Erzurum / Gezi Notları


Artvin'den güzel anılarla ayrılıyoruz. Erzurum'a kadar, yol boyu muhteşem manzaraların bizleri beklediğini ise bana, 23 sene evvel edindiğim tecrübeler söylüyor. Çoruh Vadisi gerçekten görülmesi gereken bir yer. Bizi takip eden Çoruh deli deli akıyor. Ama edindiğim bilgiler bu azgınlığın sonunun gelmek üzere olduğu yönünde. Zaman içinde yapılması düşünülen irili ufaklı 20 civarındaki barajın vadide meydana getireceği yeni görünüm, beni şimdiden heyecanlandırıyor.

Görebilecek miyim acaba?

Aklıma 23 sene evvel Artvin'e ilk gelişim geldi. Yabandomuzu ve keklik avlayacaktık. Gecenin kör bir vakti yanlış hatırlamıyorsam Kölik civarında bir yere geldik. Çoruh'u tele takılı bir düzenekle karşıya geçecek, daha sonra da avlanmak için dağa çıkacaktık.
Gece 03:00 civarında bahsettiğim yere gelince gördük ki bineceğimiz oturaklı sepet suyun karşı tarafında asılı duruyor.
Geçemezsek av bozulacak!..
Bu tabîrin ne olduğunu avcı olanlar çok iyi bilir. “Maç oynanamayacak” dersek, herkes anlar sanırım. 4 kişiyiz. Ben- Ömer Tüzel - Besim Aydemir ve Süleyman Saraç .
Ben kara kara düşünürken Besim Aydemir soyunmaya başlıyor!..

Bre aman ne iştir bu!...

Bu havada deli gibi akan suya girilir mi?

Ben böyle düşünürken merakım kısa sürede gideriliyor.

Besim telden tutuna tutuna karşıya geçecekmiş.

!..

Yarım aklımın büyük kısmını da orada yitirdiğimi anımsıyorum.

Elden bir şey gelmiyor. Geçecek. Kararlı.

Bari bir faydam olsun diye çantamdaki ipek halatı beline sarıp, onu da telden askıya alacak şekilde bir düzenek kuruyorum. Aklımca yorulacak olursa hiç değilse telde askıda kalsın da dinlensin diye. Besim ilk anda “İstemez”i oynayıp erkekliğe koku (!) sürmemeye çalışıyor. Daha sonra direnci kırılıyor. Ben de onu iyice sarıp sarmalıyorum. Besim iyice soyunmuş vaziyette. Hafiflemek istiyor. Çoruh'dan kaynaklanan nemli ve soğuk hava ciğerlerimizi yakıyor.

1982 - Besim Aydemir

Hazırlık aşamasında zaman zaman arabaya kaçtığımı hatırlıyorum. Bu soğukta o paslı teli tutacaksınız!.. Hani bazı hallerde “Allah akıl ihsan etsin” şeklinde bir cümle kullanırız ya… Hıhhh işte aynen öyle . Bu duruma söylenecek başka hiçbir kelime yok. Elimde Mamiya C 330 marka bir fotoğraf makinesi var. Flaşı yok. Ama bu anı da tespit etmek lazım.

Ne yapılabilir?

Sanki başka sıkıntısı yokmuş gibi arabanın farlarını yakıp “Bu Besim'in yüzü deyip veryansın ediyorum. Tahmin ederim ki, o zaman 3-5 dakikalığına da olsa fukaram tavuk karası olmuştur. Sonuçta yukarıda gördüğünüz 3. sınıf da olsa bir fotoğraf karesi elde ediyoruz. Abartmaya gerek yok. 23 sene kadar geç kaldım ama “Besimciğim senden şimdi özür diliyorum.” Oldu bir kere.

Ama bak, fena da olmamış yani....Yoksa, onca seneden sonra bu olayı başka nasıl anımsardın ki? Neyse, Besim'i selametle uğurluyoruz. Geçeceği mesafe minumum 30 metre. Yükseklik ise 15 mt. civarında. Aşağıda kucağını açmış Çoruh bekliyor. Besim ilk metreleri çabuk geçiyor. Yolun ortasında pili bitiyor. Besim, ellerini bırakıp sucuk misali telde sallanıp duruyor. Bu arada beline taktığımız fener Çoruh'la kucaklaşıyor. Gördün mü ipi!..

