Avcı Eğitiminde Yaşanan Yanlışlıklar-3


3'üncü dönemin başlangıcı olarak, Sn. A.Hüsrev Özkara'nın görevden alındığı, yerine Sn. Prof.Dr. Mustafa Kemal Yalınkılıç'ın atandığı tarihi alabiliriz. Burada akla şöyle bir soru gelebilir. Her yeni gelen genel müdürün çalıştığı süreyi bir "dönem" olarak mı adlandıracağız?

Benim kişisel kanaatim odur ki, bu sorunun cevabı en azından şimdilik "evet"tir. Bir kuruma yön veren, o kurumun genel müdürüdür. Dolayısıyla çalışmalar her dönem için ölçülebilen parametrelerle değerlendirildiğinde, orta - iyi - çok iyi veya kötü bir sonuç çıkmış ise, bu dönemin müsbet veya menfi sorumlusu o dönemin genel müdürüdür. Onun adıyla anılması da doğaldır.

İşte bu düşüncelerin ışığı altında Milli Parklar'ın avcılık bağlamında tarihçesini kaleme almaya çalışıyorum. Ama ne çare ki yazılı belge yok denecek kadar az veya ben ulaşamıyorum.

Örneğin, Sn. Hüsrev Özkara'nın dönemindeki gibi, yapılan tüm çalışmaları bir kitapta toplayan bir belge bulabilir misiniz?

"Bunun bize ne gibi bir getirisi olur?" diye sorabilirsiniz.

Bu bize çalışmaların, nereden başlayıp nereye doğru gittiğinin izlenmesinin yanı sıra o dönemde ortaya konulan performansın değerlendirilmesi ve ölçülmesi yönünde pek çok veri sağlar. Ufkumuzu açar. Hata yapma olasılığımız azalır. Dolayısıyla dönemleri, birbiri ile mukayese etme şansımız çoğalır.

Bu da, su yolunda;

Kim, testiyi kırmış?

Kim, sağlam getirmiş?

Kimler, suya bile gitmemiş!..

Veya

Kim, suyu milletin evine kadar getirmiş!.. Bunları öğreniriz.

İlginizi çekmez mi?

Benim olaylara bakış açım budur. Özelikle, avcıların eğitimine olan tutku derecesindeki gönül bağım, beni içinde bulunduğumuz dönemi mercek altına almaya zorluyor. Çünkü, şu anda büyük bir emek sonucu kazandığımız cepheleri kaybetmenin korkusunu yaşıyorum. Elimdeki veriler o yönde.

Bunun dışında, tüm hayatım boyunca karşı olduğum bir önemli davranış biçimi de "mış" veya "muş" gibi davranma eylemidir.

Yani, eğitim veriliyor-muş,

Doğru çalışmalar yapıl-mış gibi davranma biçimi. Siz, örnekleri çoğaltabilirsiniz.

Özde, toplum üzerinde gerçek dışı bir imaj yaratma çabası içinde olmak.

Biz toplum olarak bunu seviyoruz. Örneğin, okuma yazma oranını bir kriter olarak alır ve bu oranı %70 den bir yıl içinde % 99 çıkarırsanız, dışardan bakıldığında "tüm takdirler sizin içindir" denebilir.

Ama aslında erişilmesi arzu edilen sonuç bu mudur?

Oran mühim değil, bize,"okuduğunu anlayan bir toplum lazım" desem ne düşünürsünüz?

Birileri de "ismini doğru yazsın kafi" diyebilir.

Bu yazıyı o birilerinin anlaması çok, ama gerçekten çok zor.

İşte, bu bakış açısının hakim olduğu 3'üncü DÖNEM için tespit edebildiklerim.

3'üncü DÖNEM

Ne acıdır ki, -belki de son 10 yıldır- yeni adıyla Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü devir teslim ritüelini usulünce beceremiyor.

Küçük ölçekli "yapılıyor" görüntüsü verilse de, aslında kerhen. Yani gönülsüz.

Gelen tedirgin, çünkü beraberinde önyargılarını da getirmiş, giden ise küskün.

Hiçbiri, bir diğerine bilgi aktarmıyor.

Çünkü farklı siyasi görüşlere sahipler.

Bir diğeri başarılı olursa, sistem dışı kalan kendisi için “her şey bitti” diye düşünüyor.

Hepsi alıngan, hepsi hassas.

Ne zaman? Kendileri incindiği an.

Biri çıksa da “Hadi , küskünlükleri unutalım" diyebilse… Belli mi olur?

Ya bu işe sadece gönül bağı ile katkı koyanlar?

Onların halini hiç düşündüğünüz oldu mu?

