Ali H.Üstay


İnsanoğlu hep bilinmeyeni merak etmiştir.
İlk ateşin yakılmasından, uzay mekiğine,
tüm değişim ve gelişmenin temelinde,
akıl ve merak vardır.
Bu da okuma ile gelişir.

                            Köyün delisi (!)

 

Sn. Ali Üstay ile ilk defa İstanbul'da Beyoğlu'nda açılan bir av fuarında (1987 !..) tanışma fırsatı buldum. O yıllarda ben, av bıçağı imal etmeye çalışıyordum. Tesadüf eseri Sn. Ali Üstay'ın av hayvanlarını sergilediği bölüm ile benim kiraladığım bölüm duvar bitişikti. Sergiden boş kalan zamanlarda, Sn.Üstay'ın çeşitli ülkelerde yapmış olduğu avları vidyodan izleme fırsatı buluyordum. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman Bebek civarında, tahnit edilmiş hayvanları sergilediği bir de müzesi varmış.

Aradan birkaç sene geçtikten sonra ikinci kez karşılaşmamız, İstinye Atış Poligonu'nda olmuştu. Yanılmıyorsam 1992 senesiydi. Avcılığın yeniden yapılanması ile ilgili bir toplantı düzenlenmişti. Toplantı sonunda bahçede hep beraber konuşurken, arkadaşlarımdan birine yazmış olduğu bir kitabı hediye edince, ben de kendimi tutamamış ve kendisine "Nereden satın alabileceğimi" sormuştum. O da, "Kaldığını pek zannetmiyorum, varsa ben size göndereyim" demişti.

Hararetli bir toplantı olmuştu. Pekçok kişi gibi ben de yeniden yapılanmayı savunmuş, söylemden eyleme geçme zamanının çoktan gelip geçtiğini, yüksek sesle seslendirmiştim.

O tarihlerde -yanlış hatırlamıyorsam- ANAP milletvekili olan Sn.Yusuf Namoğlu'da bu toplantıyı izlemeye gelmişti. Ben de merak etmiştim.

"İlgi alanı futbol olan birinin, avcıların arasında ne gibi bir işi olabilir?" diye.

Bilenler anlattı!..

Siyasi partiler, yeni oluşacak sivil toplum örgütlerini izlerlermiş.

Bu yeni kuruluşun toplum içindeki etkinliği nedir, ne olabilir?

Sayısal gücü nedir, ileride ne olabilir?

Söylemlerinin, toplum üzerindeki etkisi hangi ölçüdedir?

Ve benzeri daha pek çok parametre, bu yeni kuruluşun ileride bir güç (!) olacağını gösteriyorsa, oluşumu, kendilerine yakınlaştırmak için çaba sarf ederlermiş.

2005 yılı itibarı ile, bu soruları cevaplayabilir misiniz?

-!..

Avcılar toplum içinde bir güç müdür?

-!..

Toplumun dikkatini üzerlerinde toplayabilirler mi?

!..

Bugüne kadar avcılarla ilgilenen, herhangi bir siyasi parti duydunuz mu?

-!..

Neden?

-!..

***

Sn Üstay'ın, toplantı sonunda bahçede ayaküstü herkese itidal tavsiye eden bir konuşma yaptığını anımsıyorum. Ben ise kızgın ve hırçındım. Bu konuda kendisine katılmadığımı ifade etmiştim.

Ertesi gün ben Ankara'ya döndüm. Kısa bir süre sonra da Sn. Üstay söz verdiği kitabı gönderdi. Bu kitap Sn. Üstay'ın ülkemizde yapmış olduğu avların öyküsünü anlatıyordu. İngilizce olarak yayınlanmıştı.

Adı da"HUNTING IN TURKEY"idi.

Kitabı elime aldığım zaman "büyük bir avcı" ile karşılaştığımı anladım. Avcı olup da bu duyguyu hissetmemek sanırım ki mümkün değil. Hepimizin gecelerini süsleyen hayaller, Sn. Üstay tarafından çoktan gerçeğe dönüştürülmüştü bile... Hem de, bizim sınırlarımızın çok, çok ötesinde.

Ondan sonra uzun bir süre kendisi ile herhangi bir şekilde temasım olmadı. Bu arada ben de Milliyet Gazetesi'nde avcılıkla ilgili haftalık yazılar yazmaya başlamıştım. Bir taraftan çok hararetli tartışmaların içinde oluyor, diğer taraftan da "avcılığın yeniden yapılanmasının, hangi doğrulardan geçtiğini" anlamaya çalışıyordum.

