Allah'ın Ayısı!


Untitled Document

 

 

ALLAH'IN AYISI!

 

 

Şimdi sizlerden geçmişte yazmış olduğum bir yazıyı anımsamanızı rica edeceğim. Hafıza konusunda zorlananlar için "Uçtu Uçtu Kim Uçtu?" başlıklı yazımdan kısa bir bölümü sunmak istiyorum.

14 Ekim 2005 tarihinde yayınladığım yazıda şöyle demişim.

"...Şimdi arabamda Sn. Ece Soydam var ve ben bir kere de öyküyü onun ağzından dinlemek istiyorum. Hatta, öncelikle kendi yaşam öyküsünü.

Sn.Ece Soydam 1971 Ankara doğumlu. Lise tahsilini Ankara Koleji'nde tamamlamış. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İngilizce Bölümü'nden mezun olmuş.

Sn.Ece Soydam

Düşlerini, hep yabanhayatını ilgilendiren bir çalışmanın içinde olmak süslemiş. TRT'ye ilk girdiğinde haber dairesinde işe başladığını, daha sonra bu bölüme geçtiğini söyleyen Sn. Ece Soydam'ın ilk ürünü “Bozkırın Çocukları: Anadolu Yaban Koyunu” adlı belgesel olmuş.

Çok ses getiren bu çalışmanın ardından, ekim 2004'de başlatılan kara akbaba projesinde neredeyse sona yaklaşılmış. Şu an itibarı ile yaklaşık 135 çekim gününün içinde, 37 gün boyunca aynı çadırda kaldıklarını ifade ediyor.

- "Bu çok uzun bir süre, neden böyle yaptınız" diye kendisine sorduğumda
Sn. Soydam;

- "Senaryonun, gereken duygu yükünü taşıması için, benim arazide kalmam gerkiyordu. Yaşamalıyım ki doğru hissedebileyim" diyor.

Kasım 2005 itibarı ile artık stüdyo çalışmaları başlayacakmış. Montaj çalışmalarının bitiminden sonra, özgün bir film müziği için girişimde bulunacaklarını söyleyen Sn. Soydam, daha elindeki işin sonucunu bile görmeden, yeni bir projenin adını hemem hemen koymuş gibi. Gelecek projenin konusu büyük bir ihtimalle "Ayı" olacak.

Bu yazımı hatırladınız mı?

''Kara akbaba'' çekimleri sırasında, gelecekteki projenin "Ayı" olduğunu duyunca "Bilgim çerçevesi içinde ben de size yardımcı olabilirim" demiştim. En azından kafalarının geri planında bir yere not almış olacaklar ki aradan yaklaşık 10 ay geçmesine rağmen Sn. Muzaffer Evci ve Sn. Ece Soydan önce beni telefonla aradılar, daha sonra da Çamlıdere deki evime geldiler.

Soldan Sağa; Ümran Bora - Sn.Ece Soydam - Sn.Muzaffer Evci
18 Temmuz 2006 /Çamlıdere

Bu vesile ile dostlarla bir arada olduk ve uzun uzun konuşma imkânı bulduk.

Ayı belgeselinin çekimi nerede yapılmalı?

Ülke içinde pek çok yerde ayıya rastlanıyor, ama çekim açısından en uygun alan neresi olabilir?

Bu ve benzeri sorular üzerinde saatlerce tartıştık.

Ben Artvin'i önerdim ve hemen telefonla oradaki arkadaşlarımı arayarak bize yardımcı olup olamayacakları konusunda ön bilgi rica ettim.

24 sene evvel başlayan dostluğun hâlâ dün gibi tazeliğini muhafaza ettiğine şahit oldum.

Aldığım cevap son derece netti.

- Ne demek ağabey biz hazırız.

Arkasından da Ağrı'da bir dostumu aradım.

Cevap yine doğunun insanına has zarafette idi.

- Başımızla, gözümüzle...

Daha sonra da bir hafta evvel Devrekli avcı kardeşlerimle birlikte olduğumu ve yöre hakkında ayı ile ilgili olmak üzere onlardan edindiğim bilgileri aktardım.

Dinlediler ve not aldılar.

Siz ne düşünüyorsunuz? Nereden başlamak istersiniz? şeklindeki soruma;

"Küre Dağı'ndan önemli derecede bilgi geldi. Doğruluğunu araştırmak ve yöreyi görmek için bir araştırma gezisi yapmak istiyoruz" dediler.

Ben yine oradaki dostuma telefonla haber vermek sureti ile küçük bir katkı koymaya çalıştım.

Hoşça geçen birkaç saatin sonunda tekrar görüşmek üzere vedalaştık.

Soldan Sağa; Sn. Ece Soydam - M.E.Bora - Sn. Muzaffer Evci ve Kerem Evci

Aradan 5-6 gün kadar bir zaman geçti. Beni telefonla arayan Sn. Muzaffer Evci, Artvin'e gidiş tarihimizi 8 Ağustos 2006 olarak tespit ettiklerini bildirerek özde, "hazır ol"demiş oldu.

Hemen bilgisayarın başına geçerek gidecek eşya listesi çıkardım. Telsiz, fener, çakı, fotoğraf makinaları, hafıza kartları ve onları aktaracağım Ipod.

Eskiden ava gidereken de böyle yapardım. Öyle ayrıntılara girerdim ki, deyme çerçinin yanımda esamesi bile okunamazdı.

Ben de, benlikten bu suretle çıkardım.

Bu davranış biçiminin elbetteki psikolojide bir tanımı vardır. Yoksa da;

"Onu da alayım bunu da sendromu" diyebilirsiniz.