Hal böyle olunca yeni Gn. Müdür Mustafa Kemal Yalınkılıç törensiz (!), sessiz sakin göreve başladı. Ben zannediyordum ki eski genel müdür yenisine birikimlerini anlatacak, yenisi de bunu göz önüne alarak çalışmaları kaldıkları yerden devam ettirecek. Böyle bir şansın hiç olmadığını kısa sürede tespit ettim. Eskisinin, özürlerinden dolayı dışladığı kişiler, yeni dönemin ön plandaki adamları olmuş!..

Çıkmışlar ortaya, gidenin arkasında atıp tutuyorlar. Yaşamaları için yeni idareyi peşinen alkışlamaları lazım. Bu davranış biçimi eski bir tiyatro alışkanlığıdır. Kritik yerlerde seyirciyi gaza getirmek için işbaşı yaparlardı "Şakşakçı" denilirdi onlara. Görev edindikleri bu iş, aslında onların geçim kaynağı. Kesin bunların nemalandıkları kaynakları, görün bakalım neler oluyor. Sizin için neler diyebiliyorlar.

31 Temmuz 2003 / Balgat /ANKARA

Sn.M.Kemal Yalınkılıç'ı ilk defa Sn. Osman Pepe'nin yapmış olduğu bir toplantıda görmüştüm. Balgat'ta Çevre Bakanlığı'na ait bir binada toplanılmıştı. O gün, "kim kimdir?" sorusu cevaplanamadı. Dolayısıyla ne o beni bildi, ne de ben onu tanıma fırsatı buldum.

Sn. Yalınkılıç ile ikinci temasımız TRT kanalından yapılan canlı bir yayında oldu. Beni bu yayına önce konuşmacı olarak davet ettiler. Ben kabul etmedim. Israrların sonunda, hiç olmazsa evden telefon ile katılmamı sağlayacaklarını söylediler ve de öyle oldu. Geçmiş dönem için, hiç sıkılmadan ve utanmadan "hiç bir şey yapılmadığını" anlatmaya çabalayan konuşmacının sözlerinin gerçeği yansıtmadığını ifade ettim. Bunun ispatı olarak da bakanlığın yaptığı çalışmaları topladığı kitaptan örnekler verdim. Sn. Yalınkılıç'da bu görüşüme katıldığını ifade etti. Sözlerini "Sn.Mehmet Emin Bora bu sektörün duayenlerindendir" şeklinde sonlandırdı.

İşte aynen bunları yaşadık. Ya ben bu yayına katılmasaydım!...

Söylenenlerin yanlışlığını kim ortaya koyacaktı? Kamuoyunu yanıltmak ayıp değil mi?

Bu olaydan sonra Sn.Yalınkılıç'a yazılı olarak teşekkür ettim. İşte o tarihte yazdığım mektup.

Çevre ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü
Sn. Genel Müdür. Prof. Dr. M. Kemal Yalınkılıç,

Muhterem Efendim,

Size göndermek için, içeriği farklı bir mektup hazırlamıştım. Malumunuz olduğu üzere kısa süre önce bu mektupta yaşanması muhtemel sıkıntıları zat-ı alinize televizyondan arz etme fırsatı buldum. Hal böyle olunca da o mektubu göndermemin bir anlamı kalmadı. Dolayısıyla ben de bu mektubu kaleme aldım.

Sn. Genel Müdürüm,

Öncelikle hakkımda söylediğiniz övgü dolu sözler için size bir kere daha teşekkür ederim. Çok duygulandım. Bir güzel sözün neleri yapmaya muktedir olduğunu, sabrın ve doğruluğun er veya geç, ama muhakkak suretle iltifata tabi olduğunu bir kere daha sayenizde öğrenmiş bulunmaktayım. Tekrar tekrar teşekkür ederim.

Sn. Genel Müdürüm,

Geçmiş dönem çalışanları tüm samimiyetim ile söylüyorum ki çok başarılıydılar. Ve siz benden çok daha iyi biliyorsunuz ki mevcut kadronuz çok bilgili ve yetenekli. Dolayısıyla siz, bu dönemde çok daha başarılı olacaksınız. Bizim gönlümüzden geçen bu. Sizin başarınız bizim için gurur, millet için de refah sebebi olur. Hangi sağduyu sahibi bunu istemez?

Bu bağlamda uygun gördüğünüz takdirde emrettiğiniz her konuda elimden gelen her katkıyı koyar her çalışmanın içinde bulunurum. Geçmişte olduğu gibi, bu çalışmaların karşılığında hiçbir talepte bulunmayız.

