Rasyonel Hasat ve Merhamet


Cumhuriyet tarihinin avcılıkla ilgili ilk müzikli sunumu olan Rasyonel Hasat ve Merhamet isimli etkinliği ve bu etkinlik için hazırlanmış olan fotoğraf albümünü bulabilirsiniz.  

RASYONEL HASAT VE MERHAMET

“MÜZİKLİ SUNUM”

KONUŞMACI: MEHMET EMİN BORA

ANLATAN: ZUHAL BAYSAL

MÜZİK: ÖZSOY QUARTET

Aslı Özsoy - Keman
Emel Akçay Özen - Keman
Ercan Gören - Viola
Demet Kıyıcı - Cello

Yer: KÜTAHYA KURTULUŞ KONAĞI

 

 

Sn. Vali,
Sn. Rektör,
Sn. Komutanım,
Saygı değer konuklar,
Avcı Kardeşlerim,

Açılış konuşması / 09 Mart 2004

Değerli Basın mensupları.

Takriben bundan bir buçuk ay evvel Sn.Sıtkı OLÇAR Beyefendi'nin Ankara'da bana “Avcılarla bir sohbet konuşması yapar mısınız? dediği zaman hiç düşünmeden “evet” dediğimi hatırlıyorum. Çünkü, geçen iki sene içinde değişik il ve ilçelerde eğitmen sıfatı ile 100 ü aşkın seminerde yaklaşık olarak 3000'i aşkın yetişkin avcıya farklı konularda avcılıkla ilgili dersler vermiştim.

Sn.Sıtkı OLÇAR

Bunun bana sağladığı rahatlık ile, o günü kolay geçirdiğimi hatırlıyorum. Daha sonra ki günlerde düşüncelerimin hızla değiştiğini gördüm. Öyle bir şey yapmalıydım ki, Kütahyalı avcı kardeşlerimin bana ayırdığı bu çok kıymetli saatler olabildiğince zengin ve anlamlı olsun. Bu noktadan yola çıkarak, bu sohbet şansını müzikli bir sunu haline getirmeye karar verdim. Bu konuda en büyük desteği Sn. Emel ve Soner Özer'den, dolayısıyla onların çok değerli çalışma arkadaşlarından aldığımı gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.

Bu sununun adını koyarken de uzun uzun düşündüm. Avcılık kelimesi yerine, “Rasyonel Hasat” kelimesini kullanmak sureti ile avcı kardeşlerimi yeni bir düşünce boyutuna taşımak istedim. Bu tanım, gelişmiş ülkeler tarafından kabul gören bir yaklaşımdır. Merhamet ise “bizi biz yapan evrensel değerlerden sadece bir tanesidir ve her zaman sergilenmesi gerekir” diye düşünmekteyim.

Bütün hayvanların duyuları olduğuna göre, fikirleri de vardır.

Hatta hayvanlar fikirlerini bir dereceye kadar kendileri düzenleyip bir sıraya koyarlar. Biz buna 21. yüzyılın bize kazandırdığı bilgiler içinde şimdilik içgüdü diyoruz. Bu bakımdan insanla hayvan arasındaki fark, az ile çok arasındaki fark kadardır. Doğa bütün hayvanlara emreder, ve hayvan buna uyar.

İnsan da aynı etkiyi duyumsar; ama o buna boyun eğmekte ya da direnmekte kendini özgür bilir. Şu halde hayvanla insanın arasındaki fark, insanın anlama kabiliyeti olmaktan çok onun özgür bir unsur olma niteliğidir.

İstemek, daha doğrusu seçmek kudretinde ve bu kudretin algılanmasında sadece akla bağlı eylemler bulunur. Bütün bu irdelemeler, insanla hayvan arasındaki bu ayrılık üzerinde tartışmaya yer açsa da, onları birbirinden çok önemli ölçüde ayırt eden ve tartışma kabul etmeyen çok özlü temel bir nitelik vardır.

Bu yetkinleşebilme ve olgunlaşabilme kabiliyetidir.

Bu özellik, koşulların da yardımıyla insanda bütün öteki özellikleri ard arda geliştirir ve bu sadece insanlara özgü bir koşuldur. Oysa bir hayvanın, bütün hayatı boyunca sürecek kesin şekle, birkaç ay içinde kavuştuğunu hepimiz biliriz.