08 Ağustos salı günü sabah 05.15 de beni evimden alacaklarını söylediler. Her avcının yaşadığı av gecesi gibi 01:00 de kalktım. 02:00 de kalktım. Baktım olacak gibi değil "kalkalım da bu eziyet bitsin" diyerek 3 saat evvelinden şeytan gibi dikildim. Bavul 2 gün evvelinden kapatıldığı için 04:45 de çay bardağı elimde bahçede dolaşıyordum ki, araba geldi.

Yaklaşık olarak randevu saatinden 30 dakika önce gelmişlerdi ama ben hazırdım. Bu aceleciliğime kıkır kıkır gülseler de memnun oldukları yüzlerinden okunuyordu. Aksi takdirde bir o kadar zaman beni beklemek zorunda kalacaklardı. Neşe içinde doğruca havaalanına gittik.

Sabah 05.30 /Esenboğa Havaalanı

Onlar, karınlarını doyururken ben kararımı çoktan verdim bile...
Bu seyahati fotoroman şekline getireceğim!

"Öyle ise bol bol fotoğraf çekeyim ki işim kolaylaşsın" diyerek başladım yerli yersiz kareler almaya. İşe yaramayanlarını atmak kolay da, anlatım kolaylığı sergileyen kareye ulaşmak, zannedildiğinden daha zor.

İşin bir de benim gibi acemisi olursanız vay halinize...

06:50 Uçuş yüksekliği 9450 mt. tahmini uçuş süresi 55 dk.
İstikamet Trabzon.

Elveda Ankara.

Uçağa bindikten sonra çıkardım kara kaplıyı başladım not almaya.

Küre Dağı'nda ne oldu?

Ayı konusunda bilgi toplayabildiniz mi?

27-29 Temmuz tarihleri arasında yapılan kısa tetkik gezisinin sonuçlarına göre Azdavay ve Cide'de en az iki yerde ayı izleme olanağı olabilirmiş. Bu işte lojistik çok önemli. Bu ihtiyacın o bölgede problem olmayacağını düşünüyorlar. Hepsinden önemlisi "insanlar ilgili" diyor Sn. Evci.

Bölgedeki Milli Park Şefi Sn. İsmail Menteş'den övgü dolu sözlerle bahsediyor. Ayı ile ilgili envanter yapma çabası içinde olan Sn. İsmail Menteş aynı zamanda "Ayı-İnsan ilişkisi" üzerine de bir çalışma yapacağını anlatmış.

Bana anlatılardan anladığım kadarı ile Sn. Menteş çalışkan ve özverili.

Sn. İsmail Menteş

Onu hiç tanımıyorum, ama başarılarından ötürü kıvanç duydum.

Milli Parkların bünyesinde çok değerli elamanlar var. Bir kısmı Ankara'da bir kısmı taşrada, sayıları her geçen gün artan, çalışma heyacanını kaybeden veya alan bulamayıp bu kurumdan ayrılanlar da var.

Bunların yeri zor dolacak.

Sıcak bir örnek vermek isterim. Mesela, Sn.Hasan Saday.

Benzetme yapmak gerekirse inanılmaz bir "orta saha" oyuncusu. Yaptığı her işi, mükemmele yakın yapan ender insanlardan biri.

Genel Müdürlük göz göre göre bu insanı kaybetti. Yıldırdı.

O, affetse (!) de ben affetmiyorum. Çünkü kaybeden yabanhayatı oldu.

Biz yine seyahat öykümüze dönelim.

Sn. Evci ve Sn. Soydam Küre Dağı'na yapmış oldukları seyahatlerinin birinci gününde Nalbantoğlu Köyü'nde araştırma yapmışlar. Köy sakinlerinden biri, bir fırsatını bularak Sn. Evci ve arkadaşlarının yanına usulca sokulmuş ve sakin bir sesle;

-"Sizden bir şey isteyeceğim ama!"demiş.

-Buyur amca ne istiyorsun? diye kendisine sormuşlar.

O da derdini kısa ve öz bir biçimde anlatmış.

-"Abimle beraber hiç fotoğrafımız yok. Bizi çeker misiniz? Kaç para ise verebilirim."

Şaşırdık diyor Sn.Evci ve devam ediyor anlatmaya. Biz de "neden olmasın, ayrıca para da gerekmez?" demişler.

"Adam bizim önümüze düştü, kısa bir mesafe yol yürüdük.

Çok şaşırmıştık . Çünkü vardığımız yer bir mezarlıktı.

Adam bir mezar taşının yanına gitti ve yere çöktü.

Ve bir yandan da anlatıyordu."

-"Benim abim çok muhterem bir insandı. Felçliydi. Abimin çoluğu çocuğu da yoktu. Onunla hiç fotoğrafımız olamadı. Fotoğrafın değeri neyse vereyim."

Sn. Evci ve Sn.Soydam bunları anlatırken hepimizin boğazı düğümlenmişti.

Tıpkı şimdi olduğu gibi.

-!..

Sizin abiniz var mı?

-!..

Ya kardeşiniz?

-!..

Var da, yok mu?

-!..

Böylesine bir sevgi için neler verebilirsiniz?

-!..

Bunu düşünebilmenin ve "artık çok geç" diyeceğiniz "o ana" hangi hızla yaklaştığınızı biliyor musunuz?

-!..

Hayatın içinde ne çok öğrenecek şey var değil mi?

-!..