Takdir ve tensip zat-ı alinizindir. Bu vesile ile saygılarımın kabulünü rica eder, çok önemli görevinizde engin başarılar dilerim. 05 Kasım 2003 / Mehmet Emin BORA

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn.Md. Sn. Prof. Dr. Mustafa Kemal Yalınkılıç

Daha sonra da, MAK öncesi yapılan bir danışma toplantısı sırasında yüz yüze görüştük. O toplantıda Kemaliye'de yapılan yasa dışı eylemleri belgeleri ile ortaya koymama rağmen, hiç bir eylem yapılmadı. Aradan neredeyse 2 yıla yakın bir zaman geçti, hala da ses yok.

Bu dönem içinde bütün enerjimi 09 Mart 2004 günü Kütahya'da sunacağım "Rasyonel Hasat ve Merhamet" başlıklı müzikli söyleşi için sarf ediyordum. 10 Mart 2004 günü Kütahya'dan dönerken telefonla Sn.Mustafa Akıncıoğlu'ndan bir davet aldım. 11 Mart 2005 sabahı Milli Parklar'da görüşecektik.

Söz verilen saatte orada oldum. Sn. Akıncıoğlu "Biz göreve geldikten sonra herkes geldi, sadece siz gelmediniz. Niçin?" dedi. Ben de "Ben, ne bir şey satıyorum ne de bir şey istiyorum. Geçmişte yapabildiklerim ise ortada... Ben zannediyordum ki sizler beni ararsınız... Buna rağmen sizler beni görmek istemezseniz, ben niye geleyim ki..." dedim. Bu mecrada devam edilen konuşma, zaman zaman fikir alışverişlerine kadar uzandı. Birlikte çalışma temennileri ile son buldu.

Aradan bir yıldan fazla zaman geçti ama hiç müşterek çalışmamız olmadı.

Bu arada günler geçiyor, avcı eğitimi ile ilgili başlatılan seferberlik, geçen zamandan ötürü heyecanını kaybediyordu.

4915 sayılı yeni Kara Avcılığı Kanunu yayınlanınca bu kanundan gücünü alan yeni yönetmelikler hazırlanması gerekiyordu. Bu yönde uğraş verdiklerini duydum.

Zaman zaman kuruma uğradığımda lisanı münasip ile "Avcıları bağlayan yönetmeliklerin hazırlanmış bir taslağı varsa ve eğer bana verirseniz bakarım. Yanlışlığına kanaat getirdiğim bölümlerin gerekçelerini yazar, farklı bakış açıları ile taslağınızı incelerim" dedim.

Bu kurum içinde beni 13 senedir yakinen tanıyan arkadaşlarım var. Onlar, bu isteğimi memnuniyet ile karşıladılar. Taslağı vermemekte direnenler de oldu. Sn. Mustafa Akoncıoğlu'nun talimatı ile ben bunları aldım ve inceledim.

Av ve Yabanhayatı Dairesi Başkanlığı

Soldan sağa: Gn. Md. Mv. Sn.Mustafa Akıncıoğlu - Planlama Şb. Md. Sn. Hasan Saday

Çok kapsamlı ve çok uzun metinlerdi. Üzerlerinde uzun süre çalıştım. Aklımın yettiği kadarı ile, sanki kurumda görevli bir memur gibi saatlerce göznuru döktüm. Dil ve mantık yanlışlıklarının dışında kurumun bağımsız çalışmasını sağlayabilecek ayrıntılarda, idarenin dikkatini çekmeye çalıştım.

Karşı görüşlerimi yasal dayanakları ile sundum. Bazı yönetmeliklerin "bu hali ile çıkarsa idareyi müşgül duruma sokacak sonuçlar doğurabileceğini" söyledim.

Sanki ben hiç ikaz yapmamışım gibi yönetmeliğin üzerinde sakıncaları berteraf edecek hiçbir değişiklik yapmadan aynı hali ile çıkardılar. Şimdi hep beraber göreceğiz ve izleyeceğiz.

Bakalım ne olacak?

Bahse konu yönetmeliğin adı -Av ve Yaban Hayvanları ile Bunlardan Elde Edilen Ürünlerin Bulundurulması, Üretimi ve Ticareti Hakkında Yönetmelik - dir.

Avcıların eğitimini düzenleyen yönetmelik çıkana kadar avcı eğitimine zorunlu olarak ara verildi. 31.12.2004 tarihinde bu yönetmelik Resmi Gazete'de yayınlandı. Ancak yürürlüğe giriş tarihi 01/04/2005 olarak belirlenmişti. Bu yönetmelikde göze batan bariz bir hata yok. Sıkıntı, uygulama alanında.

20 Nisan 2005 tarihinde ilk kurs için çağrı aldım. Hızla ve şevkle gösterilen her yerde, hiç bir ön koşul ortaya koymadan başladım koşuşturmaya. İlk dersin sonunda bazı yenilikler yapmam gerektiğini fark ettim. Hz. Mevlana: “Ne kadar söz varsa, hep düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” diyordu. Yoksa eğitimi geçmiş dönemdeki avcılara göre son derece zor olan yeni gurupların eğitimi, kısa sürede sıkıcı bir hal alacaktı.

