Çeşme Adabı


Nasıl bir çeşme bulmak istersiniz?

Hafta sonunu geçirmek üzere otobandan Çamlıdere'ye gittim. Becerebilirsem küçük bir ev sahibi olacağım. Dağları denize tercih ediyorum. Sıcakla aram hiç iyi değil. Terleye terleye yatmaktansa, titreye titreye bir kenara büzüşmeyi her zaman yeğlemişimdir. Kısmet...

Dönüşte Kızılcahamam üzerinden Ankara'ya gitmeyi planladım. Kızılcahamam'a 8-9 km kala yolun sağ tarafındaki çeşmeyi görünce de;

"Öğle yemeğini burada yiyelim " dedim.

Yol üstünde yemek yemek, benim için her zaman "son tercih" olur. Bu, bana avcılığın kazandırdığı bir duygu olsa gerek, tabiatla kucaklaşırken yalnız olmayı tercih ediyorum.

Gözümün eriştiği yerde ne insan görmek istiyorum ne de insana ait herhangi bir iz.

Özellikle her türlü insan atığı (!) beni çileden çıkarıyor!..

Bu konuda her zaman "Kediler kadar olamadık" diye düşünürüm!..

Ulu orta konuşlandırmak(!) az gelişmiş insanın övünç kaynağı olsa gerek.

Lüleli lüleli...

Sınırsız yükselti hakkı...

Bir de tüy dikseniz var ya...

Püffff...

 

Neyse... Bu sefer zamanımız az ve hava bozuk. Üstelik, diğer araba arazi şartları için elverişli değil. İşte bu düşüncelerle çeşmenin yanında durunca, ilk anda gördüğüm manzara karşısında tabir caiz ise "dudaklarım uçukladı" desem sanırım ki pek de abartmış olmam.

  

"Her taraf b.... içinde" şeklindeki "özlü söz", tam burayı anlatıyor.

Konu çeşme olunca...

Aklıma geldi.

Yanılmıyorsam bundan 22-23 sene kadar öncesiydi. Bir çırçır fabrikasını görmek için Nazilli'den Aydın'a gidiyorduk. Arabada; ben, Rahmetli Dr. Osman Arpaz ve oğlu Mehmet Arpaz vardı. Konu efelerden açılmıştı.

Atça Kasabası'na geldiğimizde yol kenarındaki çeşmeyi bana gösteren Osman Amca, efe mantığını (!) seslenirdikten sonra, savını desteklemek için çeşme altında bulunan yazıyı okudu.

"Başını kaşımağa eli değmezdi kelin"
"Su elin, çeşme elin, tekne Kel'in"

Atçalı Kel Memet Efenin başı kel miydi?

-!..

Kelini kaşır mıydı?

-!..

Bunları bilemiyorum.

Ama, adına yapılan çeşmenin altındaki yazının anlamını, şimdilerde daha iyi anlıyorum.

Su elin -Tekne elin!..

Çorbada bir gram tuzu yok ama...

Çeşme Kel'in.

Nasıl oluyorsa!..

-!..

Şimdi Ankara yakınlarında bulunan bu çeşmenin yan tarafındaki yazıyı okuyunca, iller farklı da olsa ortak mallar üzerinde var olan (!) düşüncenin -tabii ki buna sağlıklı düşünce denilebilirse- yaygın olmasının yanı sıra kabul edilebilirliğinin de yüksek oranda olduğunu gördüm.

Aksi varit olsa, bu çeşme böyle mi olurdu?

 

Derenin ne önemi var ki!.. Pislenir akar gider baraj (!) olur. Barajlarda biriken su ne olur?

Ne bileyim ben!..

İlk işimiz çeşmeyi yosunlardan arıtmak oldu.

Sizler de çok kere şahit olmuşsunuzdur.

Bu ülkede kime sorarsanız sorun, ne "temizliği size bırakırlar" ne de "dürüstlüğü".

Ayrıca, hepimiz tartışmasız kahramanız.

Ben de bu tespite yürekten "inanlardanım" .

Hal böyle olunca, ilk işim bu gördüklerimi "kim yaptı?" sorusuna cevap aramak oldu.

Bunu "Müslümanlar ve Türkler" yapmadığına göre....

Kim yapar, kim yapar, derken bir anda şimşek çakıyor...

Buldum!...

Turizm mevsimi açıldı!..

"Tamam, bunu olsa olsa art niyetli yabancı turistler yapmıştır" dedim.

Ve ailecek başladık vatanı düşman pisliğinden kurtarma çalışmalarına...

Pazar gezmesinin finali bu şekilde başladı.

Bu gavur milleti bizim rakıya nasıl da merak salmış!.. Bilemezdim doğrusu...

Cephane de getirmişler...

Alçaklar güzelim çevreyi b... içinde bırakmışlar... "Dış düşman" dedikleri bu olsa gerek.

Çevre bizim gazetelerle dolu... Ne anladık şimdi?
Ben söyleyeyim. Kafirler Türkçeyi sökmüş...

