jOHANNESBURG


Biz de otele geldiğimizde rehberimiz Mark ve sürücü   Filip’e teşekkürlerimizi sunarak odalarımıza yerleştik.Bu geceyi otel’den çıkmadan okuyarak,yazarak dinlenerek geçirip, yarın 10:00 uçağı ile Cape Town’a geçmek istiyoruz.
6.günde kahvaltı sonrası toparlandık saat 08:00 deki Shutt’la Tambo –içhatlara girdik. Biniş kartlarını alıp, C 10
terminalinden  Kulula havayollarının uçağına girdik. Bizim Pegasus gibi, ikram paralı, önümüzdeki Musevi ailenin çocuklarının patırtısı arasında Cape Town kitabındaki yazıları okuyarak 2 saatlik bir uçuştan sonra Cape Town’a indik. Bir taksiyle 300 R.vererek otel Grand  Westin’e  geldik. Otel kongre salonu ile bitişik, Neşe’ye iyi bir sürpriz oldu.


Biraz dinlendikten sonra otelin 30 dakikada  bir düzenli servisi ile Waterfront’a indik. Burası eskinin büyük limanı, sonra yenisi yapılınca burası boşaltılmış, metruk kalmış ama daha sonra çok iyi bir düzenleme ile turistik bir yapıya dönüştürülmüş. Alfred ve Victorya isimli iki rıhtımı, aynı isimleri taşıyan lüks iki ayrı çarşı (AVM) halinde düzenlenmiş. AVM’lerden lüks otellere (Sungate v.b) geçişler sağlanmış. Her zevke hitap eden restoranlar sushi, İtalyan balık restoranları açılmış. Kafeler, tatlıcı, dondurmacı akla gelen her şey ve tüm giysi, mücevhercilerin en lüks markaları yer alıyor. Saat 17:00-18:00’e kadar dolaştık, bana çok hareketli görünmedi. Balıkçı da yemek yedik. Mahalli sanatçıların, sokak müzisyenlerinin icraatını dinledik. Saat 19:15 shuttle’ı ile otele döndük. Burada özgün Afrika el sanatlarını satan yerlerde bulunuyor. Bakacağız...

Böylesine güzel turistik görünüm verilmesine rağmen halen ağır tonajlı yük gemileri,tersane ve balıkçı ,gezi teknelerinin de
Burada yer alıyor olması bana ilginç göründü. Shuttle olmasa da otelden buraya 10 dk.da rahat yürünür. Zaten otelden de görülebiliyor. Dönüşte meşhur Table Mountain’i sis basmıştı.

Bu dağa çıkmak şansa bağlıymış. Çünkü hava sık değişir çok zaman teleferik çalışamazmış. Deneyeceğiz. Otelde çay, kahve eşliğinde ben bunları yazarken Neşe masa başında yarın açılacak kongre için hazırlıklarını gözden geçiriyor. 7.günde, kahvaltıdan sonra Neşe kongre açılışına gitti. Ben de akşamdan harita üzerinde yaptığım çalışmaları fiiliyata dökmek üzere çantama gerekli avadanlıkları koyarak , elde harita yola çıktım.

Otelden aşağı Long Street v.s giderken St.Georg Mall denilen trafiğe kapalı, sokak pazarlarının içine düştüm. Vitamin v.b cins ilaçtan, parfüm, deodorant , resim, hatıra eşyası,  Afrika sanatları (tahta-dokuma) yiyeceğe kadar her şey sokakta işportaya dökülmüş.Green market denilen bir meydan var. 1700’lü yılların yağlı boya resimlerinde de aynı adla geçiyor yani eski,özgün bir mekan orayı ve ona bakan Old-Town Hause denilen yerin resimlerini çektim.

İçerisinde Rembrant dönemi Flemenk ressamların sergisi vardı. Onu gezdim. Darling Street boyunca yürüyerek City Hall’u görüp fotoğrafladım. Buranın balkonu önemli, çünkü N.Mandela özgür kalınca buradan yüz binlere hitap etmiş. Bu kadar kişi nereye sığmış derseniz önünde Grand Parade denilen çok büyük bir meydan var.