 

Ve bu hayvan, bin yıl geçse de bin yıl öncesi gibi kalır

Tüm bunlar doğru ise; tarih boyunca aptallığa yalnızca insanın konu olmasının nedeni nedir?

Biz zannediyoruz ki hiçbir şey kazanmamış, kaybedecek hiçbir şeyi bulunmayan hayvan, hep kendi içgüdüsüyle kalır… İnsan ise, süreç içinde yaşlılık ve başka nedenlerle, kendi yetkinleşme ve olgunlaşma yeteneğinin kazandırdıklarının tümünü yitirerek, hayvandan daha aşağı konuma düşmüş olmuyor mu?

Öyle ise ilkel olan kim!..

Bu, insana ait özelliğin, aynı zamanda insanlığın bütün felaketlerinin kaynağı olduğunu; uzun zaman dilimi içinde, kendi kendisinin ve doğanın zorbası haline getirenin de gene bu yeti olduğunu kabul etme zorunluluğunda bulunmak, sizce de hazin bir sonuç değil mi?

Hayvanlara acı çektirmeme ve olası acılardan kurtarma eyleminde bulunma yükümlülüğümüz varsa, o zaman hayvanlar da aynı zamanda, bizim tarafımızdan acılardan korunma hakkına sahip midir?

Zihinsel özürlü insanların hakları bu kişiler tarafından değil de ebeveynler, veliler, veya devlet organları tarafından kullanılıyor ve korunuyorsa “zihinsel faaliyetleri yok” dediğimiz hayvanların haklarını neden korumayalım!..

Onların haklarından bahsetmeyelim!..

Neleri yanlış ve eksik yapıyoruz?

Hiç bu bağlamda düşündüğünüz oldu mu?

Şimdi avcılıkla geçen 35 senenin sonunda elde ettiğim kazanımlar bana “değişmemiz gerektiğini hem de hiç vakit geçirmeden değişmemiz gerektiğini söylüyor…”

Söylemiyor… Emrediyor.
Ben sadece bu çağrıya uymaya çalışıyorum.
Merhamet aynı zamanda gökyüzünün de çağrısıdır.
Değişimin temel prensiplerinden biri de önyargılardan arınmaktır.
Hele hele öncelikle “Yüz Kızartıcı Önyargılardan”.

YÜZ KIZARTICI ÖNYARGILAR

Olağan dışı bir şeyler olduğunu, içine düştüğü sarsıntıdan anlamaya çalıştı ise de, nedenini anlamakta pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Sezilerinin güçlü olduğu biliniyordu ama ,“akıl” ona bahşedilmemişti ki!.. Henüz, dünya ile tanışmamıştı zaten.

Havayı hiç koklamamış, rüzgarı, karı, güneşi, yağmuru hiç görmemişti.
Ama, ne kalmıştı ki şunun şurasında!..
Birkaç saat sonra gözlerini dünyaya açacaktı.
Yine de anasının bayırları yel gibi aşmasının sebeplerini anlamaya çalışıyordu.
Ne oluyordu acaba?
Silah sesi sabahın sessizliğini bir bıçak gibi kesti.
Sol ön kolunun üstünden vurulmuştu. Önce tökezledi, sonra can havliyle hemen toparlandı.

Vücudu, her zamankinden daha halsiz ve ağırdı. İsteksizce birkaç adım daha attı ve sağ tarafının üstüne kendisini yavaşça bıraktı. Aldığı bu derin yara onu karamsarlığa itmişti. Neredeyse doğum başlayacaktı. Bir anda tüm hayatı gözlerinin önünden geçti.

Ne çok badireler atlatmıştı!..

Mısırlarını yediği köylüler aklına geldi. Yediğine pişman değildi ama tüm tarlayı da yerle bir ettiğini de isteksizce hatırladı. Utandı biraz. Ama ‘'Yaratan'' böyle yaratmıştı o ne yapsın ki ?

Bütün yaşamı da, kötülüklerle dolu da değildi hani. Ormanın bedelsiz çalışan çiftçisi o değil miydi? Toprağı baştan aşağı kazıp, tohumu toprağa karıştıran, Toprağı havalandıran, Yeni fidanların boy vermesine sebep olan kimdi? Üstüne üstlük dünyanın birçok yerinde itibar da görüyordu!..

Hepsinden önemlisi bu tür bir kimlikle dünyaya gelmek onun tercihi de değildi !..

