Gelin Kayası


Gelin Kayası
Dini Çiftliği Mevkii

Ankara'dan Beypazarı istikametine gidenler, Beypazarı'na yaklaşık 9-10 km kala, yolun sağ tarafında ve kuzeydoğu isikametindeki "yalnız ağacı" büyük bir ihtimalle görmüştür.

Bozkırın yükselen tepesindeki bu ağacın ayakta kalma mücadelesi, ister istemez sizi hüzün denizinin derinliklerine çeker.

Düşünürsünüz bu "tekbaşınalığı".

Korku kaplar içinizi.

"Acaba!.." dersiniz!..

Belki de "olmaz ama!.." dersiniz!..

Onca meçhul, farkında bile olmadan sizi, sonu hiçbir zaman belirlenemeyecek bir bilinmezler dünyasına sürükler.

Empati duygunuzun gelişmişliği ölçüsünde bir tek ağaç, alır götürür sizi düşler dünyasına...

Çelişkilerle doludur hayalleriniz. Bir yandan, "daha çok yaşamak için" hayata tırnaklarınızı geçirmeye çalışırken anılarınızda, hala tazeliğini hissettiğiniz, belki de bir parçası olduğunuz "acı dolu sonlar" ürkütür sizi...

"Ben ne olacağım?" sorusu, bir anda yerle bir eder yaşam sevincinizi.

Oturduğunuz koltukta küçüldüğünüzü hissedersiniz. Bu duygu seli, kimilerini iliklerine kadar üşütürken, kimileri de sırılsıklam ter içinde kalır.

Düne kadar, gelecekte yaşanacak her anı bilme arzunuzun yerini, koyu kara bir korku bulutu kaplar.

Kim ister ki, sonu kötü bitecek bir oyunun baş aktörü olmayı!..

Bu noktada inançlarımız, azgın bir denizde tutulacak son bir tahta parçası gibi yetişir imdadımıza.

Derinden bir iç çekerken "Hayırlısı" dersiniz içinizden...

Teslimiyet duygusu dağıtır kara bulutları.

Gücünüzün güçsüzlüğünü ve onun küçük ölçekli sınırlarını, bir kere daha öğrenmiş olursunuz.

Yaşanan bu hal, onca olumsuzluğu içinde barındırırken bir isyanın kıvılcımları çakar beyninizde...

Kudretinizin sınırlarını öğrenirsiniz.

Akıl yolu ile öğrenilen bu hal, sizi huzura götüren yolun başlangıcıdır.

Yalnız bir ağaçtır, sizi içten içe söyleten.

Ve

Korkuttuğu kadar, güçlü kılan da "Tekbaşınalık"tır.

"Tekbaşına" ne olduğunu anlamanın yolu "içe yolculuk" ve "farkındalık"tan geçer.

Her zaman bu ve benzeri düşüncelerin tetikçisi olmuştur ağaçlar bana.

Çoğu zaman onların yalnızlığını yüreğimde paylaşırken, dik duruşlarındaki pervasızlık, güç katmıştır düşünce boyutlarıma.

Kısacası, ben onlara her zaman imrenerek bakarım.

***

Son 4-5 sene içinde avcı eğitimleri için Beypazarı, Çayırhan ve Nallıhan'a, pek çok kereler gittim. İki saati aşkın bir zaman dilimi, ancak gözlemlerle kısaltılabilir diye düşündüğümden olacak ki, her toprak parçasını ağaçlandırdım, her ağacı da konuşturdum.

Bende akıl bu kadar işte...

Takriben bundan 3-4 ay evvel Çevre ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün Nallıhan civarına yerleştirmiş bulunduğu yabankoyunlarını izlemek için "Nallıhan Yabankoyunu Yerleştirme Sahası"na gittik. Bu çalışmanın uzun yıllar öncesi yapılması gerekiyordu. Şimdi bile başarı ile gerçekleştirilmesi önemli bir olaydır.

Bu tür çalışmalar ülke genelinde değerlendirildiğinde, avcıların ilgisini iki sebepten ötürü pek de çekmez. Birincisi avcılar okumaz, dolayısıyla haberleri olmaz. İkincisi de "Bana ne faydası olur ki" diye düşünürler. 100 sene sonra bu ülkenin halinin ne olacağı, çok az sayıda insanın ilgi odağıdır.

Çekilen kaygı, sadece "yarın" içindir. Ertesi gün yaşanacak sorun için çözüm yollarının başında "Allah kerim" yatar. Şark motifleri ile dolu olan bu yorgan, büyük bir alanı sarıp sarmalar.

Tevekkül, elbette ki şart, hatta olmaz ise olmaz.

Ama asıl olan, önce çalışmak değil midir?

Avcıların okuduğu pek söylenemez ama, okuyanı (!) da var

Sayıları 60 civarında olan yabankoyunları ekim ayı sonunda sahaya salındı.