 

İçinde İngiltere kralı 8. Edward’ın heykeli görülüyor.Burayı da işportacılar işgal etmiş. Her yerde işsiz genç siyah erkekler amaçsız, kümeler halinde, sokakları doldurmuş.Yine siyahi, yeşil üniformalı “Public Safety” denilen görevliler denetliyor.

Buradan Castle of Good Hope, denilen kaleye geçtim. 5 köşeli yıldız şeklinde inşa edilmiş, halen bazı yerleri restore ediliyor. Buraları ilk ele geçiren Hollandalıların meşhur Hindistan şirketi (VOC) kaleyi yaptırmış. Burada ücretli bir ordu kurmuş ve Hindistan yolunu denetimi altına aldığı gibi, yerlileri de içerilere sürmüş, bir kısmını katletmiş.

Ama daha sonraları daha büyük emperyalist İngiltere gelip egemenliğe el koymuş. Her neyse hendekle çevrili kale içinde, valinin rezidansı olan binada resim ve o dönem kullanılan eşyaların sergisini, bir diğer binada Boer Savaşlar’ı serencamını, bir diğer binada ise askeri müzede o dönemin öncülerinin yerlilerle yaptığı 9 savaşın öyküsünü ve askeri giysilerini görerek uzun bir sürede kaleyi bitirip avludaki bir kafe (kiosk) de kahve içip dinlendikten sonra tren garını (özelliği yok) görerek Strand Caddesi yoluyla saat 15:30 civarında yorgun vaziyette otele döndüm. Neşe akşam 16:00’daki açılış töreni için hazırlanıyordu. Gitti, bende bunları unutmadan yazıp, mektuplarıma  biraz bakim dedim!

Akşam otelin 19.katındaki Executive Rest da yemek yedik. Şehrin ışıkları karşısında yemek güzel olabilirdi. Ancak yemek kalitesi iyi değil, aşçıya bu kadar tuz koymak zorunda mısın? fırçası çektim. Bize meyve, kahve ikram ederek affettirmeye çalıştı, ama nafile. Sadece şaraplar iyi fakat çok pahalı yazmışlar. Buranın özelliği olan üzümü kırmızı Pinotage  2007 iyi sayılır.

8.günde, Neşe kahvaltıdan sonra toplantıya, ben saat 11.00 de şehir merkezinde eksik kalan yerleri görmeye, yine çantamı derleyip, yayan Long Street’den dolaşmaya başladım. Strand caddesinde Koopmans de Wet House denilen ve yüksek binaların arasında tek başına kalmış 2 katlı, pembe boyalı eski ev’e (neredeyse 300 yıllık)ulaştım. Kitabı dahil 25 R.vererek gezdim. O dönemin zengin evi  nasıl olur, insanlar nasıl yaşar çok iyi fikir veriyor. Alt katta genişçe bir salon etrafında 4 oda, salondan iç avluya oradan, mutfak ve personelin yaşadığı 2 katlı bir binaya geçiliyor.

Buranın alt katı depo, kiler,atlı arabanın yeri. Üst katında köleler kalıyor. 2-3 aşçı, terzi, arabacı, dadı, hizmetçi, epeyce kalabalık müstahdem. En çok para alan terzi, hepsinin ücretlerini yazmışlar. Arabacı eve giremiyor. Evin üst katında 2 si yatak odası olmak üzere 6 oda var. Dikiş odası, müzik odası, vb. Ahşaplar büfe, koltuk, sandık vs. çok güzel sanatlı camlar, porselenler genelde Çin işi, çok para kazandıkları aşikar!

Oradan Wale Streetdeki St Georg katedraline geçtim. Burası Desmoud Tutu (Nobel Barış ödülü sahibi) isimli çok bilinen siyah rahibin kilisesi. Büyük, güzel, tavanı yüksek vitrayları çok canlı, dini olayları anlatan resimlerle kaplı 150 yıllık bir bina, birçok yeri yenilenmiş.


Buradan Government Street’e geçtim. Büyük ve güzel bir bahçe içinde parlamento binası aslında randevu alınarak gezilebiliyormuş. Asker izin vermedi. Bahçesinde kraliçe Victoria bütün haşmetiyle asası elinde bekliyor. (Ölümü 1901)
Bina sütunlu bordo beyaz 2-3 katlı, güzel bir klasik yapı.