Aradan geçen kısa bir zaman diliminden sonra Besim kendini topluyor ve son bir gayretle karşıya geçiyor. Daha sonra da pazar sepeti kılıklı düzenekle bizler de karşıya geçiyoruz.

Bu gidişimde Sn.Besim Aydemir'i de Artvin'de gördüm.

2005- Besim Aydemir.

Bu hali ile o tel, sevgili arkadaşımı karşıya taşır mı? Bunu bilmiyorum. Ama geçen onca zamana rağmen avcı ruhu taptaze yerinde duruyor. Bundan hiç kimsenin şüphesi yok.

İşte Çoruh Vadisi'nde yol boyu bu düşüncelerle oynaşıp durdum. Gördüğüm her manzara mazide kalmış hatıralarımın günyüzüne çıkmasına sebep oldu. Örneğin, tepelerden akan küçük bir suyu görünce ister istemez durduk.

      

Herkes gibi biz de fotoğraf çektik.

1982- 23 sene evvel de çekmişim!..

Bu tür seyahatlerde farkında olmadan geçmişin muhasebesini yapıyorsunuz.

Bence iyi oluyor.

Geleceğe ışık tutmanın yolu geçmişi bilmekten geçer.
Bu tespit, hangi olgu için yanlıştır ki!..

Ben yine bu şekilde kendi kendime söylenirken Kölik'e geliyoruz. Kölik'de o zaman küçük bir bina ile tek pompalı bir benzin istasyonu vardı. Tıpkı Amerikan filmlerindeki köhne kasabanın köhne benzincisi gibi. Orada bir gece yatmıştık. Avlağa yakın olalım diye.

1982-Kölik

O tarihte bu binanın penceresinden sabah yaylımına çıkan yabankeçilerine silah atıldığı söylenirdi. Popülasyon o denli çoktu. Fotoğrafta görülen 1976 model sarı-beyaz Jeep benim o zaman kullandığım arabamdı. Olmaz ama, onunla duygusal ilişki içindeydim. Onun fotoğrafını da çekerdim, bazen yanından bazen de uzağından…

Düşük yoğunlukta taranan bu dia aslında o kadar güzel ki!.. İlk fırsatta tekrar tarayacağım. O zaman beni yüzlerce mt aşağıda bekleyen Jeepimi de göreceksiniz. Bu fotoğrafı çektikten kısa bir süre sonra önümden 8-10 civarında urkekliği kalktı ve bir kanatta karşıdaki aydınlık tepeye geçti. Ağzım açık baka kalmıştım. O tarihte de avı yasaktı ben de “Bu hayvanın avı açık olsa ne olur kapalı olsa ne olur” diye düşünmüştüm.

Pek bi deliydim o zamanlar. Çıka çıka dağları tüketeceğimi zannederdim. Ta ki yorgunluktan bitip tükenene kadar. Her perişan günün gecesi sızlanır, sabahı ise yeniden dağlara coşku ile koştuğumu gün gibi anımsıyorum.
Yolumuz Erzurum'a doğru dönerken Yusufeli levhasını görüyoruz. Buraya kadar gelmişken onu da görelim diyerek rotamızı değiştiriyoruz.Yusufeli güzel ve temiz bir ilçe. İçinden akan su gürül gürül çağlıyor.Bu şirin ilçede gerçekten kalmak isterdik ama yolumuz uzun. Saat 17:00 de uçağa yetişeceğiz

Tekrar Erzurum istikametine dönüyoruz. Önümüzde Tortum Şelalesi var. Şelaleyi gösteren levhadan gösterilen istikamete yöneliyoruz. Karşımızda küçük ve düzensiz bir alan çıkıyor. Su sesi var, su yok!..

Sözde tuvalet yeri yapılmış. Üzerine büyük harflerle LAVBOLAR (!) yazılmış. Niye tuvalet veya WC yazılmaz!.. Hem Lavaboya (!) nasıl yapılır ki? Bu nasıl bir yaklaşım, anlamış değilim.

Tortum Şelalesi

Görüntü aşağıdan güzel seyrediliyor. Orada da oturacak yer yok. Su sesine doğru yürümeye başlıyorum. Dik bir merdivenle şelalenin altına iniliyor. İnsanın aklına zayiat gelir. Yerleşim ve seyir alanı suyun dökülüşünü görmüyor.

Hani desen ki; burayı planla ama, bundan kötüsü hiç yapılamasın. Hıhh işte ancak bu olur.

