Mehmet Adakan


Sn. Mehmet Adakan ile ilk defa bir araya gelmemiz, yanılmıyorsam 1993 veya 1994 yılında olmuştu.

İstinye'de yapılan toplantıdan -her zamanki gibi- bir sonuç çıkmamıştı. Ben de avcılığın yeniden nasıl yapılanmasına ilişkin fikirlerimizi kurumsal bir çatı altında seslendirebilmek için "vakıf kurmamız gerektiğini" düşünmüştüm.

Bu düşüncemi yakın arkadaşlarıma açtım ve çok kısa bir sürede "Avcı Eğitimi ve Yaban Hayvanı Üretme Vakfı"nı kurduk. Mebus Evleri Ayten Sokak 23/1 de bulunan bir apartmanın giriş katında, küçük bir dairede faaliyetlerimizi sürdürmeye başladık.

O tarihlerde yeni bir kara avcılığı kanun taslağı TBMM'inde komisyonlarda görüşülüyordu. Yasak ağırlıklı bu "tepeden inme" taslağı tasvip etmiyorduk. Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu, uygun aralıklarla toplanarak bu taslağı madde madde inceliyordu. Usul gereği böyleydi, yanılmıyorsam halen de böyle.

Ben de, bu komisyonlara pek çok kişi gibi "müşahit" sıfatı ile katılıyordum. İlgili madde için görüş sorulduğu zaman, komisyon başkanının izni ile müspet veya menfi görüşlerimizi seslendiriyorduk.

Ortalık "toz ve dumandan geçilmiyordu" dersem hiç de abartmış olmam. Bir ömür boyu güçlerini "yasak"dan almış malum kişiler (!) kanunun "yasak" ağırlıklı çıkmasına çalışırken, bizler de aksini savunuyorduk.

Sert tartışmalardan ötürü, maddelerin tek tek görüşülmesi uzun zaman alıyordu.

Herkes bıkmıştı. Git gel, aynı laflar.

Bir adım ileri gidemiyorduk. Bir toplantıda, avcıların lehine bir maddede iyileşme sağlıyor, diğer toplantıda "değişiklik önergesi verilerek" bu maddenin tümden avcıların aleyhine değiştiğine şahit oluyorduk. Ülkenin önünü açacak bir kanun yapmak yerine "siyaset" yapılıyordu.

Tabi buna siyaset denebilirse!..

Milletvekilleri ile ikili ilişkilere giriliyor, herkes "kendi inandığını" anlatıyordu.

Milletvekilleri de -avcılığı bilmedikleri için- önyargılı olarak konuşanın kimliğini, refarans olarak kabul ediyordu.

Şifreli kelime "Siz de bu devletin bir parçasısınız, biz de!. şeklindeydi.

Öyle değil mi Sn. milletvekilim?

"Tabi yani!..

Tabi canım!..

Efem... Onlar silah tacirleri!..

He he he hhh tabi işte, oldu işte...

Siz de erkandan (!) sayılırsınız biz de...

Bu devlet hepimizin!..

Zat-ı aliniz!..

Hamm...

He heh heh...

O zaman, Milli Parklar Genel Müdürü olarak Sn.Nevzat Ceylan görev başındaydı. Farklı düşündüğümüz bir kanun maddesi üzerinde uzun süre tartışmış, sonuçta bu madde bizim istediğimiz gibi kaleme alınmıştı.

Çok mutluyduk (!).

Bir sonraki toplantıda, iki milletvekilinin değişiklik önergesi vermesi sureti ile, aynı madde bir kere daha görüşüldü ve bizim istediğimiz ifadenin tam tersi yazıldı. Yapılan bu değişiklik, tekrar oylandı. Bizi destekleyen milletvekillerinden hiçbiri ortada (!) olmadığı için, madde yeni şekli ile kabul edildi.

Kaybetmiştik!..

Toplantı sonunda Sn. Nevzat Ceylan'la koridorda karşılaştığımda "Neden böyle yaptınız?" dedim.

