Ali Kozanoğlu


 

Nereden çıktı şimdi bu Mehmet Beyciğim!..

Sn. Ali Kozanoğlu hakkında yazdığım bu yazıyı görür görmez "Oldu mu şimdi bu Mehmet Beyciğim " diyecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Yazılmalı mıydı? Olsa olsa, geç kalınmış bir yazı denebilir. Sn Kozanoğlu ile ilk tanışmamız 1984-1985 yılları arasında oldu. O zaman av bıçağı yapmak için debelenip duruyordum. İşte bu sıralarda, Ali Bey'in bıçağa merakından ötürü tanıştık. Konu silah olsun da, ne olursa olsun. Ali Bey'e sorabilirsiniz. Bıçak, sapan, top, tüfek, roket, moket. Hiç bir şey fark etmez, doğru bilgi alacağınızdan hiç şüpheniz olmasın.

Bu yazımda sizlere, Ali kozanoğlu'nu tanıtmak istedim.

Söz sırasının, öncelikle Sn. Ali Kozanoğlu'nda olduğunu düşünüyorum. Daha sonra birkaç küçük şey de ben ilave edeceğim. İşte Sn. Ali Kozanoğlu.


Ankara'da 1943 yılında doğdum. Bir tatil seyahatinde, 1949 yazı sonunda, Bakırköy'de Kartaltepe İlkokulu'na başladım. Havasının veya suyunun, ilerideki davranışlarımda kesin etkisi olduğuna inanıyorum. İki haftadan sonra, 1' inci sınıfın devamı ve 2'nci sınıfı Ankara Sarar İlkokulu'nda, 3, 4 ve 5'inci sınıfları ise Ankara Maarif Koleji'nde okudum. Birkaç yaz tatili dışında çocukluğum Ankara'da geçti.

O zamanlar “Gar” karşısındaki Paraşüt Kulesinin sağ (Gençlik Parkı) tarafında bir (yivli silâh) Atış Poligonu vardı. Babam, ava merakı olmamasına rağmen silâha meraklıydı. Ara sıra bu poligona gider, bazen beni de götürürdü. Yanılmıyorsam tabancalar bile daha ruhsata bağlanmamıştı. Poligona gidenler ister kendi silâhlarıyla, ister orada umumun kullanımına açık silâhlarla ve poligonda satışa sunulan fişeklerle atış yapabilirlerdi.

Detayları çok kesin olarak hatırlamıyorum, fakat girişten hemen sonra çeşitli silâhların teşhir edildiği camekanların bulunduğu bir salon ve bir yanında yatarak ve ayakta atış yapılabilen bölümlerin bulunduğu bir koridor vardı. Her bölmenin yanında bulunan ve hedefleri getirip götürmeye yarayan kollu makaralar, her ne sebeptense dün gibi aklımda. Galiba, saçma patern kontrolu da yapılırdı.

Daha sonra, geniş bir yol yapılacak filân diye bu poligon yıkıldı, silâhları Belediye'ye verildi, 70'li yılların sonları gibi bunların bir kısmına belediye görevlilerine dağıtılmak üzere Ankara'daki bazı özel silâhçılar tarafından bakım ve tamir yaptırıldı. Sonraki akibetlerini bilmiyorum.

Şurası muhakkak ki, silâh merakımın bir kısmı babamdan geliyorsa öbür kısmı bu poligondan kaynaklandı.

Babamın hiç bir zaman bir taneden fazla silâhı olmadı. 1960'da elinde olan .32'lik Webley toplu tabancayı teslim edinceye kadar, hatırladığım kadarıyla ve sırasıyla 6.35mm Fabrique Nationale/Browning, 7.65mm Parabellum, .32 toplu Smith & Wesson, 7.65mm Walther PPK, 6.35mm Walther ve .32 toplu Webley tabancaları oldu. Ben de önceleri sevmeyi, sonra da sökmeyi ve toplamayı öğrendiğim tabancalar olarak aklımda kaldı.