Bu bağlamda düşündüğümde "üretim" her zaman ön plana çıkıyordu. O sıralarda Sn. Ömer Borovalı ile daha sık görüşüyordum. Sohbet esnasında bana, Durusu Park'ı ve oradaki yabanhayvanı üretimini anlatıyordu. Açıkcası ben de merak ediyordum.

Bir vesile ile önce İstanbul'a, oradan da Durusu'ya gittim.

Terkos Gölü

Kuleden genel görünüş

Kule içinde bulunan kafeterya

Keklik Kafesleri

Bobwhite
(Bir tür bıldırcın)

Durusu'yu gördükten sonra çok etkilenmiş olacağım ki, aşağıdaki yazıyı Milliyet Gazetesi'nde haftada bir yayınlanan"ARPACIK" adlı köşeme taşımışım.

 

DURUSU PARK RESORT HOTEL

 

Hafta sonunda, methini uzun zamandır pek çok kişiden duyduğumuz, Terkos Gölü'ne sınır komşu, Durusu Park Resort Hotel'e gitmek istiyoruz. İstanbul içinden bu özel avlağa Fatih Köprüsü'nden 45 dakika içinde ulaşmanız mümkün.

Cuma akşamı geç vakit otele yerleşiyoruz. Otel, mimarisi ve dekorasyonu ile ince bir zevkin izlerini taşıyor. İyi düşünülmüş bu projenin, Yüksek Mimar Mehpare Evrenol ve Nesligün Üstay'a ait olduğunu çalışanlardan öğreniyoruz. Odalarda “Hanımeli” değmiş dedirten çok sıcak bir hava var. Duvarlara asılmış siyah-beyaz fotoğraflar insanı geçmişe götürüyor.

İnsanlık tarihi içinde avcılığın, temel besin ihtiyacını karşılamak için yapıldığını, bu ihtiyacın süreç içinde giderilmesi halinde ise, sonunun nereye varacağını düşünmeye çalışıyorum.

Geçmişi değerlendirmek sağlıklı bir geleceği hazırlamanın ön koşullarından biri değil midir?

Safari - Durusu Yaban Hayvanları Üretim Tesisleri Ltd Şti ortaklarından Sn.Tayfun Büyükoğlu ile buluşuyor ve üretim tesislerinin bulunduğu bölgeye gidiyoruz. 1995-96 sezonu için 10.000 adet sülün, 1000 adet keklik ,1000 adet bobwhite, 300 adet de kral sülün avlatabileceklerini ifade ediyorlar. Yabanihindi palazlarını görüyoruz. Durusu'nun büyük bir tesis olduğu gerçek. Bu üretim kapasitesine ulaşıp ulaşamayacağını ise, zaman gösterecek. Sn. Üstay bu çiftlik için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış. 5000 dönüme yaklaşan bu alanın etrafının beton duvarla çevrilmesi bile başlı başına bir yatırım.


Geyik üretme alanının içindeki hayvanları fotoğraflayabilmek için kameramla tel örgüden içeri giriyorum.Takriben 20 dakika sonra hayvanların izlerini buluyorum. Aniden, çalıların içinden geyiklerin ok gibi fırladıklarına şahit oluyorum. O heyecan içinde deklanşöre arka arkaya basıyorum. İnanılmaz bir duygu; sanki avdayım. Öğlene doğru hep beraber Sn.A.Üstay'ın av müzesine gidiyoruz.

Bu müzeyi görmedikten sonra anlatmak mümkün değil. Sizler için görüntü almak isteğimize de doğal olarak karşı çıkılıyor. Bu hemen hemen bütün müzeler için geçerli bir yasak. Yadırgamıyoruz. Yanlız aklıma bir şey takılıyor. Bu müzenin yeri burası mı olmalı? Hemen bir fantazi üretmeye başlıyorum. Orman Bakanlığı'nın yetkilileri ile Sn.Üstay biraraya geliyorlar. Ankara'da Orman Bakanlığı'na ait bir alan içinde son derece görkemli bir tabiat müzesi hazırlanıyor. Mevcut müze buraya naklediliyor. Hayvanlara ait canlı görüntüler video vasıtası ile diğer bir bölümde izlenebiliyor. Müzeden sonra eğitim tesislerine geçiliyor. Araştırmacılar için hazırlanmış zengin bir kütüphane. Çalışma salonları. Sempozyum ve konferanslar için özel düzenlenmiş bir salon.