Bana gülerek baktı ve "Bu işler böyle olur? diyerek arkadaşlarının (!) kollarında, mutlu mutlu uzaklaştı.

Bu olaydan sonra, İstanbul'dan her toplantıya azimle katılan Sn. Ömer Borovalı ve Sn. Mahmut Kulein bir daha bu komisyona iştirak etmediler. Ben bir iki kere daha gittim.

Daha sonra bu komisyona beni de çağırmadılar (!).

Temizlenmiştik!...

Bu öykünün "Mehmet Adakan" başlıklı yazı ile ne alakası var diyebilirsiniz!..

Var var... Hem de nasıl var, bilemezsiniz!...

Sabır!..

İşte bu şartlar altında TBMM'sinde oluşan Kara Avcılığı Kanun Tasarısı, üzerinde görüşülüp kanun haline gelmesi için görüşülmeyi bekleyen diğer kanunlarla beraber sıraya girdi.

Bizleri de bir telaş aldı...

Ne yapabilirdik?

Kafa kafaya verip "Avcı Avlanır mı?" diye 15-20 sayfalık bir broşür mü desem, eleştiri yazısı mı desem, bir metin hazırladık. Gerektiği kadar basıp herkese dağıttık.

"Avcı Avlanır mı?" başlıklı bu çalışma çok, ama çok önemli bir belgedir.
Nedenini bir başka yazımda sizlere sunacağım.

Ben de yollara düştüm. Önce İstanbul, ardından Düzce sonra Huğlu daha sonra Üzümlü'ye gidip yeni kanun tasarısının eksik ve hatalı taraflarını anlatan konuşmalar yaptım.

Ne yapmalıyız? diyenlere de;

"Siz de bu durumdan ızdırap duyuyorsanız, lütfen elinize bir kağıt, bir de kalem alın, bu şikayetlerinizi yazılı olarak TBMM'ne gönderin. Bu sizin demokratik hakkınızdır" dedim.

"Bravo, yaşa, varol "sesleri arasında benzer konuşmalar yapıp, yorgun argın Ankara'ya döndüm.

Bence iş bitmişti!..

Yazılacak protesto mektuplarının sayısı onbinleri aşacaktı.

Son toplantıyı da Ankara'da Stad Oteli'nde yaptık. Ülkenin dörtbir tarafından gelen "silah (!) tacirlerinin" mevcut durumdan haberleri bile yoktu!..

Gündemi yakından takip eden ben olduğum için, ben konuştum arkadaşlarım dinledi.

Hemen hemen ülkenin en büyük silah imalatçıları ve av bayiileri bir araya geldi.

Masanın başında, arkası dönük oturan Sarsılmaz Aliş'de beni dinlerken çok şaşırmıştı. Av camiası içinde her zaman kendi başına buyruk bir tavır sergilerdi. Bana "Ben her toplantıya gitmem sen çağırdın da geldim" dedi. Allah, gani gani Rahmet Eylesin. Hoş ve babacan bir adamdı. Gani gönüllüydü...

Onlara, kanunun her maddesini en ince teferruatına kadar anlattım. Bu hali ile bu tasarı kanunlaşırsa başlarına ne geleceğini, örnekleri ile ortaya koydum.

"Vay anam!.." diyen "jet hızı" ile memleketine döndü.

Giderken de bana "merak etme sen, mektupla protesto kampanyasına ben de destek vereceğim, olmaz böyle şey" diyerek vedalaştılar.

Ben de evime dönerken yine bol miktarda "yaşa, bravoooo ve helalll" getirdim.

Artık hayata bir başka bakıyordum!...

Olamaz denilen şeyler oluyordu...

Birlik,

Beraberlik,

Akıl,

Güç,

Ortak tavır,

Ve daha benzeri pek çok şey, bir çırpıda bir araya gelmişti!..