1950'lerin sonunda tarihe karışan eski poligon ve avcılar kulübü binası. Şimdi, yerinde
bazı zamanlar sirk kuruluyor, bazen de belediye beton direk, otobüs, filân depoluyor.


1954 Yazında Robert Kolej imtihanını kazanınca, İstanbul yolu gözüktü. Orta öğrenimim İstanbul'da devam ederken, her türlü kesici, delici, ateşli silâhlara ve patlayıcı maddelere merakım da devam etti. Beyazıt, Yüksek Kaldırım ve Köprüaltı eski kitapçılarla doluydu, benim gibi silâha ve silâh bilgisine meraklı birisi için bir nevi cennetti. Kapalı Çarşı içerisindeki Eski Bedesten, Topkapı Sarayı Silâh Bölümü ve daha sonraki yıllarda Harbiye'deki Askeri Müze ise bu cennetin üst katları.

Yıllar içinde toplayabildiklerim...

Okul defterlerimin boş yerleri silâh resimleri ve bir gün sahip olmayı arzuladığım silâhların listeleri ile doluydu. Yuvarlak kurşunkalemlerin üzerine sarıp tutkalladığım dosya kağıtları (Şimdiki A-4. Daha önceleri ise eser-i cedid kağıdı denirmiş) ile oldukça sağlam borular yapar, bunları namlu olarak kullanır, toplar yapar ve kibrit ucundan kazınma “barut” ile atardım. Arkadaşlarımdan Alev Serçen bilhassa büyük delikli traş kremi tüplerinin folyosundan namlu, vida ve kapağından ise kama yapardı.

İrfanım arttıkça kimya laboratuarından “ödünç” aldığım malzemelerle karabarut yapmaya başladım. Tehlikesini azaltmak için de biraz daha yavaş yanan roket barutu yapardım. Bir gün, bir binanın ikinci bodrumundan ateşleyip merdiven boşluğundan yukarı gönderdiğim roket üçüncü kat tavanında infilâk edince, beni okuldan atmak yerine ısrarla bir kulüp kurmaya teşvik ettiler.



21 Üyeli “Robert Academy Rocket Society”nin13 üyesi ile 2 danışman öğretmenden Mr. Jacobsen
“k” benim değil, yıllık mürettibinin hatası .

1958 Sonbaharında kurulan kulüp 3-4 değişik yakıt deneyerek tele asılı -serbest uçuşun tehlikeli olduğuna ikna edilmiştik- çok miktarda -sayısını şu an hatırlayamıyorum- roketi telin bir ucundan öbür ucuna gönderirken, bir gün roketin birinin patlayarak parçalanması ve roket parçalarının bazı arkadaşların saçları arasından çıkması üzerine, bu sefer de kulübü tasviye etmeye teşvik edildik.

Rumelihisar Sırtlarının Baltacıları!..

Balta atmak ne dereceye kadar tehlikesizdi, bilemeyeceğim. Fakat Uzunçarşı'dan edindiğimiz 4 adet balta ile -ne de olsa herkes bıçak atar- antremanlara başladık. Yandaki resim dördümüzün de hem hedefi tutturduğu hem de baltaların saplandığı ender anlardan birinin tasviri. Okulda kesinlikle yasak olmasına rağmen bazı arkadaşlar ara sıra -babalarına ait- eski dolma tabanca, 22'lik tüfek, filân da getirirlerdi. Karabarut serbest olduğu gibi, yivli tüfekler daha ruhsata bağlanmadığı için 22‘lik fişek de rahatça bulunurdu.

Okul dışındaki boş zamanlarımda -yani hafta sonları ve yaz tatilleri ikmal kurslarından kalan zamanlar- tahtadan silâh maketleri yapmaya başladım. Bu arada okul piyeslerinde kullanılmak üzere de birkaç (P-08 Parabellum, PPSh-41 ve Bergmann) maket yaptım. Bir arkadaşım ise, odasının duvarına asmak için bir “1851 Colt Navy” maketi ısmarlamıştı. Fiyatını hatırlamıyorum lâkin saplarının geyik boynuzu taklidi olduğunu kesin olarak hatırlıyorum.

