Kemaliye'de Son Durum


Son on iki yıldan bu yana düzenli olarak Merkez Av Komisyonu toplantılarına katılıyor ve her seferinde Avcı eğitimi ve Yaban Hayvanı üretme Vakfı'nın o yıla ait görüşlerini yazılı olarak Çevre ve Orman Bakanlığı'na sunuyorum. Diyebilirsiniz ki; "Sunuyorsun da ne oluyor?"

Bu tespitinizde, yerden göğe kadar haklısınız. Evet beklediğimiz ölçüde bir şey olmuyor. Olmuyor ama, en azından "olmadığını" belgelemiş oluyoruz!.. Gelecekte bir gün, bu yanlış gidişatın nedenleri araştırılmaya başlanınca o insanlara bir anlamda iz bırakmış oluyoruz.

Fena mı oluyor?

Bu sene de, bu tür düşüncelerle toplantıya katıldım. Toplantı sonunda Kemaliye İlçesi'nde var olan bir yasa dışı avcılığı slaytlar eşliğinde gözler önüne serdim.

Mehmet Emin Bora

Başta Sn. Müsteşar Muavini Nuri Uslu ve Milli Parklar Genel Müdürü Sn.Mustafa Kemal Yalınkılıç olmak üzere hemen hemen herkesin bu olumsuzluğu -sesli olmasa da- kınadığını düşünüyorum.

2004 Yılı Merkez Av Komisyonu Toplantısı

Soldan sağa: Prof.Dr. Mustafa Kemal Yalınkılıç - Müs.Mv.Nuri Uslu- Av.Daire.Bşk.Yaşar Türkleş

 

Verilen öğle yemeği sırasında Müsteşar Muavini Sn.Nuri Uslu Erzincan Bölgesi'nden sorumlu olan mühendisi arayarak- son derece sert bir şekilde- "var olan olumsuzluğun derhal ortadan kalkması yolunda çaba sarf etmesini" emretti. Onun bu canı tez davranışı bizleri mutlu etti dersek doğru söylemiş oluruz. Yemekte ise en kısa sürede olay mahalline beraber gitmeyi ve yine Kemaliye İlçesi'nde yaşanan bir diğer yanlışlık olan "Taş Yol'u" beraber gezmeyi ve yapılabilecek çalışmalar hakkında genel anlamda fikir yürütüp, sohbet ettik.

Aradan yaklaşık olarak 3 veya 4 ay geçti. Ben "konu herhalde unutuldu" derken bir gün Sn. Nuri Uslu'nun beni telefonla arayıp "Hadi bakalım, yarın Kemaliye'ye gidiyoruz" demesi beni şaşırtmadı dersem yanlış olur. Hem şaşırdım hem de geçen onca zamana karşın konuyu hatırlamaları beni sevindirdi. Dolayısıyla mutlu oldum. "Nasıl gideceğiz?"diye kendisine sorduğumda "Biz bir program dahilinde gidiyoruz, sen başının çaresine bak. Orada görüşürüz" cevabını aldım!..

Kemaliye-Ankara arası nereden bakarsan bak, yaklaşık olarak 800 km civarında...

"Bu iş nasıl olacak?" diye bir yandan düşünürken bir yandan da hemen işe koyuldum. En yakın arkadaşlarımı telefonla arayarak "ayartma operasyonu'na" başladım. Gün sonu "el elde, baş başta" bitti. Hiç kimseyi kandıramamıştım.

Yapılacak bir tek şey vardı...

İstikamet Kemaliye. Hareket saati: 06:00 marş marş...

Niyet ve komut doğru, yol ise uzundu.

Bu tür işlere alışkın olduğum için, kısa sürede hazırlandım ve ertesi sabah yola çıktım.

Kayseri üzerinden akşama doğu kendimi ancak Malatya'ya atabildim.

 

Malatya

Altın Kayısı Oteli'nde bir gece dinlenmek, yorgun argın gitmekten daha iyi olacaktı. Nitekim öyle de oldu. Ertesi sabah yeniden yola koyuldum bir yandan tek başıma da olsam yol boyu fotoğraf çekiyor, (Hayır hayır, kendi kendime konuşmuyordum. O bir kaç sene sonra olacak!..) bir yandan da Kemaliye'de yaşanacakları hayal ediyordum...

 

Bereketli olsun

Cennet dedikleri burası olsa gerek

Ben keçileri kaçırmadan (!) nihayet yabankeçileri kurtulacaktı.

Bu sular Keban Barajı'na akıyor....

Beni bırak da... Devlet geliyor... Öyle değil mi? Eee yani...

