Dünyayı Nasıl Kurtarırız?


“Yalnız Çam” başlıklı yazımın internette yayınlanmasından hemen kısa bir süre sonra, çağrıma ilk cevap Doğa Koruma ve Milli Parklar Ankara Başmühendisi Sn. Nihat Aksu'dan geldi. Web sitemde yazımı okuduktan sonra “Tamam, ne gerekiyorsa yapalım” sözü bana yetti de arttı bile. Hemen, gideceğimiz günü tespit ettik. Bu iş, aslında bir anlamda görev de olsa pazar günü yapmayı uygun gördük. Çünkü Sn. Aksu, hafta 7 gün, gün 24 saat hemen, hemen her gün 15-16 saat çalışıyor. Pazar günü olursa, dairedeki işler aksamaz diye düşündük. Çünkü işgal ettiği makamın kendisine yüklediği sorumlulukların dışında av sezonunun yaklaşması sebebi ile üzerinde yoğun bir iş baskısı var.

İş bölümü yaptık. Gereken malzemeleri ben alacağım, o da Sorgun Belediyesi'ni arayarak kazma kürek ve yardımcı elaman sorununu çözecek. Bir teneke eritilmiş zift ve bunu sürmek için de fırça aldım. Grubun yemek sorununu da ben üstlendim.

Pazar sabahı Söğütözü'nde buluşmak için karar aldık. Öyküyü yakın takip eden Planlama Şb. Md. Sn. Hasan Saday da pazar günü gideceğimizi biliyor ve “Herhangi bir iş çıkmaz ise ben de gelmek istiyorum” diyor. Pazar günü saat 12.00 de buluşma noktasında Sn.Saday'ı görünce çok sevindiğimi söyleyebilirim. Duyarlı insanlarla bir arada olmak bir anlamda “dertleşmek” gibi geliyor bana…

Hep beraber gereken malzemeleri aracın arkasına yüklüyoruz ve otobandan Güdül istikametine doğru yola çıkıyor ve takriben 1.5 saat sonra Yeşilöz Köyü'ne geliyoruz.

Nihat Bey'i tanıyan muhtar, bize çay ikram ediyor. Hatta daha ileri giderek bizi, evindeki dut ağacının altına götürerek dut silkeliyor. Dört bir kenarından tuttuğumuz bezlere düşen dutları seyrederken ne çok şey hatırladım…

50 sene kadar gerilere gittim.

Babamın memuriyeti dolayısıyla 4 sene kadar Mersin ve Adana'da oturmuştuk. Çocukluğum, bu iki kentte ve yöreye has yaylalarında geçti.

Tekir, Namrun, Gülek, Fındık Yaylaları!..

O zamanlar dutu ağaca çıkıp yerdim!..

Her yıl, 2 aydan fazla bir süre, yaylada çam ağaçlarının altında çadır kurar Adananın kavurucu sıcağından kurtulmaya çalışırdık. Çadır kurmak için uygun bir çam altı bulmak önemli bir işti. Hepimize suya yakın bir yerleşim yeri bulmak için keşif görevi verilirdi.

Gıcırdak denen ve iki çam ağacından (T) harfi şeklinde yapılan bir düzenek, yaz gecelerinde tek eğlencemiz olurdu. Toprağa gömülen 1-1.5 mt. uzunluğunda bir kazığın yuvarlatılmış başına, uzunca bir çam ağacı, denge noktasından bu yuvaya oturtulurdu. Ana gövdeye açılacak -tabir caiz ise- bu yarım delik işin en zor yanıydı. Uygun ebatta yanmış bir köz parçası delinmesi gereken yere oturtulduktan sonra sıra ile bu köze üflerdik. Bir süre sonra yanan yerleri kazır, yeniden üflemeye başlardık. Sık sık başımızın döndüğünü hatırlarım. İş bitince bu yuvaya Vita yağı sürülürdü. Vita margarinin babası sayılır. O yıllarda Türkiye margarin ile ilk defa bu marka ile tanışmıştı. Sarı küp şeklinde 2 kg.'lık teneke kutularda satılırdı ve üstünde dairesel bir kapağı vardı.