1961 senesi liseden zorla mezun olup, Kolej'in Makine Mühendisliği bölümüne girdim. Silâh merakı, roket, baltalar, filân derken okul pek de iyi gitmiyordu. 1962 yılı kış tatilinde lise arkadaşım Güneş Yunus'un misafiri olarak iki haftalığına Ankara'ya geldim. O tatilde, babamın bir arkadaşından ödünç aldığım bir Sauer çifteyle Tatar'da ilk ördek avıma çıktım. Bu zehirlenmemin bir diğer basamağı oldu.

Maket silahlar


Bu arada, dışı 1911 Colt otomatiği oldukça andıran ve iç parçaları kendi uydurmam olan bir tabanca maketinin iyilik sever bir vatandaş tarafından İngiltere'ye gönderilmesi üzerine bir burs kazandım. Vickers & Armstrongs (Engineers) bursuyla Barrow-in-Furness'teki (Kuzey Batı İngiltere) Fabrika Sanat Okulunda, fabrikanın muhtelif bölümlerinde ve mahalli Teknik Okulda çalışır ve okurken Vickers & Armstrongs yivli tüfek poligonuna sık sık gider, BSA yapısı tek atışlı Martini nişan tüfekleriyle yatar vaziyette .22 çap tüfek atışı yapardım.


1966 Yılı başında yine Ankara'ya döndüm. Döner dönmez de Güneş'le beraber -yine ödünç Sauer çifteyle- Balıkdamı'na giderek ördek avına başladım. Yaptığım maketlerde başarılı olduğumu iddia etmeyeceğim ama karamekeleri ördek sanıp vurduğum da bir gerçekti.

A.Kozanoğlu / İstanbul Askeri Müze eski binası önünde


1967 Yılında “Türkiye Avcılar ve Atıcılar Kulübü” bir silkinme ve toparlanma süreci içindeyken bir kaç yakın arkadaşım ile birlikte kulübe üye oldum. Kulübe eskiden üye olmuş fakat zamanla ayakları kesilmiş birkaç ağabeyimin de ağzından girip burnundan çıkarak, kulübümüze dönmeye ikna ettim. Bir yandan Sincan'da yapılan poligonda skeet/trap plâka atışları başlarken, bir yandan da Kulüp Başkanı Mustafa Coşkun ve İdare Heyeti “AV” adıyla bir dergi çıkartılmasına karar verdi. Dergi Yayın Heyeti'nin başına da Nihat Turan seçildi.


Sincan Atış Poligonunda bir grup: Mustafa Narttürker, Kemal Sezer, Ersin Sade, Hacı İsmail
Çolak, Fikret Tüzün, Altan Tuğcu, Ali Kozanoğlu. Ercan Ertuğ, Yavuz Gül, Güneş Yunus

Üyeler arasından eli kalem tutanlar, mürekkep yalamışlar, iyi çizim yapanlar, güzel resim çekenler, özel bilgileri olanlar ve hatta iyi av palavrası atanlar bu dergiye yazı vermeye başladılar.

Emekli Albay Sabahattin Erdem daha ziyade “silâh ve balistik” bilgileri verirken ben de biraz av ve silâh merakıma, biraz elimde bulunan bazı yerli ve yabancı yayınlara, biraz da İngilizce bilgime güvenerek, kendisinin izniyle, genel silâh bilgisi ile yine bu bilginin bazı detayları üzerinde tercüme/toplama/derleme - biraz da arkadaşlarımın ve benim tecrübelerimize ve bazı deneylerimize dayanarak- yazılar yazmaya başladım.

30-35 yıl önce yazılan bu yazılar -bazıları 1990'da yine AV Dergisi'nde değiştirilmeden tekrar yayınlandı- Ali Babür Özçeri, Güneş Yunus, ve bendeniz bugün okunduğunda hem yavan, hem gereksiz, hem de biraz komik buluyorum.Bazıları ise neredeyse tamamen başkalarının daha önce veya sonra yazdığı veya tercüme ettiği yazılarla aynı kapsamda olduğu için hiç yayınlanmadı.