Çünkü, geçmişte gönüllü gelen avcıların yerini şimdi, tabir-i caizse zoraki gelen avcılar aldı.

Yunus Emre: “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası.” derken bilgi bağlamında yeniliğin cazibesini anlatmak istemişti. Ben de böyle düşündüm ve ders notlarını artık, bir sunu cihazı eşliğinde anlatmamın doğru olacağına kanaat getirdim. İlk ders gününün sonunda cihazı aldım.

Dizüstü bilgisayarım, düzenlediğim ders notlarını istediğim sürede perdeye yansıtmıyordu. Yavaşlamıştı. Hafızası yeterli değil ve değiştirilemiyordu. İki gün içinde onu da yeniledim.

Perdem, ayaklı sehbam ve iki çantam ile orta halli bir kervanın hem başı (!), hem de sonu oldum.

Ama yine gönüllüydüm. Kimse zorlamadı ki!..

İşte bu şartlar altında en azından benim için 3. dönem başlamış oldu. Bu yazı dizisini kaleme aldığım tarih itibarı ile 18 kere derse gittim. Dersler başlamadan hem sınıf listelerinin hem de katılımcıların fotoğraflarını çektim. 4 parçadan oluşan düzenek de, aşağıda fotoğrafta görüldüğü gibi oldu.

Ders konusunu destekleyen slaytların altına müzik de koymuştum!..

Masada her zaman fotoğraf makinesi, ve anket kağıtları bulundurdum.

Kurmuş olduğum bu sunu düzeninin avcıların ilgisini çekeceğini zannetmiştim. Ama zaman içinde, avcıların büyük bir çoğunluğunun bu kurslara önyargılı geldiğini tespit ettim. Onlara göre, sonucu önceden belli bir sınavın dersine gelseler ne olurdu, gelmeseler ne olurdu!..

Zaten hangisine sorarsan da, "Bu yaştan sonra bana ne öğreteceksiniz ?"diyordu.

Ama ne acıdır ki gelenlerin %90'ı, kullandığı silahın çapının neden 12-16 -20-28 veya 36 v.b şeklinde bir numara ile tanımlandığını bir türlü anlatamadı.

Santim dediler... Çap dediler... Namlunun çapa oranı dediler... Öyle şeyler söylediler ki... Hem, için için üzüldüm, hem de gülmek zorunda kaldım. Bunun aksini savunanlara şimdiden hodri meydan... Kursun ilini, ilçesini ben seçeceğim. Gidip aynı soruları onlara beraber soracağız. Sonrasını hep beraber görürüz.

Örnek o kadar çok ki!..

Yüksek öğrenim görmüş bir avcı, bu kurslar açıldığından beri her yerde söyleniyordu "Bu kurs bize ne öğretebilir" diye. Ne zaman ki kurslar zorunlu oldu... Bu arkadaşımız da gelmek zorunda kaldı. Çünkü ruhsatının tarihi dolmuştu. Kurstan bir gün evvel, bir arkadaşımızın yanında (İsmi bende saklı) yine aynı plağı çalınca, o arkadaşım da ister istemez "Madem her şeyi biliyorsun anlat bakalım habitat ne demek?" diye kendisine sormuş. Her şeyi bilen avcı kardeşim elini çenesine atıp bir iki öksürük molası aldıktan sonra "Bunu kim bilmez ki!.. Ne var yani... Buğday, arpa v.s" demiş. Arkadaşım da ismi ile hitap ederek "Sn. .......... yanlış hatırlamıyorsam onlara hububat denir, istersen bir kursa git de sonra yine konuşuruz" diye bu arkadaşımızı selametlemiş.

İşte 3'üncü Dönem'den eğitim manzaraları Ankara'da bu şekilde oluşmaya başladı. Kısa süre sonunda tespit ettiğim gerçek şu oldu. Avcılık kulüpleri, kulübe maddi menfaat sağlamak amacı ile hızla kursiyer buluyor ve onlara, sonuç hakkında da garanti veriyorlardı. Doğa Koruma Şb. Müdürlüğü'nden şifahen aldığım imtihan sonuçları benim bu tespitimi doğrular nitelikteydi.

Temmuz 2005 tarihi itibarı ile kurs sonunda Ankara'da;

İmtihana giren kursiyer sayısı 510.

Başarılı kursiyer sayısı 510.

Nasıl sonucu beğendiniz mi?