Bunların muhasebesini yapacak zamanı yoktu.
Aldığı yara ona çokça kan kaybettiriyordu.
Biraz gayret edebilse hiç olmazsa neslini devam ettirecek bir iz bırakabilecekti.
Milyonlarca yıldan beri var olan kurgu bunu emrediyordu.
Biraz ıkındı,…
Evet evet oluyordu galiba.!..
Başını ileriye uzatıp ayaklarını germeye çalıştı.
Yavrular birbiri ardına dünyaya gelmeye başlamıştı bile.
Acı ile kaygı arasında bir süre bocaladı. Sezileri….. Sorularını cevaplamıyordu.
Yavrularına önderlik edemeyecek, elmalığa giden patikaları gösteremeyecekti.
Karanlıkta yol bulmayı, ses çıkartmadan usulca dolaşmayı kim öğretecekti?
İlk defa üşüdüğünü hissetti, bacakları uyuşuyordu. Son kasılmanın ardından gelen rahatlamadan doğumun bittiğini anladı.

Yavrularının geleceği için duyduğu korku, acısını çoktan bastırmıştı. Başını son bir kere kaldırdı.... Memelerine süt dolduğu, hissettiği son duygu oldu.

O yerde can çekişirken yavruların acımasız dünya ile tanışması böyle oluyordu.
Gök gürültüsünü andıran sesin ardından anasının yere yıkılışının manasını anlamamıştı bile.
Ana karnının sıcaklığı yerini buz gibi çimlerin soğukluğuna terk etmişti.
Zar zor ayaklarının üstünde durmaya çalıştı. İçgüdüsü onu,yerde yatan anasının yanına doğru götürdü. Burnuna ana kokusu!.. Süt kokusu geliyordu.
Evet yanılmamıştı bu anasının memesiydi.
Emmeye başladı.
Boş kalan memeler kısa sürede birbiri ardına doldu.
Toprak ölümle yaşamı aynı anda kucaklamıştı.
İnsani hiçbir duygu ile bağdaşmayan bir oyun sahneleniyordu.
Adam sırıtarak yerde yatan ananın göğsünden süt emmeye çalışan yavru domuzları bacaklarından kaptığı gibi yakındaki çeşmenin yalağına götürdü.
Yüz kızartıcı önyargıları, aklının önüne geçmişti
Elini bileğine kadar suya sokarak rezilliğin son perdesini oynadı.
Son yaptığı iş, bu alçaklığı kamerası ile tespit etmek oldu.

Siz bu yaratığa insan diyebilir misiniz?
O zaman avcı da diyemezsiniz.

**

Adından da anlaşılacağı gibi “Rasyonel Hasat” “Akılcı Avlanma” demektir. Yaşanmış bir olaydan sizlere öyküleştirerek aktardığım bu eyleme avcılık diyebilir misiniz?

Sizce bu eylemde sergilenen bir akıl var mı?

İnanca dayanan dinsel dogmatik kültür içinde,

Hayal gücüne dayanan mitolojik kültürde,

Gözleme, akla dayanan bilimsel pragmatik kültürde

Bu davranışın izini bulabilir misiniz?

Ülkemizde sıkça yaşananlar, bu öyküdeki gerçekleri veya benzeri temaları içerir.

Halbuki gelişmiş ülkelerin insanları, sahip oldukları doğal kaynakları gelecek kuşaklara eksiksiz bırakılması gereken çok önemli bir değer olarak kabul ederler.

Avcılık konusunda yeni dünyanın anlayışının hemen hemen tam aksi -üzülerek söylemem gerekirse - ülkemizde hala yaşanmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri de üniversitelerin ve özellikle de Orman Fakülteleri'nin av- yabanhayatına bakış açısı ile ilgilidir.

Sadece birkaç küçük örnek vermem konuya yeterince açıklık getirecektir.

Şimdi size bir üniversitemizde av-yabanhayatı ile ilgili olmak üzere okutulan bir ders kitabından sadece bir kaç cümleyi okuyarak sizleri bilgilendirmek istiyorum.