Belki bir poligon!..

Nasıl, rüyamı beğendiniz mi?

Bu olmayacak bir şey değil Sn.Ali Üstay ve Sn. Hasan Ekinci'nin karşılıklı yapacakları bir sohbet sonunda ilk adım atılabilir. Müze Ankara'da binlerce kişi tarfından gezilirken gelir de getireceği tartışılmaz.

Hayalim bununla da sınırlı değil. Daha sonra av araç ve gereçleri ile donatılmış etnografik ağırlıklı bir müze!.. Eski silahlar, barutluklar, bıçaklar, kapanlar!..

Yurdun dörtbir tarafından eski av malzemelerinin aktığına şahit olacağımız gün gibi aşikar. Böyle bir tesisin olmaması sizce de bir eksiklik değil mi? Bu proje için gereken maddi kaynak bir av sezonunda fazlası ile temin edilebilir. Yeter ki niyet edilsin. Durusu Park Resort emsalleri ile başabaş mukayese edilebilecek son derece görkemli bir kuruluş.

Bu ve benzeri tesislerin sayısal çokluğu doğal hayatın korunması, avcılığın ise geleceğidir. Emeği geçenleri tüm kalbimle kutlarım. 09/ 09/1995

***

Bu yazımdan sonra, Sn. Ali Üstay ile hemen hemen hiç temasımız olmadı. 2000'li yıllara gelmeden bir kere sülün avı için Durusu'ya gidip bir gece Durusu'da konakladığımı hatırlıyorum. Sabah kahvaltısında Sn. Üstay'da orada olduğu için yarım saat kadar bir sohbetimiz oldu. Bundan sonra da, bir daha hiç yüz yüze konuşma şansımız olmadı.

 

Soldan sağa: Avlak görevlisi - Erinç Orkun

***

Bu dönemde Milli Parklar Gn. Müdürlüğü görevini Sn. Nevzat Ceylan üstlenmişti. Yabanhayatına verdiği önem ile sürekli olarak medyanın ilgisini üzerine topluyordu. Çünkü, o döneme kadar bu yönde ciddi bir çalışma yapıldığını söylemek, pek de mümkün değildi. Koruma kontrol çalışmaları hızlanmış, dolayısıyla o güne kadar "düzene ve disipline" alışmamış avcıların canları yanmaya başlamıştı.

Bu durum ortalığı oldukça karıştırdı. Bu süre içinde Sn. Nevzat Ceylan'la bir kaç kez, "teke tek" konuşma fırsatı buldum. Her konuşmamızda ona Durusu'yu anlatıyor ve "muhakkak burayı görmelisiniz" diyordum. Yanlış hatırlamıyorsam bu konuşmalar 1997 yılı içinde olmuştu.

Bir gün, her nasılsa Nevat Bey bana "Tamam gidiyoruz" dedi. Onun uçak biletini devlet, benimkini de ben ödeyerek İstanbul'a gittik. Bakanlığın aracı bizi havaalanından alarak Durusu'ya götürdü. Sn.Ceylan'la hem müzeyi hem de sahayı etraflıca dolaştık. Bu süre zarfında ben sürekli olarak kendisine, bu işin çözümünün üretimden geçtiğini anlatmaya çalıştım. Mevcut uygulamaların anlamsızlığına ait, örnekler verdim. Örneğin, o tarihte İstanbul Mercan Yokuşu'nda av bayiilerinin vitrinlerinde bulunan tüm "sapan"lar bir günde toplatılmıştı.

Gerekçe olarak MAK kararlarında; "Sapanla av yapmak yasak"diyordu.

Ben de Nevzat Bey'e "Ben şimdi size bir sapan bulacağım. Onunla bir keklik veya sülün vurursanız, ben bu avı bıraktığım gibi bir daha ağzıma, S harfini bile almam" dedim. Gülüştük. Nevzat Bey gezi boyunca beni sabırla dinledi. Ankara'ya dönünce saçma sapan (!) bu düzenlemeye son vereceğini söyledi.

(Sene 2005, MAK kararlarının 13'üncü maddesi hala, sapan satmanın suç olduğunu söylüyor...)