Adım gibi biliyorum ki, gerçek bu değil. Ders öncesi kursiyerlere dağıttığım anketi bile dolduramayan avcılar var. Nasıl oluyor bu firesiz başarı?

Bu kötü gidiş hızla ivme kazandı. Her gece kurs açılıyor, ben de her gece derse girip tabir caiz ise kendimi bitiriyordum...

Nasıl mı?

Olumsuzlukları içeren çeşitli belgeleri sunmadan önce, bir konuda açıklama yapmam gerekecek.

Sayıları, genel toplam içinde ancak % 10 kadar olan bir avcı topluluğu var ki, burada onları yazacağım tüm eleştirilerden uzak tutmak isterim. Onlar ne yaşlarına, ne de başlarına baktılar. Büyük fedakarlıklarla uzak mesafelerden geldiler. Dersten önce çeşitli sağlık sebeplerinden ötürü, 4 saat bir süre sandalyede oturmalarının mümkün olmadığını ifade ederek mazeret beyan ettiler. 1'inci dersin sonunda ise " Katlanabiliriz... Gitmiyoruz çok keyif aldık" dediler. Pursaklar'da yapılan kursa katılan tüm avcı kardeşlerime gönül dolusu sevgi sunuyorum. O sıcak atmosferi hiç unutmayacağım.

Pursaklar / Avcılık Kursu 2'inci Dönem

Tekrar tekrar teşekkür ederim...

Soldan Sağa - Sn.Fuat Elmas - Sn. Mehmet Ali Koçak

Tabii ki sizlere ve sizin gibi olan herkese ...

Her iki gecenin biri ve en az 4-5 saat ayakta olunca, zaman zaman da olsa kurslarda zorlandığım anlar olmuştur. Dışarıdan görüldüğü gibi kolay değildir avcıların karşısında konuşmak. İzlemez gibi görünür, bir anda akıl almaz bir soru ile sizi denerler. Kiminle, nerede karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Heterojen bir topluluktur. Her kesimden insanla karşılaşacağınızı hiç unutmamanız gerekir. Bakın, ben bir ara bu gaflete düştüm.

Yer Gölbaşı. Genç Avcılar'ın düzenlediği bir kurstayım.

Genç Avcılar Derneği / Gölbaşı

5 gündür hemen hemen her akşam derse gittiğim için aşırı derecede yorgunum. Bir gün Ravlı, bir gün Polatlı!.. Bunun dışında kurslarda gördüğüm ilgisizlik beni daha çok yıpratıyor. Bu düşüncelerle derse başlarken önce dersin kısa bir içeriğini anlattım. Felsefe bölümüne gelince "Şimdi size bir fotoğraf göstereceğim. Bu adamı tüm dünya tanıyor, ama malesef Türk avcısı tanımıyor!.. Bu adamın kitapları liste başı, ama avcı bunu bilmiyor. Bu adamı tanıyana bir takım elbise alacağım" dediğimi iyi hatırlıyorum.

Hatta biraz da "efelendim" dersek daha doğru olur. Sınıfta önce kısa bir sessizlik oldu. Ben biraz daha şiştim. Aslında avcılara, kitap okunmadıkları için çok kızgınım.

Bir parmak havaya kalktı, bir avcı söz istedi ve başladı saymaya;

- Kitabın adı "Avcılık Üstüne" YKB yayınlarından. Çevirisini de Derin Türkömer yapmıştı. Yazarın adı da j.O.Y Gasset...

- !..

Yüzüme, gülme ile sırıtma arası bir ifade düştü. Gördün mü? Ne olacak şimdi?

Bana göre sınıftaki avcılar, sonuçtan son derece memnun!..

Veya herkes bana öyle görünüyor.

- Ne yapacağız şimdi?

Yapacak tek bir şey var. O da sonuca katlanmak ve boynumuzu bükmek.

Tabi boynumuzu bükünce bunu da tespit etmek lazım. Biz de öyle yaptık.

Bu yeterli olmuyor. Bir takım elbise demiştik ya... Elbise parası olan 200 YTL 'yi hemen Sn. ...... 'a takdim ediyorum. O da çok şık bir davranışla bunu kabul edemeyeceğini ifade ediyor. Ben de bu parayı Genç Avcılar Derneği'ne bağış olarak veriyorum. Sınıf da bizleri alkışlıyor. Sizce de hoş olmamış mı?

Ama bu kursların hali hazır durumu son derece vahim. Olumsuz örnekler çoğunlukta.

İşte örnekler;

Kursiyer listesinde 40 kişinin adı yazılı

Mevcut 25 kursiyer.

Kursiyer listesinde 40 kişinin adı yazılı

Derse giren kursiyerler, hemen giriş ve çıkış kolonlarını imzalıyorlar.