Bu arada protesto mektupları TBMM'ne yağmaya başladı. Gerçekten de çok, ama pek çok sayıda mektup gönderildiğini yakınen takip ediyordum. Çünkü, av bayiileri gönderdikleri mektup miktarını her gün bildiriyorlardı.

Bana göre devletin bu tepkiye duyarsız kalması düşünülemezdi bile...

Herkes birbiri ile konuşup haberleşiyor ve bu yasayı nasıl durduracağımızı aramızda tartışıyorduk.

Bir gün, vakfın faaliyet gösterdiği dairede çalışırken vakfımızın kurucularından Sn. Güneş Yunus geldi ve bana ertesi sabah saat 10:00 gibi vakıfta olup olamayacağımı sordu.

Ben de "Tabii ki burada olurum" demem üzerine "İstanbul'dan bir arkadaşım gelecek seninle tanıştırmak istiyorum" dedi.

Bu şekilde sözleştik. Ertesi sabah arkadaşım yolcusunu havaalanından aldığı gibi vakıf binasına getirdi. Kendisine "Hoş geldiniz ben Mehmet Emin Bora" demek sureti ile tanışmanın yolunu açtım.

-"Hoşbulduk" dedikten sonra kendini tanıttı. "Ben Mehmet Adakan".

Çay kahve derken konuya girdik. Sn. Mehmet Adakan sordu. "Ne oluyor?"

Soru kısa, hikaye uzundu. Dilimin döndüğü kadar özetle yaşadıklarımı anlattım.

Sn. Mehmet Adakan yine az ve öz konuştu. "Ne istiyorsunuz?" Ben de "Bu kanun bu hali ile çıkarsa avcılık bağlamında ülkenin önü uzun yıllar açılamaz. Bana göre kanun mevcut hali ile çıkmamalı" dedim. Tabii ki yaşananları ve tasarının aksaklıklarını örnekleri ile anlattım.

Sn. Adakan beni dinledikten sonra çok kesin bir ifade ile "Tamam anladım, haydi TBMM'ne gidiyoruz" dedi.

Ben de kendisine, kıyafetimin buna uygun olmadığını söyledim.

"Önce eve gideriz üstünüzü değiştirirsiniz" dedi. Bu kararlı tutum karşısında "O zaman bana yarım saat müsade edin, ben giyinip geleyim dedim" Öyle yaptık.

Daha sonra da üçümüz TBMM'ne gittik.

Doğruca .......odasına vardık. (Kimse yanlış anlamasın adını unuttum. Öğrenirsem yazacağım.)

Artık Sn. Adakan konuşuyor bizler de dinliyorduk. Zaman zaman "Bu tasarının kanunlaşması halinde ne gibi aksaklıklar yaşanacak" diye soru sorulduğunda, örnekleri ben veriyordum.

Bizi dinleyen........ "Tamam beni takip edin" dedi ve başladı konuşmaya. "Bakın bu konuda bize inanılmaz sayıda mektup geldi gelin önce size onları göstereyim" dedikten sonra bir görevliye "Mektupları getirin" dedi.

Ben sadece 5 çuval mektup gördüm. Daha da varmış.

Milletvekili başladı bize sitem yağdırmaya!..

Bu mektupları kanun gereği saklamak lazımmış. İş çıkarmışız başlarına.

Bu arada elini rasgele çuvala sokarak 3-5 tane mektup çıkardı. İçlerini açtı. "Hepsi fotokopi sadece altındaki imzalar değişik." dedikten sonra

"Olur mu böyle şey" diyerek, verdi veriştirdi.

Benim yüzüm kızardı.

Bunu beklemiyordum. Benimle, sadece konuşanlar bir mektup yazsalardı, en az bin tane ciddi mektup yazılmış olurdu!..

Nerede bunlar?

Personel, mektupları tekrar çuvalladı.

Biz de çuvalladık!..

Doğru söze ne denirdi ki?

