Aile ve Avcılık


İlk bakışta "Bu iki konu arasında ne gibi bir ilinti olabilir?" diye düşünenlerin çoğunlukta olduğunu kolayca tahmin edebiliyorum. Bu güne kadar dört ayrı yazıda "avcılık" başlığı ile diğer kelimeler arasında bağlar kurmaya çalıştım.

Aile ve avcılık!..

Çok aykırı görülse de....

Bence, belki de en sarmal ilişki içinde olanı bu.

İzniniz ile anlatabilmek için çaba sarfetmek istiyorum.

Avcılıkla ailenin yapısal bağını kurabilmek ve avcıların var olan davranış biçimlerini yorumlayabilmek için, çocukluk yıllarına kadar inmek gerektiğini düşünüyorum.

Bunun için de, kendi çocukluk yıllarımı mercek altına almaya çalıştım.

13 Ağustos 1945 de Bandırma'da doğdum.

Geriye dönüp baktığımda 1950-51 yıllarını hatırlayabiliyorum. Rahmetli babam o yıllarda Erzurum'da Yüzbaşı rütbesi ile görev yapıyordu. Bütün günü, sokakta oynayarak geçirirdik. Portakal sandığından koparılan bir tahta parçası üzerinde kaymaya çalışmak, ilk ve son seçenekti. Üşüyen ayaklarımı sobaya tutunca sızladığını, çok net anımsıyorum.

Depremi yaşadık. Tavandan üstümüze akan topraklar, kaçışmamız, gece yarısı, mahalle arasına kurulan çadırlar hala gözümün önüne geliyor.

Bir de "çukursuz" tuvaletler!..

Antifriz içemezdik ya...

Donardı işte!..

Siz, sadece üzerine bir çöp dikerdiniz, biraz da kül serpilirdi. 5 dakika sonra "trap" plakası gibi olurdu.

Tenekeye konur ve bir yerlere (!) atılırdı...

Tuvalet kağıdı diye bir cismin, varlığı bile hayal edilemezdi.

Portakalların üzerinden çıkarılan kağıtlar, elle ütülenir sıraya sokulur ve ortasından bir çivi ile delinerek, toprak duvara çakılırdı.

Sandıkları daha da kıymetliydi.

Tahtaları 15-20 cm. boyunda, parmak kalınlığında bıçakla düzgünce dilinirdi.

Tüy dikmezdik, ama muhakkak çöp dikerdik...

Akşam olunca babam kurt öyküleri anlatırdı. Kurtlar şehir içine kadar inerdi.

Bir de radyodan habire "ha bu diyar," "ha bu diyar" "Habudi habudi habudi yar..." türküsünü dinlerdik.

Bu türkünün alternatifi "Manda yuva yapmış söğüt dalına" idi.

İşte bunu aklım almazdı, "Nasıl yani!.." Uzun uzun düşünür dururdum.

"Yavrusunu sinek kapmış, gördün mü amanini yandım..." Burada resmen dağılırdım...

Maşingaya benzeyen bir tür soba kullanılırdı. Her ne hikmet ise "şömine" derlerdi. Bir tarafında fırınına yemek konur, üstünde sürekli su kaynardı. Dikdörgen kocaman bir döküm soba!..

Dışarıya kuruması için asılan çamaşırlar asıldığı hali ile içeriye alınırdı. Oda, bir anda çamaşırdan korkuluklarla dolardı.

Pijamalarımız ayakta dururdu. Çok gülerdik onlara... Sabaha kadar odada zar zor çözülürdü.

Her dönemde Erzurum'un soğuğu dillere destandır.O zaman da soğuktan nöbetçilerin kulağı donardı.

Nöbet süresi 15 dakikaya kadar inerdi.

Babam saçak altından geçmememiz için uyarırdı. Çatılarda bir metrelik kalın kalın buzlar oluşurdu.

Babam-Annem-Ağabeyim (kızakta) ve ben!..
1951-Erzurum

Atlı faytonlar kışın tekerlek yerine kayak takarlardı. Atların ağızlarından çıkan sıcak nefesleri havada sütunlar oluştururdu. İhtiyaçlarını giderirken iki taraftan da duman çıkardı. Gülerdik.

Şehir meydanındaki havuz buz tutar, insanlar da içinde patenle kayarlardı.

"Vurun Kahpeye" "Ateşten Gömlek", "Sazlı Damın Kahbesi" ve "Zoro" o zamandan hatırımda kalan sinema filmleriydi.