Hemen arkasında De Tuynhuis evi denilen verandalı, bahçe içinde yine klasik güzel bir bina, girilmiyor. Başlangıçta VOC firmasının konuk evi iken sonra valilerin ikamet, çalışma makamı olmuş.


Bu Government caddesi çok güzel, iki tarafı ağaçlı , kenarlarda banklar çevresindeki yeşil alanlarda sincaplar fink atıyor.
Banklara oturanlar da onları besliyor.

Caddeyi yukarı doğru yürüdüğünüzde meşhur Company Garden geliyor. Burası VOC un denizciler için taze sebze, meyve yetiştirdiği 17 hektardan bu güne kalan ve artık 7 hektarlık botanik bahçesi haline getirilmiş bir bahçe.Gül bahçesi,havuzlarda (temiz değil) balıkları, kafesi  olan yeşil alanlarda insanların yayıldığı, banklarda siyah adamların tünediği bir bahçe içinde vali Rohades,başka vali ve generallerin heykelleri var.Tam karşısında ulusal kütüphane (halka açık ilk kütüphane imiş) yer alıyor.

Wale caddesi tarafından girişte Slave Lodge denilen şimdi müze, yeri gezemedim. Önündeki tüfekli kişi heykelinin resmini çektim.Sonra bahçeden boydan boya yürüyerek Table Mountain’a bakan tarafından çıktığımda solda National Museum yer alıyordu.

Oraya düşük bir ücret ödeyerek girdim. Afrika sanatına yoğunlaşmış bu müzede 2 sanatçının eserleri sergileniyordu. Barbara Tyrell isimli kadın,Afrika doğumlu bir beyaz.İngiliz.Resim tahsil etmiş,sonra hocalık da  yapmış. Bir Chevrolet arabayı karavan haline getirerek 20 yıl boyunca tüm kabileleri olaşmış. Onların, çocuk, kadın, erkek nişanlı, evli, gelin,anne, genç, yaşlı, savaşçı, akla gelebilecek her türlü giysi ve donanımlarını önce karakalem resmetmiş, sonra özgün renklerinde boyamış. Sünnet, inisiyasyon, evlenme tören kıyafetleri belki binlerce resim çizmiş. Etnografik olarak büyük değer,çok büyük emek. Zulu sanatı hakkında kitaplar yazmış.


Diğer sanatçı Peter Clark,15 yaşında okuldan ayrılıp doklarda  çalışmaya başlayan bu siyahi çocuk, kendisini yetiştirmiş.Yağlı, sulu boya, karakalem, kolaj, kitap resimleme, ahşap heykel carving, Litografi her tür modern kübik çalışmasının örneklerini gördüm. Şimdi oldukça yaşlı, çocukların sanata yönlendirilmesi çabalarına katkı veriyor. Birçok ödüller almış. Oraya yakın S.Afrikan Museum ve Jewish Museum vardı, yorulduğum için vakit ayıramadım. Özellikle S.Afrikan önemli. Çok yakındaki Mount Nelson oteli (Orange st. ) uzaktan cezbetti. Yine klasik pembe boyalı, çok yüksek olmayan, güzel bahçe içerisinde bir bina, bahçede villaları da var. Bence o havayı solumak için bu günün imkanları ile de donatılmış (Spa–havuz vb.) böyle bir otelde kalmak çok güzel olur.

Bahçesinden, karşı taraf kapısından çıkacak şekilde geçtiğimde kendimi bizim meşhur Long Street de buldum. Bu caddenin bu kadar ilerisine gelmemiştim. Buralarda da güzel kafeler, Türk banyosu yer alıyor. Epeyce yürüyerek artık tanıdık olan kısımlarına short market, green market gibi yerlere sonrada otele döndüm. Yine 5 saat kadar dolaşmışım. Slave Lodge, African museum vb.eksik kalan yerleri tamamlamak istiyorum. Bertram  House, orange str. çıkmadan Government  üstünde özel müze imiş. Kapalı idi.
9.gün.Bu gün Neşe’nin sunumu var. Kahvaltıdan sonra 10.00 da başlayacak oturum için çıktı.13:00 de işinin biteceğini söylediği için 10:00-13:00 arasını değerlendirmek üzere ben de çıktım. Artık kestirme yolları öğrendiğim için 15 dk.da St. George Mall dan Government Str.ve S.A.Museuma ulaştım.