Ve 2'inci dersin başında onları ara ki bulasın.

Listede 40 kursiyerin adı yazılmış, mevcut kursiyer sayısı ise 29 kişi.

İşin daha dramatik tarafı, kimi zaman derse girerken, kimi zaman da ders anında ortaya çıkıyordu. Derse girerken sırtımı sıvazlayan av bayileri "ağabey arkadaşları çok sıkma, yarım saat sonra bırak da da gitsinler" diyordu.

Bir başkası, eğitimin faziletlerini bana anlatıyor ama sorumluluğunu taşıdığı kursun bekçisi "Ders 21:00 de bitecek başkan bana öyle söyledi" diyerek ders yaptığımız pasajın kapılarını kapatmakla bizi tehdit ediyordu.

Altındağ'da bulunan 9'uncu Akşam Sanat Okulu'nda yaşananlar ise tam anlamı ile bir rezaletti. 2'inci ders saatinin sonunda parmağını zile basan kapıcı bir daha parmağını kaldırmadı!.. Ona da 2 saat sonra ders bitecek demişler!..Kısacası, bu dönemde herkes işine geldiği gibi davranıyor.

Kulüp başkanları, kulüplerine gelir sağlarken, kursiyerlere "garantili imtihan sonucu" vaad ediyor.

Bekçiler, kursiyerlerden bir şekilde adam başına bir milyon para alıyor.

Kerameti kendinden menkul ayrıcalıklı (!) kişilerin adları listelerde var ama kendileri yok.

Bazı listelere, kurs bittikten sonra yeni isimler kaydediliyor. Ve benzeri pek çok bir sürü çirkinlik.

Şu anda yaşanlardan, onların adına ben utanıyorum.

Bu anlattıklarımdan çok daha fazla olumsuzluk var. Çünkü, taşrada neler oluyor, bunu bilmiyoruz. Ama başkentte bunlar olabiliyorsa gerisini varın siz düşünün!.. Buraya kadar olumsuzlukları belgeleri ile sergilemeye çalıştım.

Şimdi de ne yapılması gerektiği hususunda

kişisel görüşlerimi ifade etmeye çalışacağım.

Bilinmelidir ki geçmiş dönemde, kulüplerin daha aktif hale gelmesi için teşvik bağlamında yapılan bu destekleme faaliyeti o günün şartları ile doğruydu. Bu gün de şekil bakımından mümkün görülüyor.

Ama kursların uygulama şekli, amacı ile çelişiyor.

Bakanlık, "bindiği dalı kesmez" diye düşünmek istiyorum.

Bakanlık bu kursların kötü gidişatına "dur " demek zorundadır.

Aksi takdirde, yaşanacak olumsuzluklardan avcıyı nasıl sorumlu tutarsınız ki?

4915 ayılı Kanuna göre bu işin tartışmasız patronu Çevre ve Orman Bakanlığıdır. Bakanlığın izni alınmadan hiçbir şekilde kurs açamazsınız. Kursun açılabilmesi için de, bazı fiziki şartların oluşması kanun emridir.

Örneğin; 625 sayılı Özel Öğretim Kursları Hakkındaki Kanun kursların hangi şartlar altında açılabileceğini tarif ediyor. Fiziki şartlardan başlayarak; kapısının eni boyu, binanın konumu öğretim kadrosu ve daha pek çok şeyin nasıl olması gerektiğini tek tek yazıyor. Bu dershanelerin açılış iznini de Milli Eğitim Bakanlığı veriyor.

Şu anda pek çok merkezde bu kurslar yukarıda örneklerini verdiğim şekilde kimi zaman olumsuz şartlar altında Halk Eğitim Merkezlerinde, kimi zaman da kahvehanelerde veriliyor. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz alanın 5 mt. sağı bir kıraathane ve ben burada derse gittim. Kahve ve birahane karşı karşıya. Kulüp, bu mekanların desteği ile ayakta durabiliyormuş!.. Düşünebiliyor musunuz?

Gerçek acı ama bu.

Kağıt üzerinde 3000'e yakın üye!.. Zar zor aidat veren 60-70 kişi. Ne yapsın kulüp yöneticisi? O da eline geçen fırsatı değerlendirmeye çalışıyor. Bu sistemde arada canı çıkan "eğitim" oluyor. Küçük menfaatler karşılığında feda edilen "eğitim"!..

Amacım hiç kimseyi mağdur etmek değil. Onun için, yer ve mekan yazmıyorum. Bu kulüp, eğitimlerin başlamasından bu yana aradan 3 seneden fazla zaman geçmesine rağmen ilk kursunu yeni gerçekleştirebilmiş!.. Hiç bilgileri olmamış.

Bu bölgeyi ava kapatın ve seyredin.