O zamanlar çocuktum ve çok mutluydum!..

Mersin'e tayinimiz çıkmıştı.

Toplasan toplasan bir kamyon dolusu eşyamız olurdu.

Bir kaç tane "hurç",

Bir kaç tane "denk"

ve

"Teldolap".

Aynı işlevi görene, şimdi "buzdolabı" diyoruz.

"Elek", "oklava" ve "soba" kaçınılmaz demirbaşların içindeydi.

Şekillerinden ötürü olsa gerek, nereye koyarsanız koyun, bir yerlerden sırıtırdı bu üçlü.

Oklavanın fiziki özelliği, ona kısmen de olsa bir ayrıcalık kazandırmıştı.

Döşek veya halının arasına sokulurdu...

Ama her ne hikmetse o durmazdı orada... En istenmedik anda, küt... Oklava huzurunuzda.

Babam bizi "Mersin Oteli"ne yerleştirdi. Deniz kenarında bir oteldi.

Denizi ilk kez Mersin'de gördüm.

Denizin sonsuz derinliğine bakarak "Baba, bunun arkasında ne var" diye, kendimce anlamlı (!) sorular sorardım.

O da, o yönün arkasında ne varsa onu anlatırdı. Ben azimle yılmadan devam ederdim.

"Peki ya onun arkasında ne var?"

Çocuktum ve meraklıydım. Hala bu merakım dinmedi (!) ona yanarım!..

1 aya yakın bir zaman kiralık ev aradık.

Subayların gelir seviyesi çok düşüktü, Mersin ise zengin bir ildi ve kiralar da yıllık olarak peşin ödenirdi.

Memura ev vermekten kaçınılırdı.

Resmi kıyafetle ev kiralayamayan (!) babam müthiş bir hileye baş vurdu.

Beyaz bir takım elbise diktirdi!..

Artık, tüccar görüntüsü sergiliyordu.

1.90 cm.'in üstündeki boyu ve 100 kilonun üstündeki sıkleti ile heybetli bir adamdı. Tok konuşurdu. Güven verirdi.

Lehimize olan onca (!) avantajla bir ayın sonunda o zamanlar "Teneke Mahallesi" diye anılan oldukça kötü bir semtte bahçeli bir ev bulduk. Boyları 2 mt.'yi aşan 50'ye yakın "ağaç kılıklı" güllerle dolu bir evimiz olmuştu. Sahipleri olan "Azbulunur" ailesi ile hala dostluğumuz devam eder. Valiliğin arkasında bir yerlerdeydi.

İlk kedi sevgisi bana bu evde aşılandı.

Naylon!..

Dişiydi,

"Ona neden bu ad verilmişti" diye şimdilerde düşündüğümde, bunu o yıllarda icad edilen "naylon"a bağlıyabiliyorum.

Herşeyimiz naylondandı. Suriye'den kaçak olarak gelirdi. Gömlekler, çoraplar, iç çamaşırları. Yakalarına balina takmaya gerek kalmadığı için gömlekler, erkeklerin cankurtaranı olmuştu. Ütüde istemezdi.

Akdeniz ikliminde insanlar, hava almaz bu nesneleri giyer (tahminimce) koka koka gezerlerdi.

Kimbilir ne kritik (!) pişikler oluşmuştur?

Öyle değil mi?

Mersin İlkokulu'nda 1. sınıfa kaydolmuştum.

Bir yıl Mersin'de kaldık. Babam önceleri Kırıkhan'da görevlendirilmişti.

Bu süre zarfında; Belan Yaylası'na çıktık, Soğukoluk'da kaldık.

Keklik ile ilk karşılaşmam da  burada oldu. Bir dere içinde pısmış bir kekliği elimle yakalayıp oynaya zıplaya eve getirmiştim. Öğleden sonra abim kafesinden kaçırdığında çok üzülmüştüm. Şimdi seviniyorum.

Adana'ya tayinimiz çıktı.

2,3 ve 4'ü Ziya Paşa İlkokulu'nda okudum.

Yerli malları haftasıydı. Tarhana getirmem söylenmişti.

Annem "Bizim Malatya tarhanasını tanımazlar boş ver, bir şey olmaz" demişti.

Ertesi gün, hocamın annem gibi düşünmediği, sınıfın orta yerinde netleşti...

Şrrrrrakkk...

Kıpkırmızı olmuştum.

İsmini hiç unutmadım.

Nazmiye Yufkayürek!..