Bilet alıp girdim. Müze çok kapsamlı. Mağara duvar resimlerinden, gem (taşların) koleksiyonuna, Etnografik (kabilelerin giyimleri) yaşamları, hayvanların içi doldurulmuş tabii büyüklükte canlandırmaları, deniz hayvanlarının maketleri (polietilenden) balina, köpek balığı, dinazor iskeletleri, Darvin’in yaşamı,gezileri,orijinal yazılarının kopyaları, pek çok şey 4 katlı binayı doldurmuş. Mavi balina Right, Sperm (!) ve başka tür balinaların iskeletleri çok etkileyici. Bunlar 30 m.’ye varan boyu , 5 metrelik çenesi, 100 tona ulaşan ağırlığı ile gerçek birer dev.


Otel’e döndüm. konuşması iyi geçtiği için Neşe mutlu döndü. Biraz dinlendikten sonra onun görmediği yerleri göstermek için birlikte çıktık. St.George Mall, St.George Katedrali, Parlamento,Company Garden ,National SA Museum’u dışarıdan gördü. Ağaç ve sincapların, çiçeklerin fotoğraflarını çekti.

Garden’in içindeki restoranda yemek yedikten sonra yakınımızdan geçmekte olan Gez-gör’ün 2 katlı üstü açık otobüsünü yakaladık. Türkçe anlatımı (banttan)da olan kulaklıkları takarak 2 saate yakın dolaştık. Altıncı bölge (buraya yerleşenlerin evlerini yıktırmamak için, yıkıldıktan sonrada yerine apartman yaptırmamak için direndikleri bölge)yi gördük. Önemli bir direniş örneği, Ders alınmalı. Güzel bir güzergahtan Table Mountain‘in teleferik kalkış istasyonuna ulaştık. Şehrin güzel bir panoramasını gördük.

Patika yoldan tepeye tırmanan gençler vardı. 2,5 saat kadar sürüyormuş. Yolu kaybetmemek için rehberle çıkılması öneriliyor.Ya da çevresinde dönen teleferik kabini en rahat.

Yukarıya çıkmaya vakit olmadığından otobüsle devam ederek  Atlantik sahiline indik. Çamps Bay Körfezi lüks konutları, plajları, kafe, otel,lokantaları ile dünya’nın diğer plaj kentleri ile rahat yarışır. Pahalı güzel konutlarla dolu sahildeki Clifton ,Bantry, Sea Point, Three Anchor, Moille point ve Dr.Barnard’ın çalıştığı eski hastaneyi görerek Waterfront ve otel’e döndük. Güzel ve dolu bir gün oldu. Sahildeki bir çok yapı sıkı denetim nedeniyle estetik güzellik gösteriyor. Şehre yaklaştıkça sahili, yüksek binalar kapatmaya başlıyor.

Çoğunlukla halka açık sahil şeridi ve yeşil alan mevcut. (Tur 140 R /Şahıs)


Waterfront’da San Marco isimli restoranda bol deniz mahsüllü bir makarna (Neşe tok ) dondurma yedik. Fiyat çok makul. 10.günde; Neşe’nin organizasyonu 2016 da Türkiye’ye aldırmak için yapacağı sunum vardı. Diğer 2 aday İsrail ve Avustralya imiş. Sunumunu yaptı öğleye döndü. Öğleden sonra yarım gün Cape Point (ümit burnu) turu planlamıştık.Kalkışa biraz geciktik.Ama bizi bir özel araçla turu yapan otobüse yetiştirdiler. (Afrikan Eagle isimli şirket)bir yarım saatlik kovalamadan sonra Hout  Bay denilen  yerde yakaladık.