Toz içinde plansız bir alan

Çok dik bir merdivenle suyun döküldüğü alana iniyorsunuz. Hadi gel de akıl erdir. Tüm olumsuzluklar bununla da bitmiyor. İğrenç bir müzik sesi (!) tabi buna müzik diyebilirseniz. Suyun kendisine has dökülme sesi, bu yırtınma ve sızlanma benzeri çığlıklar arasında gürültüye gidiyor. Nasırlı bir zevkin tercihi, sanki toplumun olmazsa olmazı gibi, kulaklara zoraki şırınga ediliyor. Arabalarına binmek üzere olan turistlerin yüzü hala gözümün önünden gitmiyor. Memleketlerine dönünce kim bilir ne anlatacaklar.


Merdivenden inerek birkaç kare daha fotoğraf çekiyorum. Yukarı çıkarken gördüğüm manzara bir kere daha içimi burkuyor. Göze batacak yerler sanki birileri tarafından özellikle çirkinleştirilmiş… Baştan dediğim gibi burası “Bir tabiat alanı nasıl çirkinleştirilir?” adlı projenin birincisi…

Arabamıza binip tam yola çıkacağız ki karşımıza elleri kayısı sepetleri ile dolu olan bir sürü küçük çocuk çıkıyor.

     

Nuran                                                          Vildan

Onlardan kayısı alıyoruz ve onlara her zaman olduğu gibi küçük armağanlar veriyoruz. Onların yüzlerinde doğan ışık bizim de içimizi aydınlatıyor.

Tortum Şelalesi'nden ayrılırken çevresindeki yerleşim bölgesinin düzeni dikkatimizi çekiyor.

Şelaleyi besleyen ırmağı yol boyu takip edince karşımıza Tortum Gölü çıkıyor.


Tortum Gölü

Gölün etrafında rekreasyon alanı olarak hiç bir yer yok. Nedendir bilinmez belki de böyle bir ihtiyaç hiç olmamış. Ne kadar el değmemiş olarak kalabilirse bence o kadar iyi olur!..

Bunca olumsuzluğa rağmen Tortumluların mizah anlayışının mükemmel olduğunu anlatılan fıkralardan öğreniyoruz. Bu sefer karşımızda avcı bir Tortumlu var.


Her yıl dünyanın bir bölgesini gezmeyi adet edinen Tortumlu, dönüşünde de gördüklerini etrafına anlatıyor.

-Memmet, bu sene nereye getdün?
-Efrikiye.
-Eeee?
-Orada safari yapduh.
-Ula safari nedür?
-Çeşüt çeşüt yaban hayvani vurduh da!
-Ya sen ne vurdun?
-Zürafa vurdum.
-Ula zürafa nedür?
-Eşşegi bülirsin?
-Hee.
-Onun ayahlari iki metre, boyni iki metre olani.
-Başga?
-Kergedan vurdum.
-Ula o nedir?
-Eşşegi bülirsin?
-Hee.
-Ondan üş teneyi birleşdirirsin burnuna da bir tikinti yapirsin, o.
-Başga?
-Piton vurdum.
-Piton ne ki?
-Eşşegi bülirsin?
-Hee.
-Şeyini de bülirsin?
-Helbe.
-Onun dört metre olani. Ama eşşeg yoh!


***

Erzurum istikametine doğru yolumuza devam ediyoruz. Elimdeki altimetre zaman zaman yüksekliğin 2000 metreye ulaştığını söylüyor. Dışarıda temiz bir hava ve yaşanası bir sıcaklık var. Yaklaşık bir saat sonra Erzurum'a varıyoruz. Yol boyu telefonla iletişim kurduğumuz arkadaşlarımızdan edindiğimiz bilgiler çerçevesinde iyi yemek yenebilecek lokantanın adresini öğrenip, doğrudan oraya gidiyoruz.

Karşımıza 1928 yılından bu yana faaliyet gösteren Güzelyurt Restoran isimli hoş bir lokanta çıkıyor.

Babacan garsonu ile sohbet ederken lokantanın, yakın bir tarihte bir çalışanı tarafından devir alındığını, iş disiplinin ise senelerdir hiç değişmediğini öğreniyoruz. Lokantanın kuruluş tarihi 1928. Köklü müesseselere olan açlığımızı burada bir nebze de olsa tatmin ediyoruz. Yemekten sonra günlerden pazar olmasına karşın, açık olan kuyumculardan Oltu Taşı ile yapılmış küçük hediyelik takılar alıyoruz. Uçağın kalkmasına daha 3 saate yakın bir zaman var. Öğrendiğimize göre Erzurum Kalesi içinde güreş müsabakası varmış. Yürüyerek oraya gidiyoruz.
Kale dolmuş da taşmış bile.