Milletvekili Sn. Adakana dönerek "Ama siz gelmişsiniz!.. Lütfen beni takip edin" diyerek bizleri başka bir odaya götürdü. Tasarının görüşülmek için kaçıncı sırada beklediğini oradaki görevliye sordu.

Görevli "135" gibi bir sayı söyledi.

Milletvekili Sn. Adakana'a dönerek "Buna sıra gelmez, merak etmeyin bu tasarı görüşülmeden dönem biter, yeni dönem de ise "kadük" olur. Bu tasarıya yine komisyon yolu görünüyor" dedikten sonra son sözünü söyledi.

"Çıkamaz"

- !..

Biz meclisten böyle çıktık.

Yanlış hatırlamıyorsam TBMM 'ne 70.000 mektup gitmiş.

Belki 1000 adedi gerçek, 69.000 adedi de fotokopi...

69.900'ü de gerçek olsa, yine hiç bir şey değişmeyecekti!..

Çünkü, örnek aldıkları 3-5 mektup fotokopi çıkmıştı!..

Eğer bir avcı, bir mektup yazmak zahmetine bile katlanmıyorsa!..

Neye katlanacak?

Gerisi boş laf!..

Hepsini de tek tek açtıklarını hiç zannetmiyorum.

Daktilo ile yazılmış, kuru, donuk 3 satır yazı!..

Dosya kağıtlarını, ikiye bölmüşler!..

Tasarruf anlayışına bakar mısınız?

Bir sayfa kağıt alamayacaksan, ne işin var avda!...

Sizce, bu tür mektupları kim ciddiye alır ki?

-!..

Evet, onlar da haklı olarak mektupları ciddiye almadılar,

Ama Sn. Mehmet Adakan'ı çok ciddiye aldılar.

Şimdi sizler de Sn. Mehmet Adakan'la tanışmış oldunuz.

O kanun, o günkü hali ile çıkmadı ise...

Bunu herkes Sn. Mehmet Adakan'a borçludur.

O tasarı kanunlaşsaydı, bu ülke daha en az 20 sene daha kan ağlardı.

Şunu sorabilirsiniz;

-Şimdi kan ağlamıyor mu?

-Evet, yine kan ağlıyor ama ne kanundan, ne ondan, ne de bundan!..

Bizim yüzümüzden!.. Bizim.

-!...

Konumuz Sn. Mehmet Adakan.

Şimdi size bir belge sunacağım.

İnanın bana Sn.Adakan'nın ne demek istediğini anlayabilirsek, sorun çözülür.

Ama göreceksiniz ki, bizler "anlamamakta ısrarcı olacağız."

Çünkü anlamak, "işimize gelmiyor."

Yanılmıyorsam 1993 senesi idi. Merkez Av Komisyonu toplanıyordu. Bu konuda toplantıya katılmamış daha doğrusu bu toplantının ne için ve nasıl hazırlandığını bilmeyen arkadaşlarıma yeri gelmişken bir kaç şey söylemek istiyorum.

O yıllarda toplantı daha yapılmadan "yapılırdı!.."

- Anladınız mı?

-!..

Yani, sözde bir taslak hazırlanır, ana konulardan taviz verilmeden, hemen hemen taslağın aynısı bağıra çağıra kabul edilmiş sayılırdı.

Daha sonraki yıllarda, toplantıdan bir gün önce "istişari toplantı" denilen bir şey icad edilerek, tabir-i caiz ise avcının hızı (!) bu toplantıda kesilmiş oldu.

Yürekleri olmayanlar, "süslü" (!) hanımların arkasına sığınırdı.

Bu toplantıda avcılar ne isterse söylerdi!..

İdare, sanki uygulama yapacakmış gibi "not" alırdı.

Ertesi gün ise, yönetmelik gereği komisyonda adı geçen kişi ve kuruluş temsilcileri bir odaya sabah girer, akşama çıkarlardı.

Bir gün sonra da avcılar, çok daha evvel (!) alınmış "notları" döne döne okurdu.