Sapansız geçen bir çocukluk!..

Veya

Sapan yapan iki çocuk...

Örgüt halinde suça iştirak...

Neyse, biz yine ana konumuza dönelim.

Durusu'dan ayrılma vakti geldi. Saha dışında çıkarken Durusu'ya bitişik bir orman arazisi varmış. Onun sınırlarına gelince Sn.Ceylan arabayı durdurarak, "Bu sahayı kiralamak istiyorlar. Mevcut avlak yeterli değilmiş." dedikten sonra "Ankara'da bunu da düşüneceğiz" dedi. Durusu'dan bu şekilde ayrıldık.

Aradan kısa bir süre geçti. Bu sefer Sn. Ceylan'la beraber Nazilli'ye gittik. Daha doğrusu o İzmir'den geldi ben de 650 km. yolu Ankara'dan tek başıma teptim.

Aklım sıra avcılığı kurtaracağım.

Nazilli'ye bağlı Alamut Köyü'nde Aktay A.Ş'nin keklik ve sülün üreten bir tesisi vardı. Tesisde bekçilik yapan Ahmet isimli bir çalışanın, portakal sandığı ve elektirik sobasından ürettiği bir kuluçka makinesini, kendi yatak odasına koyduğunu ve burada keklik palazı ürettiğine gözlerimizle şahit olduk.

Tesadüf eseri, civcivlerin yumurtalardan çıkışına denk gelmiştik.

Ben de, Nevzat Bey'de bu seyirden çok hoşlanmıştık.

Biz, benzeri bir kuluçka makinesinden 1000 tane ürettirip köylüye ücretsiz dağıtmayı ve üretilen keklikleri makul bir ücretle satın alıp doğaya salmanın ince hesaplarını yaparken, devlet daha hızlı çıktı ve Sn. Nevzat Ceylan'nın Genel Müdürlük görevine son verdi.

Sn. Ceylan müşavir oldu.

Yani, "Ye, iç yat. Etliye sütlüye karışmak yok." denildi

Bir süre sonra Nevzat Bey, bu önemli (!) görevden istifa ederek, bakanlıktan tamamen ayrıldı.

Aradan yıllar geçti. 2004 yılında Sn. Nevzat Ceylan'la yine biraradaydık. "Unutulmuşlar Odası" başlıklı bir yazı hazırlıyordum. Laf lafı açtı. Ben de kendisine "Şimdi geçmişe dönerek baktığınızda 'keşke şunu yapsaydım' dediğiniz herhangi bir şey oldu mu?" şeklinde bir soru sordum. Cevap anında geldi; "Keşke o araziyi Sn.Üstay'a verseydik. Şimdi pişmanım" dedi

Evet, bir kararın alınması için gereken kritik bir "an" var. Geç kalınmış tercihlerin, hiçbir faydası olmuyor.

Belki, belki o zaman bu işlem yapılsaydı!..

Avcılık bağlamında, içinde bulunduğumuz zamanın gereksinmelerini karşılayabilecek bir örnek olabilir miydi?

Sn. Üstay ile ilişki kurulsaydı!..

Avcılığın gelişmesine bir faydası olur muydu?

-!..

Bir genel müdür konuyu tam kavramışken, yerine konuyu hemen hemen hiç bilmeyen bir yenisi gelecekti.

Hadi bakalım sil baştan...

İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü için söylenildiği ima edilen ve bu bölümün zor olduğunu anlatan bir tekerleme vardır.

"Benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur"

İşte her genel müdür değiştiğinde bu kurum sancılı bir döneme giriyor. Tam genel müdür neyin ne olduğunu anlıyor ki!.. Bir sabah kendisine "Hadi bakalım müşavir oldunuz" müjdesi geliyor.

Neden?

-!..

Ayrıca, giden belge ve bilgi bırakmıyor, gelen de ilk iş olarak, gidenin arkasından soruşturma açıyor...

Neden?

Çünkü atamalar siyaseten yapılıyor.

Genel müdürlük makamlarının "özlük hakları" bağlamında büyük bir cazibesi var!..

Bilenler, bilmeyenlere anlatsın.

***

Bu arada yapılan her MAK toplantısı bir diğerini aratacak kadar sert geçiyor, paylaşılacak pasta azalırken, ortak sayısı (!) her geçen gün hızla artıyordu.