 

Son 20 senedir yoğun bir klastrofobi korkusu yaşıyorum. Kapalı alanlarda nerdeyse çıldıracak kadar daraldığımı hissediyorum. Uçak da bunu tetikliyor. Daracık yerde oturacaksın, bu yetmezmiş gibi bir de güzel bağlıyorlar ki...

Bu korkumu hafifletmek için sözde kendimi not tutmaya adamış.

Tuttum! Ama inanın ki bittim.

Trabzon'a vardığımızı yapılan anonstan ve gördüğüm manzaradan anladım.

 

Havalanında daha evvel sözleşildiği gibi şoforümüz Sn. Adnan Yılmaz bizleri karşıladı. Hiç durmadan yola koyulduk.

Yola değil ama Artvin'e girişimiz muhteşem oldu!
Artvin'in çöpünü Çoruh Nehri'nin kıyısında bir yere döküyorlar.
Hem de çatır çatır...
Bekle bizi AB, geliyoruz!

Telefonla irtibat kurduğumuz arakadaşlarımız bizi lokantada beklediklerini söylüyorlar.
Biz de oraya gidiyoruz.

Yemekler gelene kadar hemen fikir alışverişine başlıyoruz.

Muzaffer Bey ve Ece Hanım anlatılanları dikkatle dinliyorlar.
Acaba satır aralarında bir çelişki var mı?

Yemekten hemen sonra usul gereği ilk önce İl Çevre ve Orman Müdürü Sn. Etem Boz'u ziyarete gidiyoruz. Konu ile bilgi aktarmanın yanı sıra kurumlar arası işbirliği çerçevesi içinde karşılıklı dayanışmanın yolları araştırılıyor.

Ben Sn. Etem Boz'u ilk defa burada gördüm. Konulara yaklaşımını son derece akılcı bulduğumu, gönül rahatlığı ile ifade edebilirim. Bu tür bir çalışan gördüğümde inanılmaz bir mutluluk duyuyorum. Bunda iftihar edeceğimiz insan sayısının sınırlı olması, büyük bir etken diye düşünüyorum.

İl Çevre ve Orman Müdürü Sn. Etem Boz

Sn. Casin Cihan
Arhavi Milli Parklar Mühendisi

Casin Bey'le yaptığım kısa söyleşide, kendi yöntemleri (!) ile ayı için bir envanter yaptıklarını anlattı. Bu iş için Ankara'dan gelen (!) bir mühendis 2 gün Artvin'de kaldıkdan sonra geri gitmiş!

Casin Bey, ayıların mecbur kalmadıkça insana saldırmadıklarını söylüyor. Kendisine silahla saldıran olursa, onlar da saldırganlaşıyormuş.

Ayı saldırısı sonunda ölen bir çobanın köyünde yapılan cenaze merasimine Casin Bey'in emri ile iki sivil memur gönderilmiş. Ölen çoban, geçmişte ayının yavrusunu öldürmüş. Bir sonraki sene de tabanca ile aynı ayıya ateş etmiş. Casin Bey "Ayıyı öldürmekten vazgeçtik" diyor.

Sahanın büyüklüğü, eldeki teknik malzemenin yetersizliği Casin Bey'i canından usandırmış. El feneri ile sayım yapmaya çalıştıklarını anlatıyor. Bu arada ayı ile ani bir karşılaşmasını bizlere anlattı ki!

İnanılır gibi değil!

Ayağı kayıp bir dere yatağına düşünce, 10 cm. mesafede ayı ile yüz yüze gelmişler. "Ayı ayağa kalkınca ben koltuk altı hizasında kaldım" dedikten sonra; O bir tarafa kaçtı ben de diğer tarafa ama bu olaydan sonra bir hafta yürüyemedim"diyor.

Bu duygudurum hali, yaşanan travma, kalıcı izler de bırakabilir.

Sahada çalışmanın büyük riskleri var.

Şimdi yeri geldiği için bir kaç şey söylemek istiyorum.

Bilinmelidir ki;

Yabanhayatı Ankara'dan masa başından yönetilemez.

Yabanhayatına gönül veren insanların yer ve makamları sıkça değiştirilemez.

Yabanhayatı sahalarında çalışan insanların ücretleri ve hakları (!) masa başında çalışanlarla mukayese edilemez.

Yabanhayatı sahalarında çalışan insanların, teknik malzeme ihtiyacı giderilmeden sağlıklı envanter sonuçları alınamaz.

Aksi takdirde ne olur?

-!..

Bugün ne yaşanıyorsa aynısı olur!

-!..

Sn. Casin Cihan, Sn.İsmail Menteş ve benzeri mühendislerin sayısı son derece sınırlıdır.

Başarı isteniyorsa sahada aktif çalışan, sınırlı sayıdaki özverili bu insanların bir dediğini iki etmemek lazım.

Gece görüş dürbünü ihtiyaçları var.

Aselsan'da da bu malzeme var!

Niçin Artvin'e Erzincan'a en az 10'ar tane gönderilmez?

Neden röle istasyonuna gerek duymadan çalışan telsizlerden en az 1000 takım alınıp yurt düzeyinde dağıtılmaz?

-!

Sakın ha "paramız yok" demeyin!

Sizin, var olanı harcayamayıp maliyeye iade ettiğinizi artık herkes biliyor.
Bkz.www.arpacik.net/güncel/Yok Devenin!

Sn.Etem Boz'un yanından ayrılarak Orman Bölge Müdürü Sn. Mustafa Meydan'ı ziyaret ediyoruz. O da bu çalışma için elinden gelen yardımı esirgemeyeceğini söyledikten sonra sahada ayıya verici takarak izleyen Hüseyin Ambarlı'dan bahsediyor.

