Mezar Taşları ve Poligon


70'li yılların başında öğle tatillerinde Bayındır Sokak ile Sakarya Caddesi'nin kesiştiği köşede Ertuğ İşhanı'nda bulunan Aydın Altıntaş'a ait Galari Spor adlı av bayiine giderdim. Çevrede oturan veya çalışan avcılar da bu dükkana gelir, tatlı bir sohbeti başlatırlardı.

Kimler yoktu ki!...

Rahmetli Dr.Ömer Yapar, rahmetli Nafiz Doğanoğlu, rahmetli Muzaffer Süğlün, rahmetli Hasan Fehmi Eryılmaz, Eczacı İzzet Öz, ve daha niceleri…

Soldan sağa: Hasan Fehmi Eryılmaz - Sadık Uzun
1972-Ankara/ Kepekli Boğazı-Kireç ocakları civarı

S.S.K / Eczacı İzzet Öz
1972-Ankara/ Kepekli Boğazı /Kireç ocakları civarı

Allah uzun ömür versin reis lakaplı Hayati Eraydın, çoğu zaman sohbetin odak noktası olurdu. Çabucak kızar çabucak da güler geçerdi. “Lafımı dinle, lafımı” derken heyecandan gözleri büyürdü. Kemaliye'deki av anılarını anlatırdı. Onu, 10 cm. mesafeden yüz yüze dinlemek gibi bir mecburiyetimiz (!) vardı. Aksi halde yakamızdan tutar, ne yapar yapar yakından bombardıman ederdi bizi. Onun bu hararetli anlatımı, bizi av dünyasının gizemli labirentlerine taşırdı.

İyi bir insan, iyi bir ressam ve iyi bir avcı idi.
Çok başarılı bir tahnit ustasıydı.
Yabanhayvanının anatomisini iyi bilirdi
Uzun yıllar evvel Yalova'ya yerleşti. Çiçek, bıldırcın ve sülün ürettiğini biliyorum.
Özledim be Reis!.. Nerelerdesin?

Şimdi o jenerasyondan pek azı hayatta…

Haftalar ayları, aylar yılları, takip eder ama, ne konu değişirdi ne de soru.

Pazartesi öğlen tatilinde ilk iş, hafta sonu raporunu almaktı. Rahmetli Dr. Ömer Yapar, kimi görse kendisine has o şirin şivesi ile hemen sorardı.

“Ne yaptınız bu hafta ülen?”
“Ben 8 Ahmet 9, Ali 6, Veli 7 ”,
“ Nereye gittiniz?”
“!..”
Hemen basardı küfürü “Söylemez bu eş……ler ülen. Haaa haaaa hhooo.”

Keşke aramızda olsan da, bize yine kızsan…

Sağlığımızı kaybettiğimizde, hangimize yardımın dokunmadı ki…

Kendisini en son Kırşehir Malya Devlet Üretme Çiftliği'nde bıldırcın avı yaparken gördüm. Yanında avcı arkadaşlarım ve zamanın Devlet Bakanı Sn.Erman Şahin vardı. Öğle yemeğinde beraber olduk. Bir ara bana; “Yahu neden görüşemiyoruz be… Ben seni gerçekten severim biliyor musun?” dedikten sonra sözlerini şu acı cümle ile bitirdi.. “Görüşelim be len… Biliyor musun ben ölücem de…”

O an damarlarımdan kanımın çekildiğini anımsıyorum. Gözlerim dolmuştu... Tıpkı şimdiki gibi. Eveleyip geveledim “Nerden çıkardın Ömer Bey” dedim ise de neşem kaçtı bir kere.

Çok sürmedi. Bir ay sonra Ömer Ağabey'imiz sözünü tuttu.

Soldan sağa: İlk iki kişiyi hatırlamıyorum - Mehmet E. Bora - Mehmet Köseoğulları
Dr.Ömer Yapar - Devlet Bakanı Erman Şahin - Hatırlamıyorum.- Dr.Haluk Pulat

Nur içinde yat Ömer Bey. Allah'ın rahmeti üzerine olsun.

Av dönüşlerinde kritik sorular cevaplanmaz, genellikle toplam vurulan av hayavanı sayısı söylenirdi. O zaman da avlak saklanırdı, şimdi de. Skoru destekleyen fotoğraflar, en erken 6-7 gün sonra ortaya çıkardı. Çünkü, o tarihlerde Ankara'da renkli fotoğraf basan bir fotoğrafçı da yoktu. Samsun'da bir laboratuar vardı. Filmleri otobüsle oraya gönderir ve bastırtırdık. Dolayısıyla, milletin içine ateş, biraz geç de olsa, muhakkak düşerdi. Skor kelimesini bilerek kullandım. O zaman öyle algılıyorduk. Ne acı değil mi?