İdare, "pasta üretmek" yerine işin kolayını bulmuştu.

Yasak üretilecekti!..

Bu konuda idarenin hakkını vermek lazım.

Ehh.. Yani!.. Çok başarılılar çok...

Bu yol, her iş için ve her dönemde ucuz, zahmetsiz ve mesuliyetsiz olmuştur.

Ne yeni gelen genel müdüre, ne de ondan sonra gelenlere (Sn. Hüsrev Özkara hariç) hiçbir şey anlatamadım. Her biri onlarca kere İstanbul'a gitmelerine karşı, hiç biri aslında kendilerinin yapması gereken, fakat yapamadıkları işi görmek için Durusu'ya gitmek gereğini görmedi.

Böyle geçti yıllar.

2003 bitmek üzereydi. Kargocunun getirdiği paketi açınca Sn.Ali Üstay'ın bana yeni bir kitap yolladığını gördüm. Kitabın içine de aşağıdaki mektubu iliştirilmiş.

***

Bu duygu dolu mektubu okuduktan sonra, hemen kitabı okumaya başladım.

Kitapta neler yok ki!..

Nasıl anlatacağım ben bu kitabı?

Kitap anlatılır mı?

Her kitap, yazanın yaşam felsefesine ait önemli ipuçları taşır, bunları algılamanın hazzı, farklı bir tad bırakır düşler dünyanızda...

Hele hele, bir de ortak payda yakaladınız mı!..

Uçar gidersiniz!..

Yalnız olmadığınızı anlarsınız.

Karıncadan file, böylesi anlarda dönülür!..

Yüreğiniz kabarır.

Bu büyük bir ödüldür.

-!..

Kitaptan sadece iki sayfayı sizlere sunuyorum. Aslında, bunu yapmak için önceden alınmış bir iznim yok.

Dilerim ki Sn. Üstay beni bağışlar.

Avcı kardeşlerim görsün istedim.

Görsünler, bilsinler ki bilgileri artsın.

Bilgileri artsın ki doğruyu daha kolay bulabilsinler.

***

Sn. Ali Üstay, ülkemizin sınırlar içinde bulunan, hemen hemen her önemli dağda avlanmış.

Bunun sınırlarını, dünya ölçeğine taşımış ve hepsinden önemlisi, burada avladığı pek çok hayvanı da yasal prosüdürlere uyarak ülkemize getirmiş, eşine çok zor rastlanır bir müze yapmayı gerçekleştirmiştir.

 

Kitabı tamamen okuduktan sonra ben de kendisine aşağıdaki mektubu yazmışım.

***

 

Muhterem Üstadım,

İncelik göstererek benim için çok kıymetli mektubunuz ekinde göndermiş olduğunuz kitabınızı aldım.

Ne kadar teşekkür etsem azdır diye düşünüyorum.

Eserinizi dikkatle tetkik edip okudum. Kurgusu ve içeriği ile kelimenin tam anlamıyla mükemmel olmuş. Elinize ve tabii ki ayağınıza sağlık.

Bir sosyolog gözü ile yapmış olduğunuz tespitler zaman içinde konunun uzmanları tarafından referans olarak alınacaktır. Bundan hiç şüphem yok. Bundan çok daha önemlisi de sizin, ülkemiz için seslendirilebilecek ve tabir caizse “Türkiye'de son yüz yıl içinde avcılık tarihi” başlığı altındaki mümtaz yerinizdir diye düşünmekteyim.

Bu ifademde, inanınız ki çok samimiyim. Keşke insanlar sizi örnek alabilseler. Keşke insanlar (özellikle devletin bu konu ile ilgili birimleri) sizi dinleseler, anlasalar ve istifade yönüne gitseler. Bundan sadece devlet değil, dolayısıyla hepimiz kazanırız diye düşünmekteyim.

Bildiğinize tüm inançlarım kadar eminim ki, zaman denilen sonsuz tünelin duvarlarına, adınızı altın harflerle kazıdınız. Gelecek kuşaklar katkılarınızı kitaplardan öğrenecek ve sizden her zaman gururla bahsedecektir.

Sağ olun var olun. Dilerim ki avcılar sizi kendilerine örnek alırlar.