-!..

Hayatımdaki ilk ve son tokatı, bu okuldaki öğretmenimden yedim.

Ceza da eğitimin bir parçası... Ben öyle düşünüyorum.

Affet Hocam. Sözümde duramadım.

Yaşıyorsan ellerinden öperim.

Yoksa... Allah gani gani rahmet eylesin.

Yazlık olan Çamlı Sinema'nın hemen karşısındaki Çınarlı Mahallesi'nde 3 katlı bir evin orta katında oturuyorduk.

Adana'da 3 sene kaldık.

Çelik-çomak üzerine ihtisasımı orada aldım.

İki taşın arasına koyduğumuz her iki ucu da sivri kısa dal parçasına çelik, uzunca bir diğer sopaya da çomak denilirdi.

Çelik adını verdiğimiz küçük parçayı, çomak vasıtası ile ortasından kaldırıp havada vurmak oldukça beceri isteyen bir işti.

Veya yerde duran çeliğin, bir ucuna vurup yeniden havaya kaldırmak... Yine havada vurmak...

Bir diğer oyun da, bir gece evvelden ıslatılan 1 metrekarelik uygun bir toprak parçası üzerinde oynanırdı.

Rakibinizle sizin kazıklarınız birbirinden ayrılacak kadar belirgin olurdu. Balçık çamurlu bir alan yaratırdık. 30 cm'lik bir ucu sivri çelikler hızla yere saplanırdı.

İkinci atan, ilk saplı kazığı yıkacak, ama kendi attığı kazık dikili kalacaktı. Oyun bu kurgu üzerine kurulmuştu.

Yıktığınız kazık, artık sizin olurdu.

Sevinirdik!...

Nedense!..

"Dardağan" çitleyip (!) kamış borudan üfleme sanatı, bende yine o yıllarda doruk noktasına ulaşmıştı.

Dardağan ile yetinmez ayrıca palmiye ağaçlarından "keçi gılli" toplardık. Adanalılar, palmiyenin meyvesini kibarca "keçi tersi"ne (!) benzetmişler. Öyle anılıyordu ve benim de hafızamda hala bu şekilde duruyor. Parlak siyah leblebi büyüklüğünde bir meyveydi. Bir avucunu ağzımıza atar, bir yandan dışını yer, çekirdeğini de kamış borudan, birinin başı-kıçı demez üstüne hızla üflerdik.

En büyük lüksümüz eskimo kılıklı bir dondurmayı yalamak olurdu "sütttt" diye bağırarak satılırdı. Gazeteden yapılmış külahta satılan haşlanmış vişne yenilir, şalgam istenirken "Adana ağzı" ile "deneli olsun" demek adettendi.

Meyan kökü, sırtta taşınan bir düzenekten, önünüzde temenna eder gibi görünen beyaz önlük ve beyaz şapkası olan satıcı tarafından biraz da alengirli bir tavırla ince ve uzun bardağa köpürtülerek koyulurdu. Yanılmıyorsam 10 krş idi.

Simit 2.5 para olursa ... Doğru hatırlıyorum galiba...

Babam 10 krş verirdi...

Keşke, şimdi sağ olsaydı da 10 kere 100 kere elini öpseydim...

1940

Ne çok özlemişim...

O zamanlar çocuktum ve çok mutluydum!..

Her yazın başında evin önüne gelen kamyona malum eşyalar yüklenir. Bizler de kamyonun arkasına döşeklerin üzerine otururduk.

Ver elini Tekir Yaylası, Bürücek, Fındık, Namrun, Belan, Arsuz.

3 aya yakın bir zaman yaylada kalırdık.

Çadırda!..

İki aile beraber çıkardık yaylaya.

7-8 çadır kurulurdu bir dağın başına...

Büyüklerin gözü nereyi keserse, orada konaklardık.

Önceliklerin başında su olurdu, sonunda da su...

Yemeği gaz ocağında pişirirdik.

Işık kaynağımız ise yaşamımız (!) gibi "lüx" idi.

Pompalar dururdu büyükler. Zırt pırt memesi düşerdi.

Başka seçenek yoktu ki!..

Çocukluğum Toros Dağları'ndaki yaylalarda geçti.

Akşama kadar çam ormanlarında elimde sapan gezerdim.