Çalı arkalarındaki mayınlı sahada (!) bol miktarda su şisesi bulduk.
Onlar kağıt kullanırlardı ama...
Taharet!..
Gezi mezi derken, dinlerinden olsunlar da gör sen...

Ne kadar çok turist gelmiş... İnanamadım desem!..

Bol miktarda çocuk bezi ile pet buldum... İşte bunu anlayamadım!..

Dağlar taşlar naylon.

Aldım ama!.. Ferah olun.

Torbada ne var?
Hayır söylemeyeceğim işte!..
Meraklıysanız, çeşmeler sizleri bekliyor.

Yaktık... Kül ettik. Yakmakta zararlı... Atık gazlar meselesi...
Eve de götüremezdik ki... Özür...

Yabancı turistlerin attığı tüm pislikleri damadım yaktı.
Yoruldu (!) ama olsun "
Her şey vatan için..."

Çiğdemlerin yanları da pislik içindeydi...

Elbirliği ile kurtardık onları

Kuzenim, güzel vatanımızı kirleten gavurların atıklarını toplarken, olanca gücü ile çalıştı.
Ağzındaki kendi çayı... Lütfen yanlış yorumlamayalım.

İşte ispatı... Kızım çalışanlara çay servisi yapıyor. (Bkz.Bardak)

Şimdi doğa ile daha uyumlu oldular

Ben, ayrıca her birinden de özür diledim... Öptüm çiğdemlerin yanaklarından...

 

Elimiz, ayağımız battı... Maymuna döndük. Ama olsun keyifliydik.

Yoldan geçenler bizleri görse "Deli bunlar" der ve güler geçerdi diye düşünüyorum.
Bence doğru bir tespit olurdu. Birileri deli...

 

Ertesi gün, internet üzerinden yaptığımız kısa bir araştırmanın sunuçları aşağıdaki gibi.

Bir cam şişe doğada 4000 yıl, plastik 1000 yıl, çiklet 5 yıl, bira kutusu 10-100 yıl, sigara filtresi 2 yıl süreyle yok olmamaktadır.

Plastikler, doğada parçalanma süresi en uzun olan maddeler olduğu için yok edilmesi güçtür. Bu nedenle bu maddeler mümkün olduğunca ayrı biriktirilip geri kazanılmaları sağlanmalıdır

Nemli bir ortamda, kullanılmış bir kağıt mendilin yok olması yaklaşık 3 ay sürer. Bu sürenin sonunda normalde sadece su ve CO2 kalır. Ancak buruşturularak atıldığında bu sürenin uzadığını biliyor musunuz?

Her gün yere atılan 3 tonluk filtresiz sigara izmaritinin doğada yok olabilmesi için 3-4 ay gerekir.

Otobüs biletinizi toprağa atarsanız, doğadaki bakteriler ve mantarlar tarafından yok edilebilmeden önce, yağmur tarafından 3 ya da 4 ayda ufalanır. Manyetik şerit taşıyan kartların yok olması ise daha uzun sürer.

Kavak ağacından yapılan ve ağırlığı 1 gr.dan az olan kibritin nemli bir ortamda yok olması için yaklaşık 6 ay gerekir.

Doğada filtreli sigara izmaritinin yok olması için 1 yıl gerekir.

Sigara içenlerin vazgeçilmez araçlarından olan plastik çakmaklar, zamana karşı en çok direnenlerdendir. 2 yıl sonra ancak paslanma başlar.

210 mikron kalınlığındaki kalayla kaplı, çelikten kutular 10 yıl sonra paslanarak doğada yok oluyor Alüminyum ise yok olması için 100 yıl gerekiyor.

 

Plastik sanatlara ilgimiz minumum, ama plastikle maksimum ölçüde iç içeyiz...

Kötü alışkanlıklarımız da plastik gibi...

Kolay kolay yok edilemiyor.

1000 yıl mı bekleyeceğiz?

-!..

Bize ait -kırsal alanda bile olsa- boş bir arsayı tel örgü ile çevirerek koruyoruz.

Ama konu kamuya ait ortak mallar olunca bunu asla düşünmüyoruz.

Yer / Kalecik

      

                                      Bayan!..                                                         Bay!..

Geçenlerde, yakın dostum Sn. Halil Uğur anlattı. Eskiden köy yerinde sabah tarlaya giden köylüler, atların ayaklarına çul bağlamak sureti ile gürültü etmemeye özen gösterirlermiş.

Şimdi, korna çalarak selamlaşıyoruz.

Bizlere ne oldu?

-!..

Bu görüntü ne inancımıza yakışıyor, ne de kimliğimize.

Bir avuç kendini bilmezin sergilediği ayıp, hepimize mal ediliyor.

Bunu hak etmiyoruz.

"Aileyi kaybettik, dolayısıyla da bireyi" diyorum da inanmıyorsunuz.

Geleceğimiz nasıl yaktığımızı anlayabiliyor musunuz?

 

 

Bir terbiye sistemini seçmek,

Bir ulus için, hükümetini seçmekten daha hayatidir.

                                                   Gustave le Bon

Bu yazı 6614 kez okundu...