Bol bol fotoğraf çektiğim için Kemaliye'ye öğle vaktinde ulaşabildim. Kemaliye Şenlikleri başlamış ortalık ana baba günü... Kim kime, dum duma. Gelmeden evvel telefon edip yatacak yer sorununu çözmeye çalışmıştım. Oradaki arkadaşlarım da "gel bakalım nasıl olsa bir yer buluruz" demişlerdi. Kısa bir turdan sonra arkadaşlarımı buldum. Hoş beşten sonra bana yatacağım yeri gösterdiklerinde rengimin değiştiğini ve bir anda bukalemun tavrı sergilediğimi fark ettim. Herhalde onlar da fark etmiş olacaklar ki "üzülme bir çaresine bakarız"dediler.

Bir okulda, ranza usulü 8 kişi aynı odada yatacakmışız!..

Kalacaklardan biri zaten doktormuş!...

Bre aman, ben son on senedir tek başıma zor uyuyorum.

Sinek olsa beni uyku tutmaz. Sinek değil, sekiz kişi!...

Doktor!..

Bu gidişle zaten doktorluk olacağız...

Evlerden uzak...

Her neyse, onlar kendilerini görev yerlerine, ben de kendimi şehir meydanına attım. Mayın gibi etrafta dolaşıp fotoğraf çekmeye başladım. Küçük kızı görünce kararmış olan iç dünyam aydınlandı.

Allah, analı babalı büyütsün...

Sizin de içiniz aydınlanmadı mı?

Buna ihtiyacım vardı.

Aslında yapmaya çalıştığım bir nevi terapi!..

8 kişi!...

Hiç aklımdan çıkmıyor ki!..

Her neyse "başa gelen çekilir" gibi klasik cümleleri içimden geçirirken, vakit yavaş yavaş geçiyor ama, beni buraya davet edenler ortalıkta görünmüyordu...

Ben de içimden "Tabii canım, şimdi onlar protokol icabı şuradalar... Yok buradalar ... Şimdi yemekten kalktılar .."diyerek kendimi oyalıyordum.

İçime bir kurt düştü diyeceğim... İşime gelmiyor.

Aradan 1-2 saat daha geçti. Kemaliye küçük bir yerleşim yeri, merasim alanı Hilton'un balo salonundan küçük. Hangi tarafa dönsen bir az evvel selamlaştığın adamı yeniden görüyorsun... Boş boş sırıtmaktan yorulunca kendimi yine fotoğraf makinesine verdim.

 

Kemaliye'ye özgü kapı tokmakları. Kapıda İki ayrı tokmak var. Gelen misafir hanım ise küçük, erkek ise büyük tokmağı kullanıyor. Bu suretle içerdekiler, en azından gelenin cinsiyetini anlıyorlar.

Ne bulsam çekiyorum. Dijital ya!...

Şehir içi

Bir ara elim yüzüme değdi. Sakallarım iki günlük olmuş. Bir anda aklıma, gün boyu bir sürü "adem" ile öpüşeceğim geldi. "Onlara da yazık" diye düşünüp derhal kendimi gözüme ilişen tek berbere attım.

Berber, fırçayı sabunlarken yan gözle bana bakarak; "10 dakika sonra.... Olur mu?" dedi.

Sanki seçenek var!.. Olur tabii.

Başladım mahut turlara. Gel aşağı, git yukarı.

Bu arada içimdeki kurt da azıtmaya başladı. Bir süre sonra, çaresiz kalınca uydum kendisine. Hemen şenlikleri düzenlemekten sorumlu birini bulup, can alıcı sorumu sordum."Şey affedersiniz Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan beklediğiniz misafirler acaba şu anda neredeler? Kendilerine nasıl erişebilirim?"

Net cevap, anında geldi.

"Onlar gelmeyecekler."

Bende varlığını "vehmettiğim" karizma bir anda yok oldu. Her şey sıfırlandı. Kendimi boş bir çuval gibi hissettiğimi hatırlıyorum.

Berberin kapıdan yaptığı "işmar" ile ayılırken, sıramın geldiğini anladım.

Hem, oturararak düşünmek daha iyi değil mi?

Neyse, koltuğa gömüldüm ve arpacı kumrusu gibi düşünceye daldım.

Ne olacak şimdi?

Nerede yatacağız?

800 km geri!..

Bu ricat fikri, var olan 3 kuruşluk enerjimi de aldı götürdü.

Bu arada berber bana hayat hikayesini anlatıyor, ben de anlamıyordum.

Akıl kaldı mı ki!..

Bir anda dükkanın kapısında bir hareketlenme başladı,ben de kafamı çevirip sabunlu sabunlu baktım.