Bu mektubumun geç kalmasında iki küçük etken vardı. Birisi ekteki davetiyeden de anlaşılacağı gibi bir etkinliğin tasarımını hazırlarken bir yandan da zamana karşı vermiş olduğum savaş içinde davetiyenin de bir an önce hazırlanması ve sizin elinize geçmesini sağlamaktı. Diğeri de size layık küçük bir armağan hazırlama düşüncesiydi.

Her ikisini de becerebildim mi!..

İşte bunu gerçekten bilmiyorum.

İnceliğiniz için tekrar teşekkür eder bu vesile ile saygılarımın kabulünü rica ederim.

Mehmet Emin BORA
ANKARA / 24.02.2004

***

Bu tarihten sonra Sn. Ali Üstay ile bir kere telefonla görüşme fırsatı bulabildim. Konusu da karşılıklı teşekkür konuşmalarını içeren bir konuşmaydı.

      

                                      1- Durusu Park'ın Gerçek Sahipleri         2- Avcı                  3- 40 Yıl Sonra

Bu kısa telefondan sonra postadan yukarıdaki kitaplar çıktı.

Daha sonra bu...

            

Sonra bunlar

 

Bu klasörün içinde bir tanıtım CD'si var. İçinde de seçilmiş kitaplardan alınan özetler var.

En son olarak da bu geldi.

 

Çoktandır yazmayı düşündüğüm bu yazıyı tetikleyen de, bu son çalışma oldu.

Sn. Ali Üstay'ı, sadece kitaplarını okumak sureti ile ne derecede anlatabilirim?

Bunun bir yol olduğuna inanmıyorum.

Bu, en hafif tabiri ile "cüret"olur.

"Sınırları aşmak" olur ki...

Ben, bu yazımla asla "bu yolu" tercih etmek istemedim.

Özde, avcı kardeşlerimin ve yabanhayatının idaresinden sorumlu olanların dikkatini bir noktaya çekmeye çalışıyorum.

Bu ülkede, hemen hemen her konuda, zannedildiğinden çok daha fazla değerli ve kıymetli insanlar var.

Ama bizler, ne yazık ki bu insanlardan faydalanmayı bilmiyoruz.

Yanlışlık ise, hemen hemen her devirde, her konuda, sözde "siyaset" (!) yapılması...

"Ayakların baş", "Başların da ayak" olmasının sebebi budur.

Çok değerli insanlar var.

Onların zenginliği, eğitimden kaynaklanıyor.

Onların zenginliği, bilgilerinden kaynaklanıyor.

Onların zenginliği, görgülerinden kaynaklanıyor.

Onların zenginliği, tecrübelerinden kaynaklanıyor.

Bizim bu değerlere ihtiyacımız var.

Şimdi,

Şimdi düşünme, sorgulama zamanı...

Yabanhayatının idaresinden sorumlu olanlar, bu kriterleri kendilerine refarans olarak alıyor mu?

Yabanhayatının idaresinden sorumlu olanların, bu güne kadar, ülkenin tek "yabanhayvanı müzesini" ziyaret "etmemesini" neye bağlıyorsunuz?

Yukarıdaki örneği gördükten sonra, avcılık adına biri konuşacak ise, sizce bu kim olmalı?

***

Sözlerimi, Sn. Yaşar Buluç'un "Durusu Park'ın Gerçek Sahipleri" adlı eseri için, aynı kitapta, Sn. Ali Üstay'ın kaleme almış olduğu bir teşekkür yazısının içinden aldığım bir paragrafla bitirmek istiyorum...

***

".... Derken Durusu Park nasip oldu.

Çok sevindim.

"Ben toprak ağası oldum, buranın sahibi oldum" dedim.

Aradan 10 yıl geçti.

Artık öyle düşünmüyorum.

Gördüm ki; insan toprağın sahibi olamaz, toprak insanın sahibi olur.

Biz uyurken üstümüze konup, sabaha ölen bir sineğin üstümüzde iken;
"Ben bu adamın sahibiyim demesi gibi birşey bu" !..

Olsak olsak bekçi olabiliriz. Peki o zaman sahipleri kim?
                                                                                                                   Ali ÜSTAY

***

"Söz var gelir geçer, söz var deler geçer" sözü bir Türk Atasözüdür.

Ve bu söz,

Sn. Ali Üstay'ın derlemiş olduğu "Güzel Sözler "kitabından alınmıştır.

Teşekkürler Sn. Üstay...

Hem de binlerce kere...

İyi ki varsınız...

Bu yazı 19026 kez okundu...