Sistem kurulunca çam ağacının kalın tarafına, ata biner gibi binilir ve önümüze sabitlenmiş bisiklet direksiyonu kılıklı bir dal parçasını sıkı sıkıya tutardık. Diğer uca binen, ağacı karnı ile kolları arasına alır ve dairesel biçimde hızla koşar ve iki ayağını hızla yere vurarak 4-5 mt. yükselirdi. Keyifli taraf bu uctu.

Radyo, televizyon ve gazete yoktu…

Ama, o yılları bazen arıyorum desem!…

Bunları hayal ederken bile, burnuma yılların ötesinden reçine kokusu geliyor desem!..

İnanır mısınız?

Çam ağacına olan tutkum, çocukluk yıllarıma ait bu motiflerden kaynaklanmış olabilir mi?

Ben bu düşler içinde yüzerken Nihat Bey'in ikazı ile muhtara ikramlarından ötürü teşekkür edip, Sorgun Göleti'ne doğru çıkan dik yamaçlara yöneliyoruz. Mesafe 17 km. olmasına rağmen hemen hemen 30 dakika süren bir yolculuktan sonra “Yalnız Çam”ın yanına varıyoruz.

 

Nihat Bey ve Hasan Bey ağacın etrafında üzüntü ile dolaşıyorlar. Bu süre çok kısa sürüyor ve karar “önce yaralı yer zift ile kapatılmalı” şeklinde çıkıyor. Hemen işbaşı yapıyoruz.

Nihat Bey çevrede bulunan çobanlara seslenerek bu ağacı bu hale kimlerin getirdiğini soruyor

Cevap malum;
- “Bilmiyoruz”

Bir anda Nihat Bey ile Hasan Bey sanki daha evvel sözleşmiş gibi yakın bir mesafedeki taşlara sarılırken, Nihat Bey ; “Hadi bakalım öyle seyretmek yok” diyerek orada bulunan 3 çobana da, yardım içinçağrıda bulunuyor.

Bu otoriter tavır çobanları etkilemiş olsa gerek,yarı gönüllü,yarı gönülsüz bu çabamıza destek vermeye başlıyorlar. İşbirliği kısa sürede semeresini gösteriyor.

 

Ağaç çevresine getirdiğimiz taşlar bir duvar gibi hızla yükselmeye başlıyor.

 

Hani derler ya “Bir elin nesi var, iki elin sesi var”

Bu arada ben de, zaman zaman bu çabaya destek verirken, bir yandan da fotoğraf çekmeye çalışıyorum.

Birlik ve beraberlik içinde neler yapılmaz ki?

Hasan Bey, olağan üstü bir performans sergileyerek gurubun dinamosu oluyor.

 

Kocaman taşlar elbirliği ile taşınıyor…

Duvarcı titizliği ile yerlerine konuyor

Küçük taşlarla destekleniyor…

Küçük şantiyemizin şeflik görevini Nihat Bey' üstleniyor. Otoriter tavrı, kaytarmaya hazır çobanların üzerinde korku yaratıyor.

Taşların arasına toprak dökerek olası kaymalara karşı önlem alırken diğer taraftan ziftlenen bölgeleri çoğaltıyoruz. Amacımız bu ağacın bariz şekilde korunduğunu vurgulamak.

Ben her zaman olduğu gibi bu olayı belgelemeye çalışıyorum.

Belgenin önemini bir kavrayabilsek!...

 

Küçük çabamız, yaklaşık 2 saat sonra olumlu sonuç veriyor.

50 senede zor yetişen bir ağacı bir anlık keyif için feda edebilen insanlar,

şimdi bir kere daha düşünürler mi acaba?

Hiç zannetmiyorum. Bu eğitim hızı ile belki 200 sene sonra!...