O ne!.. Sanayi ve Ticaret Bakanı Sn. Ali Coşkun.

"Ben Allah'tan bir müsteşar muavini istemiştim o bakan gönderdi" gibi iyimser bir düşünceye saplanmadan hemen yerimden fırladım ve S40'ı çektim. Şimdi, ben Sn.Bakan'a ve arkadaşlarına bakıyordum, onlar da yarı sabunlu bir adama...

Objektifi görenin nutku tutuluyor. Dükkanı derin bir sessizlik sardı.

Boynumda peşkir, elimde S40!..

Surat, yarı sabunlu yarı olimpik sinek pisti...

10 metre kare dükkanda 10 kişi... Bir o kadarı da camdan içeri bakıyor.

Dışarıdan bakanlar, böylesine ucubik bir görüntü görüyorlar.

Ne yapabilirim ki!..

Berber, bir anda Sn.Ali Coşkun'un koluna girerek bana hepinizin bildiği klasik pozlardan veriyor. Ben ise, makineyi video çekimine ayarladığım için bu pozların bana uyduğu pek söylenemez. Acilen sessizliğin bozulması lazım.

Sanayi ve Ticaret Bakanıı Sn. Ali Coşkun ve Berber İsmail......

Görüntü var ses yok çekim, neredeyse yıllar öncesinin Şarlo filmlerine benzeyecek.

Hemen yüzsüzlüğü ele aldım ve "Sn.Bakanım video çekimi yapıyorum... Hani diyordum ki biraz konuşsanız... Ekşin!... Ekşin... Hııı..?"

Bu ikazımla birlikte ufak da olsa bir hareketlenme oluyor. Sonunda bir kaç kare de fotoğraf alıp Sn.Bakan'ı uğurluyoruz.

Sanayi ve Ticaret Bakanı Sn. Ali Coşkun

1939 - Kemaliye doğumlu olan bakanımız aynı zamanda Yıldız Teknik Üniv. Elektrik Müh. Fakültesinden mezun olmuş. Ayrıca İ.Ü. İşletme Fakültesi'nde Ekonomi üzerine master yapmış İngilizce ve Almanca biliyor

Ben koltuğa, berber de bana yumuluyor.

İyice gaza gelmiş vaziyette...Bakanın arkasından süzgün gözlerle bakıp "Teyze oğlu" diyor, başka birşey demiyor.

İki santimetre kare "kıl hasadı" yapıp, 20 dakika öykü anlatıyor.

Kaçacağım...

Alternatifi yok... Dinlemeden sırıtıp duruyorum. Çok zor bir şey.

Gerçek anlamda "traş" bitince kendimi yeniden şehir meydanına (!) atıyorum.

Kemaliye şehir içi

Ne olacak şimdi?

Ben niye geldim buraya?

Ne işim vardı?

Ve benzeri KGB içerikli sorular aklımdan geçerken, alçak tonda kibar bir ses duyuyorum. Yanıma yaklaşan bir beyefendi, kendisinin de fotoğrafçı olduğunu, makineme bakıp bakamayacağını soruyor. Ben de "neden olmasın buyurun" diyorum.

Soldan sağa masaların arkasındakiler : Metin Özbey-Şeref Özbey

Not: Bu tanışmadan sonra Salihli Köyü'nde Sn. Mustafa Özbek Beyefendi'nin evinde misafir olarak kaldım. Büyük bir misafirperverlik gördüğüm bu arkadaşlarımın öyküsünü ayrıca yazmak istiyorum.

 

Bir anda sıcak bir hava yakalıyoruz. Sanki kırk yıllık dost gibi sohbete başlıyoruz. Bu arada bölgeden sorumlu mühendisin Kemaliye'de olduğunu öğreniyorum. Az ötede imiş. Hemen kalkıp yanına gidiyoruz. O bir Toyota Land Cruiser'de oturmuş kartal edası ile etrafına bakıyor. Yanına yaklaşıyorum. Aracı arkadaşım bizleri tanıştırıyor.

O, arabanın arkasında "makama" ait yerde oturuyor.

Ben arabanın dışındayım...

O içeride istifini hiç bozmuyor.

Yani...

Neyse, tedbirli olmak kaydı ile kafamı içeri sokup tüm şirinliğimle önce iki poz fotoğraf alıyorum. Neme lazım.

Soldan sağa: Sn. Öner Koca -Sn.Ali Osman Sertbaş.

 

Ben bu buluşmadan memnun, o ise her hali ile gayri memnun...

Vücut dilimizin ilk anda birbirimize verdiği mesaj bu.

Ben memnunum, müsteşarı kaybettim ama mühendisi buldum...