Avcılar fırsat verirse 100 sene evvel yaşadıkları alanda yeni sürüler oluşacak.

Bu alanlar, yakın zamanda yabanhayvanlarının çoğalması ile daha da güzelleşecek.

 

***

Nallıhan'dan dönerken Sn. Nihat Aksu ile her zamanki konular üzerine konuşuyoruz. Yani, ülkenin avcılık bağlamında "önü açık yarınlara" nasıl kavuşabilirliği üzerine. Nihat Bey, liyakat sisteminin yeterince uygulanmadığını hatta böyle bir sistemin "var olmadığını" örnekleri ile anlatıyor. Geçmişten günümüze kadar her dönemde "birilerinin adamı" olmanın, yeter ve geçer akçe olduğunu ifade ediyor. Üzülerek dinliyorum. Keşke bu içten konuşulanları dinlemesi gerekenler de duyabilse!..

Sizce, bir faydası olabilir mi?

-!..

Neden?

-!..

Bu sefer ben de size katılıyorum. Herkes her şeyi biliyor. İşine gelmediği için bilmezi oynuyor.

İşte bu konular üzerine sohbet ederken yalnız ağacın bulunduğu bölgeden geçiyoruz. Ağacı Nihat Bey'e gösteriyor ve aniden "Bu ağacı yalnız bırakmayalım, onun arkadaşlara ihtiyacı var" diyorum. Bu duygusal ve samimi arzum Nihat Bey tarafından hoşgörü ile karşılanıyor ve "Tamam, kasım ayında gelip buraya birkaç fidan dikelim"diyor.

Benim gibi aceleci bir adam için kasım çok, ama çok uzaklarda bir zaman dilimi. Bu konuşmanın geçtiği günün tarihini yapmış olduğum dijital çekimlerin üzerindeki tarihlerden bakarak tespit ediyorum 20 Temmuz 2005. Yani önümüzde daha 4 ay var!..

Ama bu sefer seçenekler sınırlı. Kasımı beklemezsek diktiğimiz fidanlar tutmayabilir.

Aylar geçiyor. Bu arada birkaç kere daha o istikamete gidiyorum. Her seferinde tepenin yanından geçerken "Az kaldı, bekle beni" mesajı gönderiyorum.

Dedim ya, bende akıl kısıtlı.

Bu arada internet vasıtası ile bir mektup alıyorum. Gönderen aile dostumuz Sn. Zeliha Öztürkkan. Diş Hekimi Sn. Yalçın Ergir'e bir mesaj gönderirken, aynı mesajı bana da göndermiş. Mesaj aynen aşağıdaki gibi.

Merhaba Yalçın

Aşağıdaki ‘Üç Duygu' isimli fotografımı sergiden hatırladın mı? Aynı ağaç… Tebrikler yeni kitabın için. Ben de ekte göndermiş olduğum fotoğrafı üç renk, üç duyguyu anlatıyor diye adlandırmıştım.

Sevgiler. Zeliha Öztürkkan.

"Üç Duygu"
Fotoğraf / Zeliha Öztürkkan

Mesajın içeriğinden de anlaşıldığı gibi Sn. Zeliha Öztürkkan'nın fotoğrafa olan ilgisinden dolayı çekmiş olduğu bu güzel kare, farklı bir zaman da Sn.Yalçın Ergir'inde dikkatini çekmiş o da yeni kitabına bu ağacı kapak yapmış.

 

 

Görüyor musunuz tesadüfleri!..

Sn Yalçın Ergir'i "Düş Hekimi" imzalı ve duygu yüklü yazılarından tanıyoruz. Bizlere çok farklı duygular yaşattığı için, yeri gelmişken kendisine teşekkürü bir borç biliyorum. Sn. Ergir, ellerinize ve yüreğinize sağlık.

Ortada, sadece bir tek ağaç var... İnsanlar farklı yaklaşımlarla aynı obje üzerinde değişik düşünceler üretiyor. Bu farklara, bizim zenginliğimiz denilebilir mi?

Siz ne düşünüyorsunuz?

***

Nihayet kasım ayı geliyor. Bu sefer önümüzde Şeker Bayramı var. Bayramdan önce Nihat Beyle konuşup. 15 Kasım 2005 tarihinde sabah 09:30 da Söğütözü'nde buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Randevu günü gelince saat 09:15 de işletmeye geliyorum. Nihat Bey'le arkadaşları hazır. Artık birbirimizin huyunu öğrendik. Herkes sözünün sahibi. Nihat Bey her şeyi hazırlamış. Fidanlar Beypazarı'ndan temin edilmiş. Bizlere yardım edecek arkadaşlar doğrudan "yalnız ağacın" bulunduğu alana geleceklermiş. Biz yine de her ihtimale karşı arabaya bir kazma bir de kürek koyuyoruz. Ekibin dinamosu Sn. Hasan Saday da gelince biz de doğrudan yola çıkıyoruz.