 

Bahse konu kitabın bir sayfasında avcılık anlatılırken “Yaz aylarında yangın tehlikesi nedeni ile sigara içilmemelidir. Yalnız tavşan tilki ve karaca avında pipo içilebilir” deniliyor. (Sayfa 131)

Aynı kitabın 152'inci sayfasında “Avcı Kuruluşlarının Av Turizmine Katkıları” başlığı altında: “ Yurdumuzda görevli olan ve ikamet eden yabancı uyruklularla NATO personelinin ve resmi yabancı konukların gereksinimi olan av tezkeresinin sağlanması.” anlatılıyor.

Bir başka kitapta : “Vaşak o kadar mert ve cesur bir hayvanmış ki kendisine kapan kurulduğunu hissedince bunu bilerek kapanın üzerine yürür ve bilerek kapanın üstüne basarak kendisini yakalatır ve gözlerinden billur gibi yaşlar akıtarak insanların gaddarlığına teessüf etmek manasına gelen teessür alametleri gösterirmiş. Ondan sonra da fena ve pis miyavlamaları ile ortalığı birbirine karıştırırmış. Bu rivayet vaşağın sesindeki korku yaratıcı bir tesirinden dolayı bu hayvana karşı hissedilen esrarengiz bir duygunun ifadesinden doğsa gerektir.” denilmiş.

Yine aynı kitapta “Yaprak avı, iki parmak arasına alınan bir yaprağı ağızla üflemek suretiyle zayıf karacanın veya dişinin sesi taklit edilerek yapılır. Yaprak avı özellikle karacanın kızışma zamanında yani üreme mevsiminde başarılı bir sonuç vermektedir” denilmektedir (Sayfa 401)

On değil,yüz değil, yıllar içinde belki de binlerce Orman Mühendisi yakın zamana kadar bu kitabı okuyarak yetişti. Hala da bu kitabın okutulduğunu çok yakın zamanda üzülerek öğrenmiş bulunuyorum.

Orman mühendislerine verilen bu öğreti için siz ne düşünürsünüz?

Bu kitap içinde benzeri pek çok yaklaşım birkaç tane değil onlarca var.

Yüzlerce de imla hatası.

Halbuki üniversiteler gelişmiş ülkelerde milletinin göz bebeğidir.

Öyle de olmalıdır.

Onlar toplumun önderidir, eğitenidir.

Bizler, bu kurumlarda ortaya çıkan modelleri kendimize örnek almak isteriz.

Örnek mükemmel olmalı ki yansıma sırasında kaybedilen değerlerden dolayı en azından bizlerin de iyiyi yakalayabilme şansı olsun.

Şimdi sizlere yıllardan beri Kemaliye'de yaşanan bir facianın kanıtlarını sunmak istiyorum. Seyredeceğiniz slaytlar yasa dışı bir avcılığın nasıl yapıldığının acı bir örneğidir. Merkez Av Komisyonunun her yıl aldığı kararlar çerçevesinde bu tür bir avcılık yapılamaz.

Kanunda “mahfuz küme” başlığı altında yapılan tanımlamadan da anlaşılacağı üzere, bu yapılar bu tarife tıpa tıp uymaktadır ve kanunsuz bir uygulamadır.

Yabankeçisi Koruma Sahası ilan edilen bir bölgenin hemen bittiği sınırda yapılan bu yasa dışı yapılanma olsa olsa bir utanç örneğidir.

Yabanhayvanı Koruma Sahası

Kemaliye ilçesinden çıplak gözle görülen yabankeçileri, koruma sahasının bittiği yerde kayaların üstüne yapılan mahfuz kümelerden kış aylarında (özellikle üreme mevsiminde) burayı kendilerine mesken tutan kaçak avcılar tarafından katledilmektedir.

Kaçak avcılık için yapılan kulübeler

Daha acısı, yetkililer (!) 20 seneden beri bu sahaya 500 mt. mesafeden bu katliamı seyretmektedir.

Bir diğeri...

Bu şartlar altında doğruyu bulabilir miyiz?

Her yerde var...

Veya en azından

Doğruları görebilir miyiz?

Peki; Görmek ne demektir?

 

NE ÇOK HALAT

Bir İtalyan soylusu, o kadar çok varlık sahibi imiş ki…

Artık dünya nimetleri ona zevk veremez hale gelmiş.

Denizi hiç görmemiş birinin, şaşkınlığına tanık olmak istemiş.

O anın kendisini olağan üstü heyecanlandıracağını düşünmüş.