İdareye, günde kaç telefon gelecek acaba?

İlgi, bilgi nasıl olurmuş hep beraber görürüz.

Hiç kimse geçmiş dönemi yargılamaya kalkmasın. "O zaman da benzeri haller vardı" derseniz ben de "O dönemde yapılanlar o dönemin doğrularıydı. Yasal dayanak yoktu. Eğitim zorunluluğu yoktu. Şimdi ise var." derim.

Unutulmaması gereken önemli nokta şudur. Ele tarihi bir fırsat geçmiştir.

"Zorunlu Eğitim Fırsatı"

Bu şansı kötü kullanma gibi bir hakkınız yoktur.

Bunu sorguluyorum.

Suçlu aramıyorum. Çözüm arıyorum ve çözüm yolları tartışılsın istiyorum.

İşte benim önerdiğim çözüm yolları:

1- İdare, bir an evvel eğitim görevini özel dershanelere bırakmalıdır.

Maliye Bakanı Sn.Kemal Unakıtan "Türkiyede artık devlet hiç kimsenin destekçisi veya ayakta durması için değneği değil. Tam rekabet vardır, herkes kıyasıya kendisini en verimli hale getirmek mecburiyetindedir. Herkes kendi ayağının üstünde duracak, duramadı, eh güle güle . Yani devlet kimsenin ayak değneği değildir " diyor. 21 Ağustos 2005 / Hürriyet Gazetesi

Verimli olmayan kamu iktisadi kuruluşları kapatılırken, siz, av kulüplerini hem de yanlış gidişatı göre göre dolaylı yoldan destekleyeceksiniz!.. Bence çok acı ve yanlış.

Kulüpleri, üyesi olan avcılar desteklemeli. Hep bunu söyledim hep bunu savundum.

(Aksini savunanları iyi izleyin... Şimdi bu yazım üzerine 3-5 popüliste gün doğdu.)

Avcılıkla ilgili eğitimin özel dershanelere bırakılması, yapılması gereken işlerden sadece bir tanesidir. Bugün av kulüplerinin yaptığı yanlışı, yarın özel dershanelerin yapmayacağını hiç kimse garanti edemez. Bunun da çözümü vardır.

2- Sınav sorumluluğunu ÖSYM üstlenmelidir.

Bu suretle gerçek serbest piyasa koşulları oluşacak, iyi öğreten başarılı sayılacak, iyi öğrenen de sertifika alırken, hatır gönül işleri de ortadan kalkacaktır.

Bu olguyu desteklemek için, ders saatlerinin ilk aşamada en az 50-60 saate çıkarılması, diğer doğru bir davranış biçimidir. Çünkü yeni bir nesil geliyor. Hedef bu kitle olmalı ve düzenli olarak ders saatleri zaman içinde artmalı ve Avrupa seviyesine gelmelidir. Almanya'da bu eğitim 250 saat gibi süreyi kapsamaktadır. Bu eğitimi destekleyecek yeni eğitim kitapları kaleme alınmalıdır.

İkinci ayaktan sonra, son derece radikal bir karar daha alınması gerekmektedir.

3- Ülke avlaklarının taşıyabileceği avcı sayısı hesap edilmeli

ve

hızla avcı sayısı dondurulmalıdır.

Örneğin, bir an için bu rakam ülkemiz için 250.000 avcı olarak tespit edilmiş olsun. Bir sonraki sene sistemden çıkan avcı sayısı ne ise, sisteme de o kadar avcı girmelidir. Bu da imtihan sonucunda, en yüksek puanı alan avcılardan yukarıdan aşağıya doğru olmak üzere sıralama düzeni ile gerçekleşmelidir.

(İmtihana 10.000 veya daha fazla kişi girecek ama o sene örneğin; 3650 kişi avcılığı herhangi bir sebeple bırakmış ise sadece o yıl en yüksek puan almış 3650 kişiyi avcı yapacaksınız.)

Bir an için böyle seçilmiş bir avcı kitlesine sahip olduğunuzu düşünebiliyor musunuz?

O ülkede yabanhayatı tehlikede olabilir mi?

Veya, avcıların kazandığı itibarı düşünebiliyor musunuz?

Bu, bir takım insanların veya ticari kuruluşların işine gelmeyebilir. Gelmesin de!..

Önemli olan av-yabanhayatının düzene kavuşmasıdır. Doğal kaynaklarımız ancak radikal ve akılcı kararların hızla uygulanması halinde gelecek nesillere aktarılabilir.

Evrensel ölçekli değerler hızla yerine oturtulmalı, yerel ölçekler ve popülist yaklaşımlar terk edilmelidir.

Süreç sonunda, bugün bu fikirlerime kızanlar "adam doğru söylemiş de biz anlayamamışız" diyeceklerdir.