Balıkdamı /Musa Dayı'nın evinin önünde.

Alev Serçen'le Balıkdamı dönüşünde otobüs bekliyoruz / 1966

O zamanın avlakları, av şartları, mevsimleri, av hayvanı miktarı, malzemeler ve giyim kuşam günümüze göre oldukça farklıydı. Avcı sayısı çok daha azdı ve ithalât yasak olduğundan av tüfeği ve fişeği kısıtlıydı. MKE tüfekleri bile her zaman bulunmaz, eskileri daha temiz yapıldığı için tercih edilir; MKE av fişekleri çok kaliteli olmadığı gibi çoğumuza da pahalı gelirdi.

Kaçak olarak bulunan Amerikan veya Avrupa fişekleri daha da pahalıydı. Çoğumuz (hele boş plâstik Amerikan kovanları bulabilirsek) fişeklerimizi kendimiz doldururduk. Randımanlı av ve atışlar için iyi, düzgün fişek doldurabilmek de neredeyse (bende pek bulunmayan) iyi atıcılık kadar önemliydi,

Güneş 270'ini sıfırlıyor. Ben sıramı bekliyorum. Namık hedefi kesiyor.

Bizim, “...... Sabah daireye giderken Eski Meclisin aşağısında İncesu Deresi'nin yayıldığı çipilliğe -takriben şimdiki Atatürk Spor Salonu ve Atatürk Kültür Merkezi civarları- uğrayıp iki-üç yeşilbaş vururduk,” diyen o zamanki yaşlı ağabeylerimize “kes yahu traşı, sen bu günden haber ver,” der gibi baktığımızı halâ unutamıyorum.

Ne var ki, ben de Erzurum Mahallesi'nin (Balgat) olduğu yerde 1970' lerin başında bile bıldırcın vurabildiğimizi söylemeye başlarsam aynı bakışlarla karşılaşacağıma eminim. Onun için nostaljiyi, tamamen olmasa da, bir kenara bırakmakta fayda var. Sürç-ü lisan ve sürç-ü hafıza edersem, af ola.


Ali Kozanoğlu
Ocak 2001

 

İşte Sn Ali Kozanoğlu'nun hayatından bir kesit. O şimdi emekli. Evinde vaktinin büyük bir kısmını kitapları ile geçiriyor.

Sn. Ali Kozanoğlu ve tamamı silahlarla ilgili bir kütüphane.

Bu ülkede onlarca silah fabrikası var,

Silah Sanayii ve İş Adamları Derneği var,

Avcılık ve Atıcılık Federasyonu var,

Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bağlı, silahlarla ilgili kısımlar var,

Çevre ve Orman Bakanlığı'nın silahlarla ilgisi var,

Hangisinin bünyesinde Sn. Ali Kozanoğlu kadar bu işleri iyi bilen biri var?

Hangisinin arşivinde silahlarla ilgili bu kadar kitap var!..

Hodri meydan!..

Sn. Ali Kozanoğlu bilgisayar başında, aklına takılan bir ayrıntı için tabir -i caiz ise internet vasıtası ile dünyayı kurcalıyor.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi konuyu masaya yatırırsanız yatırın, bir başarı varsa temelinde uzman kişilerin varlığına şahit olursunuz. Yani, işinin ehli adamın varlığı. Onların emeği büyüktür.

Ayrıca, aklı selim sahibi her kurum, kendi iş dalında uzman yetiştirmeye çaba sarfeder. Yetiştirdikleri bu kişileri de gözleri gibi korurlar. Bu, sadece bizim için önemli değildir.

Çünkü bu ülkede herkes her bi şeyi (!) bilir!..

Örneğin, medya silah konusunu masaya yatırır. Gazetede köşesi, kapısı, bacası, olan herkes tek kaynaktan elde ettiği sayısal verilere dayanarak, günlerce ahkam keser.

Zannedersin ki hepsi silah uzmanı, sosyolog, psikolog. Araştırın bakın, kimi filoloji mezunudur, kimi de ekonomi... Son gördükleri silah da çocukluk yılları sırasındaki mantar tabancası...