Yaylaya çıktığımızın ikinci haftası büyükler uzun bir katran ağacı keserlerdi. Önce dış kabuğu sıyırılırdı. 10-12 metre kadar bir boyu olurdu. Ağacın denge noktası kalın tarafa yakın olurdu ki, işte bu noktanın tespiti, işin can alıcı kısmıydı. Bu nokta tespit edilir edilmez, bir keser ile 10-12 cm. kadar bir dairenin içi yavaş yavaş boşaltılırdı. Keser derinlere inemediği için, o andan sonra işin ince kısmı başlardı.

Bir köz parçası alınır bu deliğin içine oturtulurdu. Ondan sonra, üfle babam üfle... Başımız dönerdi ama işi de bitirirdik. Daha sonra genişce bir düzlük bulunur orta yerine 100-150 cm. boyunda 10-15 cm kalınlığında bir ağaç gömülürdü. Daha evvel hazırlanmış olan uzun ağacın yarım deliği bu kazığın başına alıştırılarak oturtulurdu. Araya da kolay dönsün diye yağ sürerlerdi.

Düzenek hemen hemen hazırlanmış olurdu. Kalın kısmına bir kişi ata biner gibi oturur ellerinin rahat tutacağı bir mesafeye de bir dal parçası çakılırdı.

Diğer kişi (İşin zevkli kısmı burada) ağacın ince ucuna gelir, ağacı karnı ile göğsü arasına şıkıştırırdı. Geriye sadece koşmak kalırdı.

Koşup koşup ayağımızı hızla yere vurunca 4-5 metre yükselirdik yerden...

Bu arada düzenek "gıcır gıcır" öterdi. Adı da zaten buradan geliyordu.

Gıcırdak!...

Okulların açılmasına yakın bir zaman kala, yaylayı terk ederdik. Son gece kocaman bir ateş yakılırdı. Buna "göç ateşi" denilirdi. Bahçesinde ateş yanan evlerin, ertesi günü şehre göç edeceği bu şekilde bilinirdi.

Yaylada yanan her ateş, sizi yalnızlığın derinliğine doğru iterdi.

O zamanlar çocuktum ve çok mutluydum!..

1956 Yılında Kayseri'ye tayinimiz çıktı. 4'üncü Bölge Komutanlığı.

Ben de İnönü İlkokulu'nda 5. sınıfa kaydoldum.

Bakır borudan oyuncak tabanca yapardım. 22 kalibre fişekler, "sıfır" namı ile bakkalda 10 krş'a satılırdı. Bakır boruya tam otururdu. Allah'dan olacak, iğne teşkilatını tam yapamazdım. Lastiğe sarıp sarmaladığımız çivi bir türlü kapsülün ortasına değmezdi.

Genellikle aşık oynardık. Koyunun bacağından çıkan bir kemik parçası. 4 yüzü ve her yüzün ayrı adı vardı. Yanyana dizer, yine elimizdeki aşıkla uzağa, ilk atışın kim tarafından yapılacağını belirlemek için atış yapardık. En uzağa atan ilk atardı. Son kalan da kaleyi korur "başı" tespit ederdi. Başı vuran hepsini alırdı. Başa ne kadar yakın vurursan o kadarını gider toplardın. Aşıkın çukur yerlerine soğuk zift sıkıştırır, böylece daha ağır olmasını sağlardık.

Aşıkların yere atılması ve yerdeki duruşuna göre atanın veya karşısındaki oyuncunun kazanması da bir başka oyun şekli idi.

Yere çömelerek oynardık. Aşık kemiği elin baş, işâret ve orta parmaklarıyla tutulup yeterli bir yükseklikten muayyen bir düzleme atılırdı. Aşık yere dört şekilde düşebilirdi. Bu dört tür düşüşün de muhtelif adları vardı. Yere düşüş, kemiğin yukarıda kalan kısmına göre adlanırdı.


Kemiğin, daha enli olan yüzlerinden, çukur olan taraf yukarıda olursa,

Tersi,

Tok

Dar olan yüzünün kalkık kenarı fazla olan

 

Kıt

Az olanı da

Bey     

adını alırdı.

Merakımdan ötürü, Ankara'da 40 yıllık tanıdğım kasap arkadaşlarıma sordum "Aşık kemiği hayvanın neresinden çıkar?" Sanki "Mars'a en kısa nereden gidebilirim?" şeklinde algılanmış olacak ki, bu sorumun cevabı bir hayli geç geldi. "Koyunun arka bacağından çıkarmış." Fırsat bu fırsat deyip "çıkarın da bir bakalım" dedim. Bir aşıkın ortaya çıkması neresinden bakarsan bak 20 dk. civarında bir zaman aldı. Kaynataarak kemiğin çıkarılması daha doğruymuş. Bende öyle yaptım ve 61 yaşımda bir çok aşıka sahip oldum.