Bütün ülkeyi baştan sona aratmış

Ömrünü bir dağ köyünde geçiren

Hayatında bir an için bile olsa denizi görmemiş bir adam bulmak için

Erişmiş sonunda bu muradına

Bu çok yaşlı ama hala dinç kalmış bir halat imalatçısıymış

Taşralı bu yoksul halatçıyı alıp Napoli Körfezi'ne götürmüş.

Körfeze varana kadar adamın gözlerini denizi görmesin diye bir bez parçası ile sıkıca bağlamış.

Körfeze vardıklarında

Gökyüzü ile denizin o kocaman muhteşem mavi gülüşünün buluştuğu yerde

Adamın gözlerini bağlayan bezi aniden sökmüş…

Yoksul halatçı…., şaşkın şaşkın etrafına baktıktan sonra

Gözünü, gemi direkleri, zincirler, halat ve palamarlar yığınının ortasına dikmiş.

Yüzü keyifli bir inanmazlıkla aydınlanmış ve dayanamayarak

“Ne çok halat !” diye haykırmış.

Felix Marti Ibanez “Felsefe Öyküleri” isimli kitabında; “İnsanın bir alanda bir felsefesi olması; Deniz kazası geçirmiş bir yaralıyı köpüklü sularda boğulmaktan kurtaracak kalın bir tahtanın olmasıyla aynıdır” demektedir.

Keşke mevcut sistemin “statükoyu muhafaza” dışında çağımızın gerçeklerine uygun bir felsefesi olabilse.

Keşke, ağzı ve dili olmayan,

Canlarını bize emanet etmekten başkaca hiçbir seçenekleri olmayan,

Yabanhayatı içinde bulunan tüm canlılar, -zaman zaman olduğu gibi- günübirlik siyasete alet edilmeseler.

Doğal kaynakların gelecek kuşaklara eksiksiz olarak aktarılması önemli bir sorundur.

Yeni dünyanın bu konudaki yaklaşımı “Faydalanan Öder” prensibini içermektedir.

Bu yeni ifade şekli tek başına her şeyi içeren, tüm soruları yeterince yanıtlayan yeterli bir kavram da değildir.

Hepimizin bildiği bir gerçektir avcılığın yazılı olmayan kuralları,

Örf adet ve gelenekler önemli bir yer işgal eder avcıların dünyasında.

Davranışlarımızda merhamet duygusu önemli bir yer tutar

Aydınlatır bizi

Sadece bu duygu değildir önümüzü açan

Daha farklı gözlerle de bakabilmeliyiz çevremize

En azından:

“Bakma ile görme” arasındaki farkı algılayabilmeliyiz.

Tıpkı Mustafa Amca gibi… Aşağıdaki sözler, Anadolu Feneri'nde 55 yıldır balıkçılık yapan Mustafa Amca'ya ait!..

Deniz ilk sabrı öğretir. Bundan iyi erdem olur mu?

Rüzgarı öğretir, bundan iyi işaret olur mu?

Rengi öğretir, bundan iyi söz olur mu?Yalnızlığı öğretir, bundan iyi ders olur mu?”

“Vallahi gözünün yaşına bakmaz, gözü karardı mı senin de dünyan kararır.

Balıkçılık meşakkatli iş ama güzeldir be...

Nankör değildir ki deniz!.

Onu çocuğun gibi sevdin mi, üstüne titredin mi,

Ana gibi karnını doyurur,

Baba gibi ömrüne sahip çıkar

Deniz iyidir de insanlar kıymetini bilmez”

Datça


Mustafa Amca'nın özlü sözlerinden onun derin bir iç dünyasına sahip olduğunu anlıyoruz.

Balıkçılık yaparak geçindiğini söyleyen bu bilge kişinin ,

Varlıklı olmadığına dair ne denli çok delil varsa…

Var olduğuna dair de bir o kadar çok delil var.

Var olmaktan ne anladığımız çok önemli !..

“Küçük İstavritin Öyküsü” adlı şiir bize bunu öğretebilir…

Bu duyguyu özelikle avcı kardeşlerimle paylaşmak istedim.


Küçük İstavritin Öyküsü

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atladı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği

Sonra hızla çekildi yukarıya
Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü

Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu
“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı

Oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları
Hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına

Değiyordu minik yüreği
İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
Yavaşça karardı dünya

Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu
İşte tam o anda eğilip aldım onu

Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öyle baka kaldı
Sonra sevinçle daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti

Birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler “neden yaptın bunu” diye
“Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
Son ana kadar hep bir umudum olsun"
diye

Bir umuttur yaşamak.... Ve bu her canlının hakkıdır.

