bilgi sahibi olduğum için fotoğraf merakımı tatmin etmek maksadıyla araziye çıktım. Bol miktarda çil ve kınalıkeklik ile karşılaştım. Yalnız, vakit geçtiği için yetersiz ışıktan dolayı başarılı kareler oluşmadı.

Fotoğraf değil de avcılık yapmış olsaydım, limiti doldurma süremin 5 dakika olacağını söyleyebilirim.

Belki de 2 dakika!

    

Çok yakında bu alanda katliam yapılacak. Ödüllüsü (!), ödülsüzü bir arada.
Hem yasak av yapacaklar hem de "etik"ten dem vuracaklar.

     

Çil keklik                                                      Sn.Hayrettin Karaoğlan

Ağrı'da Sn. Hayrettin Karaoğlan'ın misafiri olduk.

O şimdilerde siyasete soyunuyor! Dilerim ki yöresine faydalı olur.

Avcıların eğitimine katkı olsun diye hazırlamış olduğumuz CD'nin yapımı sırasında, onun büyük gayret sarf ettiğini yakinen biliyorum. Avcılık, "salt ele geçirme eylemidir" diye tarif edilseydi, Ağrı civarında bu işi ondan daha iyi yapacak yoktur.

-!

Dilerim ki, siyaset onu bir süre avdan uzak tutabilsin!

Anlattım herhalde!

Ankara'ya aynı uçakta döndük. Yolculuk sırasında o siyaseti, ben de kara kara Doğu gerçeğini düşündüm.

Ülkemizin sınırlı kaynakları akılcı kullanılırsa, geleceğimizi ellerine emanet edeceğimiz çocuklarımız daha iyi bir eğitim sürecinden geçerler.

Çığ gibi gelen genç nesil, imkansızlıklar içinde kendisini boşlukta hissediyor.

"Bu söylediklerinin avcılıkla ne alakası var?" diyebilirsiniz.

Ben de,"İlgi kuramadınız ise '2007 Yılında Kim Daha Çok Yabandomuzu Vuracak' yarışmasına katılın" derim.

Baraj belli!

600

-!..

"Kendinden sonrakileri düşünen uluslar, yaşamak

ve

ilerlemek imkanına sahip olurlar"

                                                 Atatürk

Bu yazı 8795 kez okundu...