Bir kazma bir de kürek... İsterse neler yapabilir...

Çok uzaklardan arkadaşların geldiğini tespit ediyoruz.

Fidanlar geliyor.

Yalnız ağacı burada çobanlık yapan Sami Eke ve Aytekin Çamar iyi biliyor.
Burası "Dini Çiftliği" olarak anılıyormuş. Çiftliğin sahipleride Metin Arslan ve Ahmet Arslan'mış.
Tek ağacın bulunduğu tepeye de "Gelin Kayası" diyorlarmış.

Hilton Oteli'nde yapılan servisden tek farkı (!) çay tabağı yok!.. O kadar da olacak yani...

Ayaküstü yaptığımız sohbet sırasında, çobanlık yapan arkadaşlarımız bizlere çay ikram ediyorlar. Saman alevinde yapılan bir çayın lezzetini sadece içen bilir. "Ne farkı olabilir?" diye de düşünebilirsiniz. Bu farkı anlayabilmeniz için yaşamanız lazım. Avcı olmanız lazım. Soğuk buz gibi bir günün ortasında ve enerjinizin tükendiği, tabir-i caiz ise "bitmişliği" yaşadığınız bir anda, bir çoban sizi çağırır da içtenlikle çay içmeye davet ederse, önce şaşırırsınız.

Çünkü ortada çay yoktur ki!..

Daha sonra suyun nasıl ısıtılacağını, ateşin nasıl yakılacağını düşünürsünüz.

Sizin aklınız bozkırda ip atlarken, bir tutam samanın üzerine konan bir tezek parçasının, neredeyse bir hamlaç gibi yandığına şahit olursunuz.

5 dk sonra da çay hazırdır.

Daha sonra, bu anı hatırlarken yapacağınız  "Hilton" benzetmesi sıkça geçecektir. Lütfen bana inanın. Yaşamak lazım. Avcı olmak lazım!..

Tepenin eteğine kadar yaklaşan araçlardan aldığımız fidanları yerlerine götürmek için paylaşıyoruz.

Sn. Nihat Aksu

Sn. Hafize Arslan - Sn. Hasan Saday

Sn. Metin Kızmaz

Metin Kızmaz ve Halis Göltekin

Fidanları nerelere dikmemiz lazım?

Karar verildi ve dikim yerleri tespit edildi. Şimdi çalışma zamanı.

Yakın komşu olarak sedir ağacı seçiliyor.

İnşaallah tutacak...

Cansuyu çok önemli...

Dileriz ki emeklerimiz boşa gitmesin...

Yalnız ağaç bulunduğu konumdan ötürü erozyon tehlikesi altında.

Sn.Hasan Saday'ın önerisi doğrultusunda eğim yönünde, taştan set yapmaya karar veriyoruz.

Elbirliği ile yapılamayacak hiçbir şey yok.

Bakmayın benim çalıştığıma... İşi arkadaşlarım bitirdi.
Ben fotoğraf çekmekten çalışmaya pek fırsat bulamadım.

Ama çok duygulandım... Beni anlıyor musunuz?

Keşke gücüm yetse de, her gün böyle bir çalışmanın içinde olabilsem.

Arkadaşlarım 10 km mesafeden 2 kere su getirdiler.

Fidanların tutması için her konumu değerlendiriyoruz.

Soldan sağa: Hasan Saday - Hafize Arslan - Ahmet Güner- Mehmet Duran - Halis Göltekin

Hepinizin ellerinize sağlık.

Tabii ki, en çok da sizin...

 

Yalnız Ağaç

Dağın böğrüne
Bir hançer gibi saplanmış
Orada yıllarca, tek başına
Öylece kalakalmış,
Küçücük bir fidanken
Bu toprağa kök salmış.
Yalnız ağaç;
Yıllara göğüs geren
Bir kahraman bence.
Bir abide gibi durur;
Haşmetli, vakur...
Selâmlar gelen geçeni
Sessizce.


Tutuyor sımsıkı toprağı
Toprak onu sevmiş
O da dağı.
Sevdaya tutulmuş
Türküler söyler gün batımında
“Dağlar, dağlar
Seni seven yürekten ağlar!
Hisseder yalnızlığın acısını
Belki de unutturur
Ve mutlu olur
Toprak her baharda gül
Verince.


Yalnız ağaç, yalnız ağaç!
Kucağını bize de aç.
Nasıl içmişsen sevgiyi
Toprağa nasıl can vermişsen
Baharda bir tohum gibi düş
Görmesin gözler acı bir gülüş
Isıt, al kollarının arasına bizi
Kucakla, kucakla hepimizi
Kendince.

                                         Taner KARAHAN

 

 

 

İnsanlar köprü kuracakları yerde duvar ördükleri için yalnız kalırlar.

                                                                                                                                 J. Newton

Yalnız kalmamanız dileği ile...

Bu yazı 6270 kez okundu...