Heyecanlanıyoruz ve Hüseyin Bey ile temas kurmak için yardımlarını rica ediyoruz. Karşılıklı kartlar takdim ediliyor ve ilerisi için vaadedilen desteğe şimdiden teşekkür ederek oradan da ayrılıyoruz.

Sn. Mustafa Meydan
Orman Bölge Müdürü

İstikamet Kafkasör Yaylası ve Genya Tepesi. Artvin'e ilk defa gelenleri buraya çıkarmak lazım. Artvin hakkında genel bir bakış açısı edinmek için bu saha ideal bir başlangıç noktası.

Bu sene Artvin'de yapılan boğa güreşlerinin birincisi "Kahraman"

Geldiğimiz günün akşam üstü... Genya Tepesi'nde, gelecekteki çalışmaların alt yapısını oluşturmak için Sn.Evci ve Sn. Soydam tespit yapıyorlar.

 

Akşam kalmış olduğumuz Polisevi'ne Sn. Etem Boz geliyor.

İlginç sohbetler oluyor.

Etem Bey "Ayının yaşam alanına tecavüz etmişiz"dedikten sonra "Geleneklerden sıyrılmalıyız",yeni hiyerarşik yapı için de "Valiye bağlanmakdan neden rahatsız olalım ki! İşini doğru yaparsan problem olmaz" diyor.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi kendisini akılcı ve sağduyu sahibi olarak gördüm. Bize bu tür insan lazım.

Soldan Sağa; Sn.Etem Boz - Sn. Ece Soydan - Sn. Muzaffer Evci - Sn. Adnan Yılmaz

 

 

09.08 2006 / Artvin / Sabah 07:30

Geç yatmamıza ve yol yorgunu olmamıza rağmen ertesi sabah 07:00 de herkes kalkıyor. Gurubun sıkı bir tempo anlayışı var. Kimse dakika bazında bile geç kalmıyor. Sabah 07.30 da Sn. Faruk Bucak ve Sn. Hüseyin Ambarlı geliyor. Sn. Bucak Artvin İli Milli Parklar Şb.Md. 19 Mayıs Üniversitesi'nin Su Ürünleri bölümünden mezun olmuş. Aynı zamanda sağlık teknikeri.

Artvin Polisevi

Sn. Faruk Bucak
Artvin Milli Parklar Şb.Md.

Sn.Hüseyin Ambarlı
O.D.T.Ü Biyoloji Bölümü /2003 yılı mezunu

Öncelikle Sn. Ambarlı'nın ayı ile ilgili olmak üzere yapmış olduğu çalışmalarını dinliyoruz. Bu bağlamda çekmiş olduğu filmleri izliyoruz. Ben de fırsat buldukça kendisine soru soruyorum.

-En çok neyin eksikliğini çekiyorsunuz?

-İnsan... Kimse ilgilenmiyor ki!

Ve bir bıçak kadar keskin kanaatini seslendiriyor.

"Sorun Ankara'da!

Av ve Yabanhayatı işinde çalışanlar, 'o hayat var olduğu için para alıyorlar'. Herkes bunun bilincinde olmalı" .

Bize bu tanıma sadece şapka çıkarmak düşüyor.

Ah, devletin tüm çalışanları bunun farkına bir varabilse!

Hemen MAK toplantısında av turizmi yapan acentelerin sözcüsü gibi tavır sergileyen başkanın sarfettiği cümle aklımıza geliyor.

"Koyunu hallettik!"

-!..

"Ayıyı da ava açacağız!"

-!..

Soldan sağa ön sıra: Sn. Faruk Bucak - Sn. Hüseyin Anbarlı
Sn. Ece Soydam - Sn. Muzaffer Evci
Arka sıra soldan sağa: Sn. Suat Yüksel - Sn. Adnan Yılmaz

Genel müdürlük pek yakında(!) ayı avını açma için girişimde bulunabilir. Gerekçe olarak da "halka zarar veriyor. Can güvenliğini tehdit ediyor"diyebilirler.

Şimdi dikkat. Artvin Milli Parklar Şb. Müdürü Sn. Faruk Bucak ne diyor onu dinleyelim.

"Burada yaşayan halk bize 'ayıyı öldürün demiyor'. Doğrudur aç kalmıştır yiyecek için bağımızdakini bahçemizdekini yiyor. Siz zararımızı tazmin edin yeter diyor.''

- Nasıl beğendiniz mi?

-!..

Atvinli köylünün ayıya karşı husumeti yok.

Husumet besleyenler, ayıyı avlamak için gerekçe arayanlar!

-!..

Anlatabildim mi?

-!..

Ankara (!) Tübitak'a (!) yazı yazmış.

-!..

Ayı avını açmak için bilimsel gerekçe arıyorlar.

-!..

"Acz" içinde olmak işte bu.

-!..

Envanter yapma!

-!..

Mühürlü kağıtların arkasına saklan.

-!..

Bu aile inşallah gece rüyalarınıza girer.

Başka ne diyebilirim ki!

Artvin'in halkının refah seviyesinin yeterli düzeyde olmaması, Milli Park çalışanlarını zor durumda bırakıyor. 2005 yılında Şavşat/ Kireçli Köyü'nde köy meydanında saçma ile vurulmuş bir ayıyı ambulansla Erzurum'a götürünce, gerek Artvinlilerden gerekse kurum içinde çalışanlardan bile tepki gelmiş.

Ve

"Devlet bize bakmıyor ayıya bakıyor" demişler.

Mukayeseye bakar mısınız?

-!..

Artvin'de ayı üzerine çok hikaye var.