 

Bakın, Zir. Yük. Müh. Ahmet Nedim Nazlıcan internette yayınlanan bir yazısında ne diyor:

 

“ Anadolu'nun bereketler sunan coğrafyasında bir zamanlar ne ormanlar varmış ki, geçilmez kaleler gibi ürkütürmüş insanları. Timur'un fillerini saklayan İç Anadolu ormanlarının yerinde 6 asır sonra yeller esiyor ancak. 3000 yıl kadar önce % 70'i ormanlarla kaplı olduğu söylenen Anadolu'da bugün bu oranın % 20'lere indiği haykırılıp, imdat seslerine kulak verilmesi isteniyor uzmanlarca. Eli baltalı amatör ormancıların yerini motorlu testereleriyle alan havalı yok ediciler çıkalı beri, ağaçların boynu daha bir bükük sanki.

 

Ormanlardan yükselen hüzün korolarını duyan var mı dersiniz?Ağaçların da şanslısı şanssızı vardır. Kimisi, atalarının daha öncelerden mekan tutup yeşile boyadığı serin bir vadide, bazen tam bir akarsuyun kenarında, kendini sayfiye evine kapatmış zenginler gibi lüks bir hayat içinde bulur; kuşlar, kelebekler ve sincaplarla körebe oynarlar gün boyu. Gece olunca baykuşlar sohbete gelir, dallarıyla oynaşan rüzgarların ıslıklarına vokal yapıp neşelenir puhu kuşları. Sıcak gecelerde, ateş böceklerinin rengarenk dansına, cırcır böceklerinin melodileri yol verir. Ay ışığında pusuya yatmış yırtıcıların, avlanma zevkine şahit olur dallardan fışkıran yeni patlamış gözleriyle ağaçlar.

Kimisi de çok şanssızdır; kel bir tepenin yamacında, uçurumdan aşağı kaymamak için tutunacak dal arayan zavallılar gibi, kayan toprağa, akan sel sularına direnmeye çalışan bir isyankardır, cılız dalların sahibi ağaççıklar. Issız bir tepede, gelip geçecek canlıları bekleyen yorgun gözleriyle, şarkılarına hasret kaldığı serçe yavrularının dönüşünü dert edinen bir hüzün bekçisidir o. Yıllardır felçliler gibi kıpırdamadan yaşadığı yamaçta, uzak diyarların görüntülerini ona anlatacak gezginlerini beklemektedir ama çoğu zaman nasibine düşen, heyelanlar sebebiyle kayıp gelen kaya parçaları olur nedense.

Bazısı çok çelimsizdir ağaçların, bodur boylarıyla ancak kendilerine yeter ürettikleri güzellikler. Kısa ömürlerinde hep çalışmak düşmüştür kısmetlerine. İri yarı dostlarının arasından güneşe doğru kıvrılmaktan da eğri büğrü olmuştur gövdeleri. Yine de, bahar gelince dallarına can yürür, gözlerden çiçekler patlar; renkli bayram elbiselerini kuşanırlar kısa süreliğine ve hamaratlıklarının ödülünü de dayanılmaz tatlardaki meyveleriyle görürler, başkalarına yedirip övgüler alma bedeliyle."

Şimdi düşünmek zamanı; “Yalnız Çam” dan binlerce değil onbinlerce var… Onları bu hale getirenler çok daha fazla!..

Çözüm!..

Çözüm yolu aşağıdaki kısa öyküde olabilir mi ?

 

 

DÜNYA NASIL DÜZELİR?

 

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu.

Baba oğluna söz vermişti, bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu.

Bir anda gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti:

Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve daha sonra oğluna;

“Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim”dedi.

Sonra ; “Oh be!... Nihayet kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.” diye düşündü.

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve;

Baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz” dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk;

“Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti” dedi.

Bu öykü sizde farklı bir düşünce boyutu yarattı ise, siz de dünyanın düzelmesi için bir adım atmak istemez misiniz?

Hadi öyle ise!...

Dünyayı düzeltme işine, en çok nazımızı çekecek insandan başlayalım;

Yani…

Kendimizden…

 

Bu yazı 12501 kez okundu...