Av mevsimi 1 ağustosta başlar, mart sonuna kadar da devam ederdi. Ama, av sezonu asla bitmezdi!.. Avcı, mart ayı sonunda ya yabandomuzuna ya da balık avına başlardı. Nisan, mayıs, haziran, temmuz ayları bu şekilde geçiştirilirdi. Çok sayıda olmasa da mayıs ayında bıldırcına gidilirdi. Bahanesi de hazırdı “Yavru köpeğim var da!..”

Ve

Tek bir doğru vardı…
Kim çok vuracak!..
Kim çok tutacak!..

Bir nesil avcı böyle yetişti.
Ve asıl üzücü olanı… Onlar halâ aramızda.

1851 yılında Londra'da doğan Frederick Courteney Selous'un yazmış olduğu “Av ve Gezi” adlı kitabından 1894 yılında onun ülkemize avlanmak için geldiğini öğreniyoruz.

Yani bundan tam tamına 111 yıl önce.

Aynı kitapta, Maymun Dağı'nda teke avını anlatırken “… Tabi, yabankeçileri ve başka yabanhayvanları için Küçük Asya'da ava kapalı bir mevsim yoktu. Ve bunlar tarih öncesi çağlardan bugüne kadar sürekli rahatsız edilip avlanmıştı…” diyor. *

Yani 111 yıl öncesinde ne yaptıysak aynısını sürdürmeye çalışıyoruz.

Ne biçim bir genetik uzantı bu!...

Bu ve benzeri eserleri bize kazandıran Sn.Derin Türkömer'e ne kadar teşekkür etsek az olur diye düşünmekteyim.

80' li yılların sonlarına doğru silah ithalatının başlaması ile yepyeni bir çığır açıldı. Avcılar, geçmişte raf altından (!) aldıkları yabancı menşeili fişekleri, kolilerle evlerine taşıdı.
Hemen hemen herkesin evinde küçük bir harp stoku oluştu.

Yine herkesin, birden fazla silahı olurken yarı otomatik silahlar da avcıların gözdesi oldu. Kiminin ayıbını (!) örttü, kiminin de kıtgasını, hatta buzdolabını doldurdu. Gözü doymayan, silahını (7+1), (8+1) yapmaya çalıştı. Fabrikalar da, bu konuda rekabet yapıp kıyasıya yarıştı. Namlu altındaki hazne boyu, namlu ucuna dayandı. Son durak görününce, bu sefer de altına askeri silahlar gibi şarjör taktılar.

Tek bir amaca yöneldiler. Daha çok satmak.

Bu başıboş gidişe var olan Kara Avcılığı Kanunu “dur” diyemedi. Çok uzun yıllar önce başlayan yeniden yapılanma savaşı meyvesini 1.7.2003 de verdi ve 4915 Sayılı Kara Avcılığı Kanunu yürürlüğe girdi.


Avcı yine değişmedi
Zaman geçti,
Dünya değişti,
Avcı, değişemedi


Değiştim, dedi…
Ders (!) verdi…

İnsanlar onu dinledi, anlayan anladı.
O, kendi söylediğini bile anlamadı!..

Halâ, derin dondurucusunu dolduruyor.
Utanmıyor.
Ne yapabiliriz şimdi?

Halâ, otomatik tüfek peşinde…
Sıkılmıyor.
Ne yapabiliriz şimdi?

Biri, bir fazla vuruyor.
Diğeri beline asıyor.
Ne yapabiliriz şimdi?

Birinin ayıbına,
Bir diğeri, isteyerek ortak oluyor.
Ne yapabiliriz şimdi?

Ama, hepsinin ağzı,
Laf yapıyor.
Ne yapabiliriz şimdi?

Hepsi, sorunu biliyor.
Hepsi, akıl veriyor, ama güç vermiyor.
Ne yapabiliriz şimdi?

“Haydi” diyorsun,
Hepsi kaçıyor.
Ne yapabiliriz şimdi?

Ama değişecek… İstese de değişecek, istemese de. “Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu”nu anladığı zaman isteyerek, anlamamakta ısrarcı olduğunda da, -zor olsa da- sistem onu değiştirecek.

Zaman her şeye muktedirdir. Yaşayan görür.

Başarının sırrı, yaşamadan görmek.

İşte, bu aşamada avcının değişimine yol açacak çok önemli bir koz var elimizde.

Poligon!..

Avcının, Paleolitik dürtülerini frenleyecek, kendini ispat dürtüsünü yenebileceği,

Bir alan…

Poligon!..

Elbirliği ile bir poligon, doğal hayatın korunması yönünde çok şey yapabilir. Kötü şeyler yapan bir el (!) de, poligona!.. Dolayısıyla, doğal hayata…

Eylül ayı içinde Nazilli'ye, Sn.Mehmet Arpaz'ın oğlunun düğün törenine gittim. 33 sene evvel Sakarya Caddesi'nde tesadüf eseri av bayiinde tanıştığım dostumun düğününe. O zaman Mehmet evli bile değildi. Şimdi Dr. olan oğlu Osman Arpaz'ı evlendiriyor.

Zaman ne çabuk geçiyor!..