Zamanın valisi Çoruh Vadisi'nde arabası ile giderken yoluna bir koyun sürüsü çıkıyor. Görevliler yolu bir an evvel açmak için çobana baskı yapınca çoban da aklına geleni hemen oracıkta söylüyor

"Karanlık meşede ayıdan

Ferhatlıbağında validen

Ne amana kaldık"
                                                                

 Ciğoli Ahmet'in söylediği bu kadar değil!

Hayvanlarını yavaş yavaş sürerken söylenmeye devam ediyor.

"Adımlarına hile katmaz

Hayvandır, bildiği gibi gider"

diyerek sürüsü ile yola koyuluyor.

Görünen ve bilinen odur ki ayı Artvinlinin hayatında her zaman olmuş ve olacak.

Tabii ki Ankara olur olmaz müdahale etmezse!..

Çoruh Vadisi'nde ilerliyoruz. Cehennem Deresi'nin önünde duran araçlar ilgimizi çekiyor. Dikkatli bakınca Sn.Prof.Dr. Ali Demirsoy hemen dikkatimizi çekiyor. Çölde susuz kalmış gibi kendisine doğru koşuyoruz.

"Bu ülkenin seçkin bir bilim adamı ile birlikte olmak her fâniye nasip olmaz" diyerek birlikte fotoğraf çektiriyoruz.

Daha sonra Prof.Dr. Ali Demirsoy anlatıyor bizler de dinliyoruz.

Prof. Dr. Ali Demirsoy.
Yaşayan bir anıt.

''Köprülü Kanyon'da geziyorum. Bizlerden olmayan bir yabancı gördüm. Adam bana yaklaştı ve suyun kirliliğinden şikayet etti. Şaşırdım

'Sen kimsin?' diye ona sordum.''

Aldığı cevap son derece şaşırtıcıydı.

Adam:

 "Ben İsrail Milli Parkları'nın ikinci adamıyım. Biz de milli parklara, üzerinde kesici, delici veya ateşli silah taşıyan biri girerse doğrudan ateş açma yetkisi vardır" dedi.

"Şaşırdım kaldım" diyen hocamız yine yakın geçmişte yaşadığı bir olayı bizlere naklediyor.

"Trabzonspor'lu ünlü futbolcu Kemaliye'de yasak alanda kaçak yabankeçisi avlıyormuş. İhbar etmişler sonuç alamayınca da Ankara'dan Ali Beyi aramışlar. O da Erzincan Jandarma Komutanlığı'nı arayarak 'ülkeye sahip çıkın' demiş. Derhal ekip göndermişler. Ama kaçan kaçmış!.''

Sohbetin bu noktasında ben de kendisine "Kemaliye'deki mahfuz gümeler ne olacak?" diye sorduğumda

-"İki tanesini yıktılar ama yeterli değil yazacaksın kardeşim. Bu mücadele bitmemeli" diyor.

Sn. Demirsoyun anlattıklarının içinde bir tanesi var ki...

Yazmadan geçemeyeceğim.

Geçmiş tarihte kendisine T.R.T kurumundan bir program yapma teklifi gelmiş. "Para da vereceğiz hocam" demişler. Sn.Demirsoy da "Benim para ile pul ile işim olmaz" demiş. Neyse program yapılmış. 150 YTL program ücreti üzerinden vergisini kesip kalan miktarı (!) kendisine ödemişler.

Hoca burada sözlerine gülerek devam ediyor."O zamanlar T.R.T zor durumdaydı her halde, 5 dakikalık dansöz oynatıp 5 milyar para vereceklermiş. Haklılar yani"

Bundan daha güzel bir kara mizah örneği olabilir mi?

Bu ülkeyi idare edenlere sormak lazım.

Kaç tane Ali Demirsoy'unuz var?

-!..

Sn. Prof. Dr. Ali Demirsoy'a ayı envanteri için yüksek rakamlı bir teklif yapmışlar. Sn. Demirsoy da onlara "Ayı 40 köye gidiyor, sayıma da 40 kere giriyor. Ben yokum" demiş. Teklif edilen rakamı duyup bu işin üzerine balıklama atlayacak yüzlerce kişi, onlarca da sivil toplum örgütü var. Prof. Dr. Ali Demirsoy'un haklı ünü boşuna değil.

Dilerimki anlatabilmiş olayım.

İyi ki varsınız hocam, sizinle gurur duyuyoruz.

Ardanuç üzerinden Naldöken istikametinde bulunan Irmaklar Köyü'ne gitmeye karar veriyoruz. Yol uzun, karnımız aç. Ardanuç'tan peynir ekmek ve biraz da meyve alarak yola koyuluyoruz.

Artvin'in dağları yüksek, yolları insanı zorluyor. Köy isimlerini ve istikametlerini gösteren levhalara hemen hemen hiç rastlamadık. Rehber almadan dolaşmak imkânsız gibi...

Uzun Çayır Mevkii'ne gelip çobanlardan ayı hakkında bilgi toplamaya çalışıyoruz. Hemen hemen her gün muhtelif saatlerde gördüklerini söylüyorlar.

Uzun Çayır Mevkii

Köylerin yakınlarındaki açık alanlar, çekim açısından elverişli. Tabii ki konaklama problemi de azalıyor.

Ayılar köylerin bahçelerine kadar iniyor ve ineklerle beraber otluyor! Çünkü dağda ne kadar yabani meyva ağacı varsa hepsini kesmişiz. Ne yaban armudu kalmış ne de elma. Bu kesim emrini kim vermiş?

Geçmiş dönemin bir Orman Bakanı!