Erzurum Kalesi'nin içi

Güreş alanına yaklaşmak mümkün değil. Ancak uzaktan ve elimi havaya kaldırmak sureti ile birkaç fotoğraf çekebiliyorum.

Güreş Alanı


Her türlü gıdanın bu derecede iptidai şartlar içinde satılması bizleri düşündürüyor. Uçağın kalkış saati de yaklaştığı için zamanın geri kalan kısmını havaalanında geçirmek üzere kaleden çıkıyoruz.

Tam o sırada 4 küçük çocuğun bir kapı eşiğinde oturduğunu görüyorum. Bu enstantaneyi kaçırmamam lazım. Hızlı davranıyor ve yakalıyorum

Bu kadar mutlu, bu kadar sevimli, bu kadar içten 4 kişiyi yakın zamanda hiç yan yana gördünüz mü? Küçük hediyelerim arabada olduğu ve cebimde taşıdıklarım da bittiği için, bu sevince ben bir şey katamıyorum. Halâ çok üzgünüm.

Havaalanı içinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için bu özgürlüğüme ancak gökyüzüne doğru tırmanırken kavuşabiliyorum. Ve her zaman ki gibi hülyalara dalarak!.. Sorum sıradan ve klasik...

Ne zaman adam olacağız?

Gözümün önüne Erzurum Kalesi'nde rastladığım çocuklar geliyor... Tek suçları dünyaya gelmekten ibaret çocuklar...Onları bekleyen, her yanı sorunlu yaşam... Onların yalnızlığı... Çaresizliği... Doğru eğitirsen dünyadaki benzerlerinden bir eksiği değil, bir fazlası olabilecek çocuklarımız... "Geleceğimiz" diye tanımlayabileceğimiz ve sayıları milyonla ifade edilen çocuklarımız...

Ne yapabilirim?

Ne yazık ki, bu sorumun cevabı kolay verilebilir cinsten değil. Bu seyahatler beni, sanki çok lazımmış gibi daha da gerçekçi yapıyor. Sorunun tek çözümünün, pek çok insan gibi eğitimden geçtiğini görüyorum. Uzun çileli bir yol ama ne çare ki tek seçenek. Onca insana eğitim vermenin, çok pahalı ve zor bir iş olduğunu kimse yadsıyamaz. Bu eğitimin bir parçası da, muhakkak suretle nüfus planlanması (!) olmalı.

Artar gibi görünüyor ama, aslında hızla eksiliyoruz.

Doğal kaynaklarımız, hızla yok oluyor.

Beşeri sermayenin evrensel ölçekteki ederi, eş değerlerinin çok altında.

Büyük bir çoğunluğumuz mesleksiz ve bunun doğal sonucu olarak da niteliksiz. "Her işi yaparım" diyecek kadar cesur ve zeki. Bir işi bile doğru dürüst yapacak kadar donanıma sahip değil. Bu ikilem içinde günü birlik yaşıyor. Doğal olarak da fırsatçılık ön plana çıkıyor.

Artvin'de böcek ile mücadelede kullanılan tuzaklar önceleri idare tarafından 60 YTL ye satın alınmış.

Şimdi ise yaklaşık olarak 20 YTL alınıyormuş.

Nereye gitti aradaki 40 YTL?

Onbinlercesi satın alınmış... Daha bir o kadarı da satın alınacak.

Ne kırk yatır ne de 40 ermiş bu sorunun cevabını veremez.

Orman içine dikenli tel çektiriliyor, sırf 3-5 kişi para kazansın diye...

Neyi önleyecek bu tel çit?

Özde; bu seyahat bana hala çok, ama pek çok çileli yılların bizleri beklediğini, bir kere daha anlattı.

Bu ülkede en kolay iş, var olan sorunları seslendirmek. Ben; ilgi alanı olarak avcılığı seçtiğim için sorunları değil, çözüm önerilerini seslendirmek istiyorum.

Örneğin avcıların eğitimi yasal dayanağa kavuşmuş olsa bile, şu anda işler hiç de iyiye gitmiyor!...

Ne mi oluyor? Belgeleri ile görmek ister misiniz?

Lütfen "Güncel"i takip eder misiniz?

Bu yazı 10186 kez okundu...