Ya hiç bir şey bulamasaydım!..

Peki, benim tesellim bu da mühendis bey neden kızgın?

Sebebini çok beklemeden öğreniyorum.

"Ankara'dan kurcalıyorsunuz başımıza iş açılıyor. Oraların tapusu 1945 yılına ait Osmanlı'dan kalma. Kadastro geçmeden ben ne yapayım? Bu şartlar altında bütün köye zabıt tutmam lazım" dedikten sonra; "Oralar zaten üzüm bağı" diye sözlerini bitiriyor.

Gördün mü şimdi olanları!...

60 yaşında Ankara'dan kalk, bir söz üzerine tek başına Kemaliye'ye gel  ve yasa dışı bir oluşumu belgele...

Hem de 3'üncü kere...

Sonra...

Ben niye gelmiştim ki buraya!...

Amacımız; hem Kemaliye Şenlikleri'ne katılmak hem de yasadışı mahfuz gümeleri Sayın Müsteşar'a göstermek ve ilçenin kamu yönetimi ile ilgili sorumlularını göreve davet etmek olacaktı. Hatta "Taş Yol" denilen yanlışlığı dilimizin döndüğü kadar anlatacaktık.

Gördün mü?

Ne olacak şimdi?

Erzincan Çevre Orman İl Müdürü Sayın Ali Osman Sertbaş oraların üzüm bağı olduğunu söylüyor. Aklımdan yıldırım hızı ile bir fıkra geçiyor. Malum ama... Neyse bilmeyenlere anlatalım.

Gümrükde kontrol edilen yolcuya bavulunun içinde ne olduğu sorulduğunda yolcu "kuş yemi"diyor. Gümrük muhafaza memuru ifadeyi çok inandırıcı bulmamış olsa gerek "Lütfen bavulunuzu açar mısınız?" demesi üzerine, açılan bavuldan yüzlerce kol saati çıkınca memur;"Bu nasıl kuş yemi?" diyor. Adam cevap olarak pişkin pişkin "Vallahi onu ben bilemem... Ben bunları kuşların önüne atıyorum, ister yerler ister yemezler. Bu onların bileceği iş" diyor.

İşte, üzüm bağı bu...

Üzüm yok!..

Bağ var!..

"Yesene" diyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ve ben de kendisine "gümeler çevresinde bir salkım üzüm bulabilirler ise bu iddiamızdan vazgeçeceğimi" söylüyorum.

Tekrar "sevgi" ile "bakışıp" ayrılıyoruz.

Şaka bir tarafa gerçek, aynen anlattığım gibi...

Buraya kadar her faniye nasip olmayan bir okuma sabrını gösterdiğiniz için sizlere müteşekkirim. Biz ne çekiyorsak sağlıklı düşünemediğimiz için çekiyoruz. O kulübelerde yasa dışı avcılık yapıldığını Kemaliye'de yaşayan herkes biliyor. O köyün, o yörenin insanları bunlar. Üreme mevsiminde katliam yapmanın buradaki adı avcılık...

Bunlardan bir tanesi (2004/aralık) bir yabankeçisi ve 6 kınalı keklikle yeni yakalandı. Kendisine sorsanız mutlaka "Üzüm yemekten geliyordum" diyecektir...

"Sağlıklı düşünmenin" tam aksine, "özürlü düşünme" olur mu? Bunu bilmiyorum!...

Ama anlayabiliriz.

İşte size yaşanmış bir öykü

Birkaç yıl önce, Seattle Özel Olimpiyatları'nda, tümü fiziksel ve zihinsel özürlü olan dokuz yarışmacı. 100 metre koşusu için başlama çizgisinde toplandılar. Yarışmacıların tümü yarışı bitirmek ve kazanmak için istekliydiler. Yarış başlar başlamaz içlerinden genç bir delikanlı tökezleyip yere düştü ve ağlamaya başladı.

Diğer sekiz kişi oğlanın ağlamasını duyarak yavaşladılar ve geriye baktılar. Sonra hepsi yönlerini değiştirip  geriye dönerek, oğlanın yanına geldiler. İçlerinden Down Sendrom'lu bir kız eğilip oğlanı öptü ve: “Bu, onun kendisini daha iyi hissetmesini sağlar.” dedi

Sonra dokuzu birden kolkola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep beraber yürüdüler. Stadyumdaki herkes ayağa kalkıp dakikalarca onları alkışladı.

Orada bulunan insanlar halâ bu öyküyü anlatırlar.

Benim öykümü de okudunuz...

Sizce Kemaliye'de sağlıksız düşünen kim?

Mehmet Emin Bora

Bu yazı 9341 kez okundu...