Şimdi de "ayılar köye iniyor" gerekçesi ile ayı avının açılması için bir takım kişiler (!) çaba sarfediyor.

İstek sınırsız, kota belli!

4

Yavaş yavaş...

Sessiz ve derinden...

Memlekete otel lazım (!), otele de para!

Milli Parklar'da çabaya destek arıyor!

 

Aşağı Irmaklar Köyü sakinlerinin bir tek derdi var. Zararlarının tazmini.
Yoksa onların da ayı ile bir problemleri yok.

Eski bir dost!

Yörede gördüğümüz küçük akbaba, Ece Hanımı fazlası ile sevindiriyor.

Dışardan gelen,yani bizim gibi "dağa" hasret insanların "dağlara bakış" açısı ile yörede yaşayan insanların "dağa" bakış açısı çok farklı.
Ben dağlara "huzurun'' kaynağı diyorum, onlar da "sorunun".

Çözüm için tek bir yol var. "Dağın" imkanlarını "dağdaki insana" aktaracaksınız!

Artvin'de sıkça karşılaşacağınız manzaralardan biri de köprülerdir.
Ancak böylesini ben ilk defa görüyorum.

Hemen hemen her vadide ayıya rastlanıyormuş.

Öğle yemeği!..

Hepsi bu işte...

En iyi bilgiyi, yörenin çobanlarından alabilirsiniz. Ama, önce onlar soracaklar...

Niye celdunuz da!

Yollar dar ve bozuk. Geri geri araç kullanamıyorsanız Artvin'e hiç gitmeyin.

Şavşat Orman İdare Binası

Şb. Müdürü Sn. Faruk Bucak ister istemez yol boyunda rastladığımız avcıları da kontrol etmek durumunda kaldı. "Tırıvırı" diye adlandırılan düzenek, üzülerek söylemem gerekirse bölgede son derece yaygın.

Yakalanan herkes, her ne hikmetse ilk defa o gün balık tutmuş oluyor!

Ayrıca satılması da yasak olan bu düzeneğin nerede satıldığını herkes adı gibi biliyor ama!

Aynı saatlerde karayolunun kenarına zift döküldüğünü görüyoruz.

Bir yılan, insanın vurdum duymazlığına kurban gidiyor.

Kayalardan aşağı akan zift suya karışarak nice balık ölümlerine sebep olacak.
Kimin umurunda ki!..

Zift, Çoruh Nehri'ne karışıyor.

Doruğuna çıkmak istediğimiz bir tepe; Masis

24 yıl evvel ilk defa burada fotoğraf çektirmiştim.
Geçen sene 2'inci, bu sene yine gelerek 3'cü kere aynı tadı tatmış oldum.

Eski adı Kolik

24 yıl önce fotoğrafta görülen en sağdaki bina da 2 gece yatmıştık.

Çoruh Vadisi eşsiz güzeliğini hala muhafaza diyor.

Bu halattan sabaha karşı tutuna tutuna karşı yakaya geçen Besim Aydemir kardeşim,
o zaman yaptığına şimdi kendisi bile şaşıyor.

Şimdi, oturarak geçerken bile, en azından arkadaşlarım rahat değil.

Bizler onun karşı yakadan getirdiği araba ile böyle geçmiştik.

Elvada mazi... Merhaba yeni gün...

Tetkik gezisinin son günü Bıçakçılar Deresi'nin sonundaki Masis Dağı'na çıkmaya karar veriyoruz. Zirveye 1500-2000 metre kala araba yolu bitiyormuş. Sabah saat 04:00'de hepimiz ayaktayız. Erken gidersek ayı da görebileceğimizi umut ediyoruz. Ayın dolunay hali bizim için bir şans.

Bıçakçılar Deresi'nin başı sabah saat 05:15

06:00 da başlayan zireveye yolculuk 08:00 de bitiyor.

İnkor Yaylası
Zirveden dökülen şelalenin başı.

İnanılmaz bir bitki örtüsü var.

İniş benim için daha zor. Boynumda iki makina ve yerler oynak taşla dolu.

Arabalar, bu dairenin içinde!

e

Arkadan öne doğru: Sn. Muzaffer Evci - Sn. Yusuf Kuşdili -Sn. Mevlüt Köse
ve Sn. Ece Soydam

Yol boyu dağdan inerken gözümüze ilişenler.

Macro objektifi arabada unutmuşum. Daha iyisi olabilirdi.

Bu zorlu tırmanıştan sonra Barhal Deresi'ne gitmeye karar veriyoruz. Barhal Köyüne yaklaşırken Sn. Hüseyin Ambarlı'nın ayıyı yakaladığı tuzağı görüyoruz. Yakalandıktan sonra uyuşturulmuş ve boynuna verici takılarak salınmış. Şimdi izlenerek davranış biçimleri tespit ediliyor.

Bu projeye Wild Life Conservation destek vermiş (!).

İşin başında biz bu proje için 13.000$ istemişiz.

Onlar 5.000$' uygun görmüşler!

-!

İstenilen 13.000$'ı bu ülkede bir gecede harcayacak on binlerce kişi var!..

Afaki konuşmuyorum.

Bilerek, hesaplayarak konuşuyorum.

Sadece avcılıkla ilgili sektörde, en az 100 kişi var.

Yaz kış giydiği ipek gömleği, marifetmiş gibi habire ona buna gösterenler var!

-!..

Her yıl İspanya'ya tatile gidip, plajda mangal yaptığını gururla anlatan var!

-!..

Paraları var...

Ama

Kendileri yok!

-!..

Bir gün, iz bırakmadan ebediyen yok olacaklar...