Teşekkürler sevgili kardeşim Hasan Ülger... Sayende çocukluk günlerime döndüm.

İnanmayacaksınız ama yine mutluyum. Gözümün önünden o kadar çok anı geçti ki...              

 

1

 2

3

Aşıkları dizdiğimizi ve yine bir aşık vasıtası ile bu diziden "açıldığımızı" hatırlıyorum. En uzağa atan, ilk atış hakkına sahip olurken en yakına atan da "Kale" de kalır ve "baş " tespit ederdi.

 

Bu fotoğrafta "baş" "sol" olarak tespit edilmiş gibi düşünerek temsili bir atış yaptım

Sol baştan 3'üncüyü vurunca, sağa doğru olan aşıkları atan kazanmış olurdu.

Kalede kalan, son atıcıdan sonra kalanı alırdı. Tabi kaldıysa!..

Çok mutlu olurduk.

Misket daha zor bulunurdu. Hele hele renklisi...

Çelik bilyası olan, ayrıcalıklı muamele görürdü...

Herkesin aklında bir tek proje olurdu.

"Onu nasıl üterim?"

Topaç bol bulunurdu ama gürgen olanı aranırdı...

Topaç ve kaytan

Adana'da topaça "develeme" de denilirdi. Hızla yere atar dönüşünü sabit gözlerle izlerdik. İki atış usulü vardı. Biri kafanızın arkasından, diğeri de belinizin altından. Buna "Kız atışı" derdik. Birincisi zordu. Uygun renklerle boyanmış bir topaçın dönerken meydana getirdiği renk armonisi, size oyuncaklardan yapılmış bir cennetin kapılarını açardı.

Oyunun püf noktası dönen topaçın üstüne atılan ikinci topaç ile başlardı.

Amaç, senin attığın topaç ötekini yıkacak, ama seninki dönmeye devam edecek!..

Bunun için ciddi bir beceri gerekirdi. Altta kalan topaçı bir de yarabilirseniz var ya...

O anda mahallenin kahramanı olmanız işten bile değildi...

Yerde hızla dönen topacı elinize almanız ikiye katlanmış kaytanın üzerinde gezdirmeniz, başparmağımız ile işaret parmağınızın arasındaki oyukta döndürmeniz, sizi sıra dışı kılardı..

Yerde dönerken kamçı ile de çevirirdik...

            

O zamanlar çocuktum ve çok mutuydum!..

Çetin Altan'ın cuma akşamları saat 21:00 de "Dostlarım" sözcüğü ile başlayan söyleşisi, bizleri düş dünyasının labirentleri içine çekerdi. Ankara Radyosundan yayınlanan "Tarihten bir yaprak" programı hergün bizi o saatte radyo başında olmaya adeta zorlardı. Cumartesi günleri saat 17:00 de başlayan "Çocuk Saati" programının yeri bir başkaydı.

Teksas ve Tommiks ile 1956 veya 1957 yılında tanıştım. Fasikülü 25 krş.idi.

"İnce Memet"'i orta 1. sınıfta okumuştum.

Toros Yaylaları'nın hafızamdaki izleri çok tazeydi

Ve,

İnce Memet ile Hatçe'nin birlikte kaçışı...

Yağmurdan ıslanmaları...

Mağarada ateş yakıp (!) kurumaları!..

Kısacası o yaşta "Hatçe" benim de kafamı bir hayli karıştırmıştı!..

"Günün Kitapları" bir dizi yayındı ve neredeyse tamamını okumuştum.

Feridun Fazıl Tülbentçi'nin "Barboros Hayrettin Geliyor" adlı romanı beni kadırgaların esir kürekçilerinden beter etmişti. Romanların birini bitirir, hemen bir diğerine başlardım.

Yüreğimizde hep soylu duygular oluşurdu.

Hep, dürüstün, haklının kazandığını görürdük.

Hayali kahramanlarla özdeşleşen bir geçmişim oluşuyordu.

O zamanlar çocuktum ve çok mutuydum!..

O zamanlar, ailenin çocuklar üzerinde büyük bir otoritesi vardı ve dayandığı güç sevgiden kaynaklanıyordu.

Nüfus az, problemler küçüktü.