İdare buna alışık olduğu için, bu seneki hesabı (!) tam tutturamadı.

Neyse, biz yine MAK toplantısına dönelim. Taş binada yapılan toplantıya Sn. Mehmet Adakan da geldi.

Konuşma sırası kendisine gelince hazırlamış olduğu çalışma raporunu okudu.

Bazıları dinledi. Anlamadı

Bazıları sadece baktı. Anlamadı

Bazıları dinledi. Anlamadı'yı oynadı

Sonuçta ortak payda olan "anlaşılmadı" üzerinde oybirliği ile karar alındı.

Ben şimdi sizlere o yıl Sn. Mehmet Adakan'nın yaptığı konuşmanın tam metnini sunacağım.

Bakalım!..

Anlaşılmaz bir şey var mı?

-!..

 

 

Konuşma metnini sakladığım için şimdi sizlere sunma şansı buldum.

Sn. Adakan bu sunuyu 1993'de yaptı.

Son konuşması oldu.

Bir daha da hiçbir toplantıya bildiğim kadarı ile gelmedi.

Siz olsanız gelir miydiniz?

Üzerinden 12 yıl geçti. Bakanlıkta görevli hiçbir kimse de "Sn. Adakan ne yapıyor" diye merak etmedi.

Ben merakımdan ötürü İstanbul'a yaklaşık 2 saat mesafedeki çiftliğine kadar gittim. Sn.Adakan'ın bir gece misafiri oldum. Yapmış olduğu üretimi, yerinde gördüm. Fotoğrafladım. Hatta bu fotoğrafları TBMM de ilgili komisyonda üyelere gösterdim.

Onlar da "Büyük bir tavuk kümesi" gözü ile baktılar.

Evet, hiç kimse ilgilenmedi.

Bakın bakalım Sn. Adakan neler yapmış:

 

Çiftliğin genel görünüşü. Yanılmıyorsam 2200 dönüm denilmişti.

1950' i yıllarda yurt dışından çok sayıda kuluçka makinesi getirmiş. 1950!..

Yeni gelenler de var..

Kuluçka makinaları yumurtaları 360 derece döndürüyor.

Keklik ve sülün için hazırlanmış kümesler.

Sülün volyerleri.

Yabanhayvanları içinde üretimi oldukça zor olan çilkeklik, burada kolaylıkla üretiliyor.

Yukarıdaki tesisin yandan görünüşü.

Uzman Danimarka'dan özel getirtilmiş.

Kafeslerin yanından geçen boru aslında su borusu. Parmağın değdiği yerde düğme gibi bir yer var.
Keklik burayı gagalayınca su akıyor.

Borular çilkekliklerin arkasında kalıyor. Ön tarafta ise yemlik var. Hayvan yem yedikçe, sistem otomatik olarak dolduruyor.

Kafeslerin etrafı elektrikle korunuyor. Gece gelen yırtıcıların, çok hassas bir yapıya sahip olan çilkeklikleri ürkütmesi istenmiyor.

Herşey son derece düzenli.

Su kapları.

Keklik üretimi, çok başarılı.

Üretilen sülünlerin birbirleri ile kavga (Kanibalizm) etmesini önlemek için gözlük takmışlar. Sülünlere yeteri kadar proteinli gıda verimez ise, aralarında kavga başlıyor. En zayıf olan kaybediyor. Diğer sülünler onu canlı canlı yiyiyorlar. Kanibalizm kelimesinin karşılığı yamyamlıktır. Hastalığın adı da, bu davranış biçiminden geliyor.

İşte size bir kanibalizm örneği:

 

Bu fotoğraflar, Çanakkale'de başıboş bırakılmış bir sülün volyerinde çekilmiştir.
10 dakika sonra, diğer sülünlerin de saldırması sonunda, zayıf olan hayvan ölmüştür.

Yasal yollarla avlanmış gergedanlar.

Muhtelif ceylan türleri.