-!..

Yanlış anlaşılmasın, Sn.Hüseyin Ambarlı'nın kimseden bir kuruş mertebesinde bile talebi yok.

Ben, bu ve benzeri çalışma yapan insanların çabasını görünce, onlar adına talep ediyorum!.

Durumdan kendime vazife çıkardım.

Bu gençlerin önünü açın. Onlara "sponsor olun" diyorum.

Bir başka projeyi de siz yüklenin...

Sizin adınız geçsin...

Üfürünce mangalda kül bırakmayanlar!

-!..

 

Eldeki imkanlar şimdilik buna yetiyor.

Hala yaygın olarak kullanılan şive ile yazılan bu pankart herkesin yüzünü güldürdü.

Barhal Şenlikleri

Sn. İbrahim Hakkı Gerze

Barhal, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın köyü. Köy 12-13 Ağustos şenlikleri için hızla hazırlanıyor. Bir günleri kalmış. Yoğun bir trafik var.

Ortalık ana baba günü. Oturacak yer bulamadığımız için arabanın arkasına iliştim. Resmi araçlar köy sakinlerinin ilgisini fazlası ile çekiyor. Soran sorana;

- Niçin geldiniz?

- Kimsiniz?

- Film mi çekeceksiniz?

- Beni de çek!.

v.b soru ve öneriler!

Süleyman Saraç 'da yorgun olmasına rağmen dili döndüğünce bizleri tanıtmaya çalışıyor;

- Bu şef. Bu yönetmen. Bu müdür, şu filanca, bu falanca,...

Sıra bana gelince, ismimin başına koyacak bir şey bulamadığı için yarım ağız;

"Bu da Mehmet Emin Bora abimiz" diyor.

O ana kadar sakin sakin tanıtım işini meraklı gözlerle takip eden adamdan tabîr-i caiz ise "merak dolu" bir ses çıkıyor;

-Mehmet Emin Bora bu mu?

Yorgunluktan bitmiş olmama rağmen ben de merakla geriye dönüp bakıyor ve hemen soruyorum.

- Beni nereden tanıyorsunuz?

Aldığım cevabı ömrüm boyunca aynı sıcaklıkla hatırlayacağım

-Yazılarınızdan!

-!..

Benim konuşacak pek bir halim kalmıyor.

Bu olayı izleyen Sn. Muzaffer Evci bir süre sonra kanaatini hasıl ediyor. "Yazı kutsal bir sanat"

-!..

Barhal Vadisi'nin derinliklerine doğru yol almaya devam ediyoruz.

Bu köyde de nisan ve haziran ayında ayı sıkça görülüyormuş.

Yaylalar Köyü

Yılların eskitemediği evler var.

Artık dönüş başladı.

Bu tür gezilerde, en az iki arabaya ihtiyaç duyuluyor.

Yaylalar Kasabası'na geliyoruz. Bir evin kapısına çakılı duran ayı pençesi dikkatimizi çekiyor. Arkadaşlarımız, bu köyde geçmiş tarihte ayının ağır yaraladığı birinin yaşadığını söyleyince hemen onu arıyor ve buluyoruz.

 

      

Sn. İsmail Karaduman ile tanışmamız bu vesile ile oluyor. Öyküsünü kendi ağzından dinleme isteğimizi bizi kırmadan kabul ediyor. Bu çok ilginç yaşanmış olayı Sn. Soydam tüm ayrıntıları kamera ile tespit etme şansını elde ediyor.

Sn. İsmail Karaduman / Yaylalar Kasabası

Olay 1972 yılının 10'uncu ayında yaşanmış. "Kurban Bayramı arefesiydi. Havanın soğuk ve sisli olduğunu hatırlıyorum. Odun toplamaya gittik. Sabah saat 08:00 idi. Elimde tek tüfek var. Ayının izini gördük. Takip ettik. Ağacın altına girmiş. Bir anda karşı karşıya geldik. Ayağa kalktı. Ellerini açtı konuştu!. Ayı sanki yalvardı!

Arkadaşım balta ile benim arkamdan ayının başına vurdu.

Yere indi toprakları üzerime attı. Ateş ettim yaralandı. Dere aşağı gitti. Bağırdık geri döndü. Bu arada tüfek bozuldu. ayı beni tuttu. Arkadaşımdan baltayı istedim. Arkadaşım benim arkamdan ayının kafasına balta ile vurdu. Ayı onu benim arkamdan çekip altına aldı. Şimdi ikimiz de altta kalmıştık.

Bu arada ayağımı bacağımı yedi. Beni belimden tutarak 500-600 mt. götürdü. Yol boyunca da ısırdı. Her yanımı ısırınca kolumu ağzına soktum.

Bayılmışım.

Uyandım ki ayı beni yemiş."

Sn. Süleyman Karaduman'ının bu son sözü, zamanın gazelerinde manşet olmuş.

''Anlattıklarım şimdi size hayal olur. 2.5 ay Erzurum'da yattım. Beni Ankara'ya gönderdiler. Tarhan Hastanesi'nde 7 gün kaldım. O zaman 32 yaşımdaydım. Em. Gn. Prof.Dr. Cahit Borçbakan sayesinde kısa sürede düzeldim.''

Sözlerine sakince devam eden Sn.Karaduman'nın son sözü;

"Şimdi şunu söylemek istiyorum. Eğer ayı dava açsaydı...

Ayı haklı çıkardı. Ayı bana yalvardı, ben anlamadım"oldu.

Gördünüz mü gerçeği?