Liseden mezun olanlar istedikleri üniversiteye doğrudan kayıt yaptırabiliyorlardı.

1958 yılında Ankara'ya orta iki talebesi olarak geldim.

Ankara 300.000 kişilik "kupon" bir şehirdi.

Bırakın mahalleyi neredeyse kent sakinleri birbirini tanırdı. Sıhhiye'den başlayan tur, şimdilerde Çevre ve Orman Bakanlığı'na ait olan taş binanın önünde sonlanırdı. Uygun bir dönüşle başlayan 2.turu, diğer turlar takip eder, yorulan, bulvara sıralanmış pastahanelerde akşam çayı içerdi.

Hepsinden önemlisi göz aşinası olduğunuz insanlarla bile selamlaşırdınız.

Ankara, o zamanlar "vilayet kimliğini" taşıyordu!..

Daha az sayıda araba, boynuzlu (!) otobüsler vardı.

Troleybüsü ilk kez 1958 de gördüm.

Atatürk Bulvarı 3 şeritliydi. Bir şeridini keser çift kale maç yapardık.

Televizyonumuz yoktu, ama her cumartesi pazar tiyatroya giderdik.

O gün özellikle traş olur, takım elbise giyerdik.

İbadet gibi sessizce oyun seyreder, bitince de çılgınca alkışlardık.

O zamanlar -artık- gençtim ve çok mutluydum...

Bir nesil;

Aşık,

Topaç,

Çelik-çomak,

Çember,

Misket

Ceviz,

Gazoz kapağı

Seksek

Kule

Alt-üst

Ve

Benzeri oyunlar oynadı.

Bunları bile bulamayanlar oldu!..

Onlar da, birdir-bir ve uzun eşekle yetindiler.

O devrin insanları her anlamda sağlıklıydı, iyi çocuklar yetiştirdiler, ama ne yazık ki sayıları azdı...

Gerektiği kadar çoğalamadılar...

Köyler kente göç etmedi, aktı...

Köyleri kentleştirelim derken,

Kentleri köyleştirdiler.

Şimdi!..

Nerdeyse 5 milyon sınırına dayanmış koskoca bir Ankara...

Bir o kadar İzmir...

İki misli İstanbul...

Koskoca kalabalığın içinde bir çocuk, bir kadın veya bir adam...

50 sene öncesine göre onlarca, yüzlerce yeni külfet...

Kaybedilmiş değerler...

Şimdi, milyonların her ne pahasına olursa olsun (!) bir tek ortak paydası, bir tek ortak hayali var!..

O zamanlar, anamızdan, babamızdan ve atalarımızdan helali, haramı öğrenirdik.

Babam, devlet malını çok gözetirdi.

Küçülmüş kurşun kaleminin arkasına kamış sokar, onu da çıkmasın diye lastik ile büzerdi.

Bir tek dosya kağıdının üzerine, bir destan kadar yazı yazardı...

Hak edilmemiş kazancın, hayrının olmayacağını anlatırdı.

Şimdilerde yaygından öte, neredeyse genel kabul gören;

"Yel Allahtan,

Kaval daldan,

Sen sadece parmaklarını oynat yeter..." gibi "kolayın, iyi olduğuna dair" bir görüş düşünülemezdi bile.

O nesil çok çalışırdı.

O yıllarda dağda gezen "Hamido", "Hekimo" ve "Koçero" vardı. Şimdiki gibi çete-mete yoktu.

Özde; aileyi kaybettik diye düşünüyorum.

Aileyi kaybedince de herşeyi...

Ailenin kazandırdığı değerleri kazandıran, herhangi bir emsal kurum yok.

Bu her iki yönde (!) de geçerli.

İçinde sevgi,

İçinde saygı,

İçinde, evrensel ölçekli erdem barındıran insanların kıtlığını yaşıyoruz.

Sizce, aile ile avcı arasında ilişki var mı?

İyi insan olmadan ne olunabilir?

Bu, bizlerin yirmibirinci yüzyılın başında avcılıktan ne anladığınızla da yakinen ilgilidir.

Herşeyin başı "insan" olabilmekten geçmiyor mu?

 

Bir bak insanın gönlünde Beytullah var.

Niçin görmezsin ki o evde Allah var

Her ne var ise insanda var, insanda ara Hak'kı sen ;

Sakın olma gafil, insanda sırrullah var

                                                                                                                Üsküdar'lı Aziz Mahmut Hudai

 

 

Bu yazı 12428 kez okundu...