Yüreğinizde az da olsa bir kabarma hissedebildiyseniz “varsınız” demektir.

Ne mutlu size. Bu bağlamda izin verirseniz tüm göllerimizde ve akarsularımızda yaşanan acı bir gerçeği anlatmak istiyorum.

Şimdi sizler Ankara'nın merkezi sayılan Sakarya Caddesin'de bulunan balıkçı dükkanlarında sıkça rastladığımız acı tablolardan birkaç örnek sunmak isterim.

Havyarlar balığın karnından neredeyse taşacak...

 

Ve.....

 

Bu işyerleri Tarım Bakanlığı Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü'ne 1000 mt mesafededir. Bilindiği üzere üreme mevsiminde hiçbir balık türünün avlanmasına izin verilemez. Yeterli büyüklüğe erişmemiş balıkların avlanması, balık ağlarının “göz” tabir edilen ilmeklerinin belirli büyüklükte olması ile sağlanır.

Palamutların küçüklüğü, istavrit ile mukayese edilince ortaya çıkıyor.

Yani küçük balıklar kaçacak sadece büyükler avlanabilecektir. Fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere bu tespitte ne zaman yasağına uyulmuştur ne de boy yasağına!... Hatta balık yumurtaları (havyar) ayrıca pazarlanmaktadır.

Çok, çok eskiden "Arlanma" duygusundan bahsedilirdi...

Oradan her gün binlerce insan geçer… Hepsi de sadece bakar… Onları hoş görebiliriz. Kimi bilmez, kimi bilse de yapabileceği çok da bir şey yoktur.

 

Peki, asli görevi bu yasa dışı uygulamaları kontrol etmek olan yetkililere ne demeli?

“İlgi alanı avcılık olanların kendilerini sorgulama zamanı çoktan geldi de geçiyor diye düşünüyorum.

Ya gittiğimiz pek çok yanlış yolun farkına varıp geleceğimizi kurtaracağız, ya da bugün için vazgeçemediğimiz küçük keyifler için geleceğimizi satacağız.”

Bu çirkin oyun, şu anda tüm göl ve akarsularda pervasızca sergilenmektedir.

Kendini bilmez kişilerin yasa dışı yöntemlerle yaptıkları avcılık yüzünden yaşanan kayıp, zannedilenden çok daha büyüktür.

Heba edilen ise ülke insanının sağlık konusunda geleceğidir.

Geçmişi bilmek onu, doğruları ve yanlışları ile yorumlayabilmek, kısacası, tarih bilinci edinmekten maksat; “geleceğe ışık tutmak” demektir. Avcılıkta, bugün yaşanan onca olumsuzluğun sebeplerinden biri de, ne yazık ki bu ışıktan yoksun olmaktan kaynaklanmaktadır.

Bizler bu olguyu genellikle “kader” diye algılarız.

Bir başarının oluşabilmesi için:

“Ne yapmamak gerektiğinin yanı sıra neyi ne zaman yapmak gerektiğini de bilmek gerekir.

Yapmamak sanatı, olguların özünü bilmek,

Yapmak sanatı ise yaşamı bilerek yaşamaktır.

Ve insanlar ancak böyle büyürler.”

Kütahyalı misafirlerimiz

Dilerim ki avcı kardeşlerim için bu gecenin özel bir anlamı olmuş olsun.

Bu geceye katılan diğer misafirlerimiz.
Çok kıymetli vaktinizi bu denli özel bir konuyu dinlemek için ayırdınız.
Sizlere engin sabrınız için ne kadar teşekkür etsek azdır.Şimdi sizleri ÖZSOY QUARTET ve Soner ÖZER ile baş başa bırakıyorum


ÖZSOY QUARTET ve Soner ÖZER

İyi ki varsınız…

Sağ olun, var olun.


Bu etkinliğe katkı koyan, tüm arkadaşlarıma gönül dolusu teşekkür ederim.

Soldan sağa: Nida Olçar - Zuhal Baysal -Tolga Bora - Aslı Özsoy - Kaan Otçu - Bülent Ünal

Sıtkı Olçar- Mehmet Emin Bora- Demet Kıyıcı- Emel Akçay Özer-Ercan Güven

Bu yazı 10594 kez okundu...