Ayı tarafından ağır yaralanan insan, her şeye rağmen ayının suçsuz olduğunu söylemek dürüstlüğünü gösterebiliyor.

Ankara ise  ayılara karşı seferberlik hazırlığında!..

-!..

Neye karşı?

-!..

Yusufeli'nde 23.000 hektarlık bir korunan alan var. Bu sahada 60 köy bulunuyor. Bu köylerden sadece 10 tanesine yılda köy başına 2.5-3 Milyar arası bir ödeme yapılıyor. Nemalandırmada "arazi büyüklüğü" baz alınarak ödeme yapılıyormuş.

10 civarında diğer bir köy grubu da av turizmi çerçevesinde rehberlik ve benzeri hizmetleri sunduğu için küçük bir gelir elde ediyor.

Geriye kalan 40 köy ne oluyor?

-!..

Onlar da "Allah devlete zeval vermesin"diyerek tevekkül içinde yaşıyorlar!

Bu nereye kadar gidecek?

-!..

Bu dağın nimetlerini 3-5 kişiye (!) yâr etmek yerine, yöre halkına yönlendirebilsek, bırakın ayı düşmanlığını "ayıyı kim daha çok seviyor" yarışmalarından başınızı alamazsınız.

Bunun bir tek yolu var. "Özel Alan Projelendirmesi" veya benzeri bir adla yapılacak "yeni yasal düzenlemeler" yaşanan tüm sıkıntıları ortadan kaldırabilir.

Örnek olarak diyebilirim ki Bıçakçılar ve Barhal Deresi'nin tüm gelirlerinin yarısı, hatta %70'i buradaki köylülere, kalanı da idareye kalsa sorun aniden bitecek.

İşte o zaman "burayı kim koruyacak" diye bir korkun da olmaz masrafın da.

Bölgedeki yabanhayvanını kendi malı gibi görmesini temin edeceksin.

60 köyün muhtarı bir araya getirilebilir. Kurulacak yeni bir sivil toplum kuruluşunun hisseleri de bu köylere dağıtılır. İnternet vasıtası ile  bu yöre dünyaya kolaylıkla pazarlanabilir.

Hem de çeşit çeşit.

Aksi takdirde ne olur?

Bugün ne oluyorsa "o" olur.

Bir örnek vermek isterim.

Gezi sırasında ister istemez kontrollere şahit olduk.

Barhal deresinde bir avcı (!) yasak yerde avlanırken Milli Park Şb.Müdürü tarafından yakalandı. Avcı ısrarla "levha yok bilmiyordum" derken şef gözlerini biraz süzdü ve "Ben seni hatırladım 5 sene evvel sen değil miydin alabalıklarla yakalanan"diye ani bir soru sordu.

Aldığı cevap "Evet bendim ama ben ..... Üniversitesi Su Ürünler Fakültesi'nde öğretim görevlisiyim. Araştırma yapmak için avlanıyorum" demez mi?

Jandarmaya "Orman İdaresi nerede?" diye sormuş da Jandarma "Bilmiyorum " demiş!

Bu dereyi 250 km. öteden gelip buluyor.

Orman idaresini bulamıyor!

"..... Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nde çalışıyor,

Ama su ürünleri ile ilgili sirkülerden haberi yok!..

Bu okumuşu!..

Şef kısa ve öz konuştu;

-"Ayıptır yahu 117 tane balık yakalayacaksın, alabalıkları tuzlayacaksın, sazanları da formaldeite koyup bizi kandıracaksın! Ayıptır ayıp. Dehal terk edin burayı" . dedi.

Üç kişi, geldikleri gibi gittiler.

Yarın, yine gelirler.

Bu kadro ile ancak bu kadar korunabilir.

Dağların ve derelerin sahibi yok.

Araştırma yapan bilim adamları.

İşte bunun için "dağları dereleri sahiplendirin" diyorum.

Dikkat!...

Sahipleri yöre insanı olacak!

Başarı bunun arkasında!

Yoksa ne olur?

-!..

 

Silah sanayii içinde bugün itibarı ile en az 200'e yakın büyük firma büyük kazanç sağladı, sağlıyor.

Av turizminden servet kazananlar var...

Avrupada ava giden yüzlerce avcımız var...

Kıtalararası ava giden onlarca avcımız var...

Bir ömür boyu yabanhayatının keyfini süren on binlerce avcımız var...

Yabanhayatına dönük belgesel yapan?

Ne yazık ki...

Bir tane "Ece"miz var.

Bu vesile ile Sn. Ece Soydam'ı bizlere kazandıran TRT'nin ilgili bölüm yöneticilerine de yürekten teşekkür etmek isterim.

O da, gece demeden gündüz demeden çalışıyor.

Ayın her batışı, güneşin doğuşunun habercisidir.

"Allah'ın Ayısı!"nı başlık olarak seçmemin nedeni var.
Hakaret anlamında kullandığımız bu tanımla, ayılara karşı haksızlık yaptığımızı düşünüyorum.

"Allah'ın insanı" her iki canlının da Yüce Yaradan'ın bir takdiri olduğunu,
Yaşama hakkının tüm canlılar için aynı değerde ve kıymette olduğunu,
Nihayetinde;
Bunun idraki içinde bulunduğumuz an (!) "Tüm sorunlar çözülecektir" diye düşünüyorum.

Adam vardır ki, adamların nakışıdır,

Adam vardır, ki hayvan ondan yahşıdır.

                                                                                            Azeri Atasözü

 

 

Mehmet Emin BORA

21 Ağustos 2006 / ANKARA - Çamlıdere

 

 

 

 

 

 

Bu yazı 25417 kez okundu...