Bu oluşumu ben göremeyeceğim, ama inanıyorum ki gençler görecek.

Tüm bu hayallerimi gerçekleştirecek kadro, bakanlık içinde fazlası ile var. Geçmiş dönemde görev yapan tecrübeli bir kadro kısmen de olsa yerinde duruyor. Ama siz onlara maddi manevi destek vermezseniz onlar ne yapabilir ki?

Avcıların pek çoğunun (%90) mevcut sistemin değiştiğinden haberi bile yoktur. Eskiden Başmühendisin yetki alanı çok genişti. Yeni idari sistem ile bu yapı değişti ve eskiden Başmühendislik olan makamın adı Doğa Koruma ve Milli Parklar Şb. Müdürlüğü oldu.

Bu şube müdürlüğü, İl Çevre ve Orman Müdürlüğü'ne, o da bulunduğu ilin Vali'sine bağlandı. Personel, araç ve gereçleri azaldı. Sadece bununla kalsa iyi... Şimdi yeni ceza yasası "polisin elini tuttu, hırsızı haklarla donattı." Bu durumdan, koruma kontrolle görevli olan muhafaza memurlarıda paylarına düşeni aldı. Artık avcının arabasını, onun rızası olmadan arayamıyorlar. Mahkeme kararı getirceksin!.. Yasa bunu öngörüyor.

Bir dağın başındasın... Adam suç işlemiş... Biliyorsun ama dokunamıyorsun... Günlerden pazar... Hadi bakalım 20-30 km ötedeki ilçeye (Nasıl?) git... Savcıya suç duyurusu yap... Hakimi bul... Arama kararı al... Dön... Ve zabıt tut...

Nasıl olmuş? Beğendiniz mi?

Keşke olumsuzluklar bu kadarla kalsa...

Bazı illerde İl Çevre ve Orman Müdürlüğü'nün başındaki yetkili kişilerin almış olduğu eğitim, yabanhayatının gerçeklerini anlamaya uygun değil. Bu alan, özel bir bilgi birikimi istiyor. Sıradan bir tahsil ile, canlarını bizlere emanet etmiş varlıkların dünyasını idare edemezsiniz. Sizin için hiç de önemli olmayan bir canlı, sistemin vazgeçilmezi olabilir. Bu makamlara hasbel kader atanmış olan yetkililerin bu işte günahları yok. Bu işin günahı, bunun önemini anlayamayan üst düzey yöneticilerinindir.

Ben buraya not düşüyorum. Bu sistem, var olduğu şekli ile yürütülmeye çalışılırsa

"bir sonun başlangıcıdır"

diyebiliriz. Bu yoldan tez elden dönülmelidir.

Bir mühendis,

Bir araba,

Bir muhafaza memuru!..

Ve...

Al sana kocaman bir Ankara...

Koru, üret ve yönet...

Bu çarpıklık gerçektir ve bunun sorumlusu yine zirvededir.

Ankara'nın durumu üç aşağı beş yukarı budur. Yeni adıyla Şb. Müdürlüğü, ayrıca Ankara ve Ankaraya bağlı çevre illerin ihtiyacını gidermek için sürekli olarak ihaleye çıkmaya da hazırlanır. Geceleri dağda bayırda, mesai saatlerinde de masa başında olma zorunlulukları var. Hafta sonlarında da denetim görevi onları bekliyor.

Yaşanan yanlışlıkları, burada çalışan tüm arkadaşlarım benden de iyi bilirler. Örneğin; kursları "kapatalım" diye ortaya ciddi bir tavır koyarlarsa, bir anda menfaat ilişkisi ile suçlanır ve siyasi baskı altına alınırlar.

Ne yapsınlar?

Aşağısı sakal. Yukarısı bıyık.

Eğer doğru gidiş bu ise, alın size en kısa yoldan çözüm önerisi!..

Bugüne kadar belge alamayan tüm avcılara bir günde belge verin.

Dolayısıyla, "bu ülkede var olan tüm avcılar eğitimlidir" der geçer gideriz.

Mış'lı- Muş'lu yaşam şekli!..

Bunu kabul edeceklere şimdiden hayırlı olsun.

Bu ayıbın içinde en azından ben olmam.

Eğitim sistemi bir depren geçiriyor...

Bunlar öncü sarsıntılar.

Tedbir almazsanız sonu felaket olabilir.

Ağustos ayı (!) içindeyiz...

Orada kimse var mı?

Sesimi duyan var mı?

Not: Bu yazımı destekleyen veriler"Güncel" başlığı altında "2005 yılı Ankara İli Avcılıkla ilgili İstatistikler"in içinde

Bu yazı 5654 kez okundu...