Düğün öncesi Nazilli'de amcası Dr.Rıza Arpaz'ın evinde misafir kaldım. Eski günleri andık. Yenilerden bahis açtık. Dr.Rıza Arpaz mesleğini Nazilli'de icra ediyor. Belediye başkanının ilçede olmadığı zamanda, belediye başkanlığına da vekâleten bakıyor. Düğünden bir gün önce bana “Ağabey, hanımlar hazırlana dursun sana bir şey göstereceğim” diyerek beni Nazilliye 2.5 km. mesafedeki Dere Köy yolu üzerinde yeni yapılan poligona götürdü ve poligonun yapılış öyküsünü anlatmaya başladı.

Nazilli Atış Poligonu

Avcı olduğu için, belediye encümen toplantılarında konuyu sık sık gündeme getirmiş ve neticede ilçenin ileri gelenleri ile konuşup meclis kararı ile ilçeye bir poligon yapılması yönünde bir karar almışlar.

Amaç, avcıyı poligonlara çekip doğaya olan baskıyı en aza indirmek.

Start almayı bekleyen makineler...

1999 yılında başlayan çalışma 2003 yılında bitmiş. Dağı yontmuşlar, alan elde etmişler, bin bir zahmetle su ve elektrik getirilmiş.

Makinelerin suskunluğu!..

Bu çerçeve içinde 50 milyar TL'sı para harcanmış. Federasyonla temasa geçmişler. Onlar da bu işe olumlu bakmış ve 15 adet makine vermiş.

Daha ne kadar bekleyecekler?

Onunla da kalmamışlar, ses ile komut alan bir de atış sistemi kurmuşlar. Projeye göre poligonun açılışı 2003 yılı haziran ayında yapılacakmış.

Koridorların sessizliği, atıcılığın yaşam sitiline hiç uymuyor...

Haziran ayı gelmiş, ama poligon açılamamış!..

Açtırmamışlar!..

Yarım iş... Boşa giden ise milletin parası.

Sebep?

Poligonun ruhsatı yokmuş!..

Dr.Rıza Arpaz devam ediyor; O zaman örnek gösterdik “Aydın Koçarlı ve Kuşadası poligonlarının durumu da aynı, bir sakıncası olsa orada da yapılmazdı!..” dedik ama nafile nefes tükettik.

Yazık değil mi?

Yetkili; “Nuh” diyor, “Peygamber” demiyormuş.

Araya Federasyon Başkanı Metin Sertoğlu girmiş ve “devletin poligonunun ruhsatı olmaz” diye yetkili ile bir telefon görüşmesi de yapmış. Ne çare ki olan olmuş, işin tadı tuzu kaçmış. Dr.Rıza “Dolayısıyla biz de davetiyeleri basılan açılışı iptal etmek durumunda kaldık” dedikten sonra; “Hatta buranın kapatılması yönünde çalışma bile yapıldı” diyor.

Bu aşamada siz de sormuyor musunuz? “Neden?” diye.

Dağı yontmuşlar!..

Dr.Rıza Arpaz sözlerini; “2005 yılında yapılacak üniversiteler arası atıcılık yarışmasının Nazilli'de yapılması hayalleri de böylece uçup gitti” diye bitiriyor.

Beraberce ekte fotoğraflarını gördüğünüz poligonu geziyoruz. Milli servetin toza toprağa karıştığı anı üzülerek de olsa kameramla tespit ediyorum.

“Bakarım mücrim gibi istikbalime”

Nazilli'li insanlardan toplanan vergilerle yapılan poligon mezbelelik haline gelmiş.

Buna kimin, hangi gerekçe ile hakkı var?

Yatırılan onca paraya, sarf edilen onca emeğe yazık değil mi?

Şu anda neredeyse hiç olacak…

İsmi bilinmeyenler!..

Ne uğruna?

Amaç ne?

Üzüm mü yiyeceğiz?
Bağcıyı mı döveceğiz.

İstenirse hangi problem çözülmez?

Dikkatimi poligonun hemen yanı başındaki mezarlık çekiyor.

Bir kuru dikenin gölgesinde adsız kalanlar

Ve

“İki türlü insan var” diye düşünüyorum.
Birisi yapan, üreten, her projeye en azından “olabilir” diye yaklaşan,
Diğeri ise sözlerine “hayır” diye başlayan. Olacakları, oldurmayan.

Biri ister 33 yıl, isterse 333 yıl evvel yaşamış olsun,
Biz, siz ve bizlerden sonra yaşayacaklar,
Olumlu insanları hep rahmetle anacağız.
Tıpkı yazımın başında andığım arkadaşlarım gibi…

Bir de, bu isimsiz mezar taşlarının altında,
Yakınları tarafından bile anılmayanlar var.
Makamı, mülk olarak algılayanlar var.
Yani, hiç anılmayacak olanlar.

Siz hangisi olmak isterdiniz?

* (F.C. Selous / Av ve Gezi / YKB Yayınları S.45)

Bu yazı 6350 kez okundu...