Ama bilin ki bunlar, hem yazar hem de konuşur.

Adım gibi biliyorum ki, sizler de sık sık "Neden adam olamıyoruz? " sorusuna cevap arıyorsunuz.

Bilenler kenarda oturuyor. Bilmeyenler ortada "cirit" atıyor.

Bu şartlar altında "Niye olalım ki!.."

Beni her zaman böyle gülerken göremezsiniz. Yani fotoğrafta!.. Lütfen yanlış anlamayın...

Sn. Ali Kozanoğlu, yakın zaman dilimi içinde, kalbine bağlı olarak büyük bir operasyon geçirdi. Ameliyat öncesi bir gün beni telefonla arayarak, ziyaret etmek istediğini söyledi. Ben de "Ne demek değerli dostum, şeref verirsiniz" dedim. Benim mütevazı ölçüler içinde olan hobi odamda buluştuk. Mutad seremoniden sonra yakında ameliyat olacağını söyledi ve "Mehmet Beyciğim dünyanın her türlü hali var. Ben, karıma ve kızıma söyledim. Başıma kötü bir hal gelirse Mehmet Bey bu kitaplıktan istediği kitabı alabilir dedim" dedi.

Kanımın damarlarımdan çekildiğini hissettiğim nadir anlardan birini,bu cümleden sonra yaşadım.

Başım döndü.

Aklıma geldikçe de hala da dönüyor.

Beni anlayabiliyor musunuz?

-!..

Ali Bey'i anlayabiliyor musunuz?

-!..

Kıtmir, Ali Bey'in köpeği... Ali Bey'i sevdiği tartışılmaz, evin de önemli bir üyesi...

Belki beni de sevecek ama... Şu kedi tüyleri üstümde olmasa!

Müteaddid defalar, Orman Bakanlığının ileri gelenlerine "Beşbinden fazla kitabım var gelin bu kitaplara uygun bir kütüphane yapın. Hepsini size hibe edeyim. Bunun karşılığında sizden bir tek isteğim var. İsmimi de bu kütüphanenin adı olarak koyun. Üniversitelerin kütüphane bölümünden mezun olan bir çalışanı da bunun başına getirin. Kitaplarımı zabıtla teslim ederim. Kitaplardan bir tanesi bile "bakan istese de kütüphane dışına çıkarılamaz"ı da şart koşarım." dedim.

Anlattıklarımı sonuna kadar dinleyeni bile hatırlamıyorum.

Ben biliyorum ki, bu yönde atılacak adımı takip edecek onlarca avcı arkadaşım var.

Gerekli güven duygusu yaratılsa Sn. Kozanoğlu bu arkadaşlarımdan biri olur.

Bu kütüphanelerde avcılığa gönül veren insanlar çalışmalı, gelecek kuşaklara iz bırakmalıdır.

İnsanı gözardı eden bir sistemin başarıya ulaşması imkansızdır.

Sn. Ali Kozanoğlu'nun çalışma yeri de bu mekanın müstesna bir yerinde olmalıdır.

O, her hali ile bu yeri hak ediyor.

Ameliyat sonrası kazandığı sağlığı ile hepimizi sevindirdi.

Ailenizle beraber nice sağlıklı yıllara değerli dostum...

İyi ki varsınız.

***

"Bilim, akrabalar tarafından yağma edilemeyen, hırsızlar tarafından çalınamayan ve başkaları ile paylaşılınca azalmayan servettir." sözü, "Bhavabhuti"ye aittir.

Peki;

"Bilim bir avdır, yazı o avın ayaklarını bağlar, avınızı kaçırmamak için onu yazı ile belirtiniz"

"Bilim nerede ise oraya gidiniz."

"Bilgi ibadetten üstündür."

"Beşikten mezara kadar bilimi arayınız." şeklindeki sözler kime aittir?

-!..

Kim anlıyor?

-!..

Bu şartlar altında, niye adam olalım ki?

Bu yazı 24433 kez okundu...