Karaca boynuzları ve dağ horozu.

Arslan ve yabani mandalar.

Değişik türlerde malibular..

Sn. Mehmet Adakan / 1997

 

Sn. Mehmet Adakan çiftlik arazisine binlerce ağaç ve çalı türleri dikerek "mikro klima" yaratma çabası içinde olduklarını yerinde örneklerle gösterdi. Yani "mevcut iklimi değiştirme çabası" desek daha kolay anlaşılabilir. Esen sert rüzgarlar bu "doğal yapılara" çarparak hızı düşecekmiş. Ekilen çalı türleri de yabanhayvanlarının doğal sığınağı olacakmış.

Sn. Adakan ile 30 dk. kadar da av yaptık. Tabii ki buna av denemez, aslında bu "Neyin nasıl yapılması gerektiğini içeren" bir gösteriydi.

Avladığımız çilkeklikler öğlen yemeğinde lahanalara sarılmış olarak muhteşem bir sunumla sofraya geldi. Sn. Adakan bu sektörün doğru uygulamalar yapılırsa ekonomik açıdan çok büyük getirileri olabileceğini örnekleri ile anlattı.

Bulgaristan'da ceviz ağacından oyularak yaptırılmış yekpare ağaç panolar (!) trofelerin sunumuna büyük bir keyif katıyor.

Sn. Adakan "Eğer sistem tümü ile yerine oturtulabilse, ekonomik katkısı çok büyük olur. Bakın bunları Bulgaristan'da köylüler yapıyor. Bizim köylümüz için yeni bir işkolu olamaz mı? " diyor.

Sn. Adakan çok şey söyledi...

Sn. Adakan çok şey de yaptı...

Bakanlık (!) bir gün bile onu dinlemedi...

Avcıların pek çoğunun da Sn. Adakan'ın varlığından haberleri bile olmadı

Keşke bununla kalınsaydı...

Canından bezdirdiler...

Bildiğim kadarı ile o da, o güzelim tesisi söküp Bulgaristan'a götürmüş!.. ( Böyle duydum. Emin değilim)

Çok zor olan çilkeklik üretimini orada gerçekleştiriyormuş...

Çilkeklik!..

Soyu tehlikede olduğu için yıllardır avlanması yasak olan çilkeklik!..

Sn.Mehmet Adakan'ı tesislerini söküp götürdü ise, sebep olan etken nedir?

-!..

İdare, neden üretime destek vermez?

İdare, neden bilene danışmaz?

Sn. Mehmet Adakan'nın yapmış olduğu dünya ölçekli rekor avlar var!..

Sn. Mehmet Adakan evrensel ölçekli avcılığı, bu ülkede en iyi bilen 2 kişiden biridir.

İkisini de tanıdınız diye düşünüyorum!..

***

"Endüstri toplumuna hız kazandıran şey paradır.

Fakat bilgi toplumunu hızlandıran ve güce ulaştıran bilgidir.

Şimdi, "bilgi sahibi olanlar" ve "olmayanlar" şeklinde yeni bir sınıfsal bölünme ortaya çıktı.

Bu yeni sınıf, gücünü "paradan" ya da sahip olunan "topraklardan" değil;

Sahip oldukları "bilgiden" alıyor.
                                                                                           J.Kenneth Galbraith

 

***

Sizce, isterseniz "avcılar" deyin, isterseniz de avcıları yönlendirmek ve yönetmekle sorumlu olan "idare"...

Bilgiye kim önem veriyor?

Sahip olduğumuz değerlerin farkında olan, kaç kişi var?

Kaç tane Mehmet Adakan'a sahipsiniz?

-!..

 

Not:

Bu yazıyı "Geç kalınmış bir teşekkür" diye düşünebilirsiniz...
Tabii ki, bir de 2105 meselesi var!..
Buna, çaresizlikten ötürü "Gelecekle ilişki kurma arzusu" diyebilirsiniz.

Bu yazı 14420 kez okundu...