Minibüsteki 4 kişiden biri İpek isimli bir Türk kızı, Marinalar toplantısı için gelmiş, 6 kişiden 3’ü Türk oluverdik . Bu ırak ellerde! Camps Bay denilen yeri zaten bir gün önce görmüştük. Chapman’s Peak ,Noordhook’dan geçerek Ümit Burnu tabiat rezervi alanına girdik. Burada bina da yok, ağaçta pek seyrek çalılık ve çok rüzgarlı büyük bir alan. Ücret ödenerek girildikten sonra tek tük geyik türü hayvan, devekuşu gördük. Her tarafta baboonlara dikkat yazıyordu ama hiç görmedik.Nihayet dünyanın güney ucu Ümit Burnu yazan tahta levhanın arkasına geçerek fotoğraf çektik ve tekrar araca binerek her iki okyanusu birlikte gören meşhur eski deniz fenerinin olduğu yüksek burna  çıktık.  

 


İlk kez Hint okyanusu ile  tanışma fırsatı, okyanus haşindi. Burun’da sert rüzgarlı. Gidiş yolundaki sanırım Nordhook  denilen  yerde durarak Afrika penguenlerini görme fırsatı  olmuştu.

Bunlar diğerlerinden daha küçük ve garibanlar, sert rüzgar nedeniyle ayağa bile zor kalkabiliyordu. Yere plastik bidon tarzında yuvalar yapmışlar, onların içinde yatıyorlarmış.


Fener’den sonra araca döndük. Rezerv  alanından çıktıktan sonra bu sefer Hint okyanusunu görerek Simons Town (büyük bir yer) Muizenberg yoluyla döndük. Saat 18.30 civarı idi.


Hint okyanusu tarafında da güzel denize karşı evler var, plajlar da güzel göl,orman var. Denizde köpek balığına çok rastlandığı ve yakında bir kişiyi parçaladığını şoför söyledi. Bu durumda güzel plajlardan denize girmek herhalde yürek ister.
Otelde  üstümüzü değişerek Shuttle’la Waterfronta gittik. Red shod’dan ufak hediyeler aldık. İnsanlar,sokak müzisyenleri, bir akrobat,barlarda bira içip,büyük ekranda tezahüratla maç izleyenler. Balthazar isimli sahil lokantasına (Güney Afrika’nın en zengin şarap mönüsü, Steaki’ni sunuyor) oturduk. Bir şişe kırmızı Pinotage (Ricks 2008)500 gm T Bone  salata eşliğinde götürdük. Şarap da Bonfile de gerçekten çok güzeldi. Fiat 768 R (100 USD civarı)


11.gün de Neşe toplantıda öğleden sonra yarım günlük şarap gezisine katılmayı planlıyoruz. Bu arada yarın yola çıkacağımız için biraz toparlanmak gerekiyor. Neşe,Hylton Bros isimli firmadan şarap gezisi rezervasyonu yaptırmış olarak döndü.
Firma ismini taşıyan minibüsün şoförü orta yaşlı, sarışın bir hanım rehber şoför olarak bizi götürecek, başka müşteri yok.
İkimiz bindik, şoförümüz 12 yıllık hemşirelik yaşantısından sonra 3 de çocuğu olunca işi bırakmış,şimdi turist rehberliği yapıyor. Tam bir profesyonel, konuşkan, nazik iyi de sürücü.

Önce Anura, bir geniş büyük çiftlik, şarap evi. Çevresi üzüm bağları, peynir tabağı, tadım listesi. Afrikalı, sempatik bir barmen, tesisi gezdirdi.Yıllık üretimleri 2,5 milyon ton, %70 Kırmızı, %30 Beyaz ve Rose üretiyorlar. En son Porto (diagstive) tadarak işi bitirdik. İlginç gelen bir özellik, peynir tabağının ortasında reçel türü 3 çeşit tatlı da var.

Burada peynirin üstüne biraz tatlı konularak tadım yapılırmış, bana pek uymadı, neyse Neşe aç olduğu için peynirleri kısa zamanda tüketti zaten. rehber bir başka tadım mı yapalım yoksa çevreyi mi gezelim dedi. Çevrede yine şarap merkezi olarak bilinen  Stellenbosch’a gittik. Burası doğası çok güzel , göller, ağaçlar, yeşillikler korunmuş.

Tüm çevre düzenli üzüm bağları ve şarap evleri ile çevrili. Buraya 200 yıl kadar önce Cape Town’dan 60 kadar çiftçi aile yerleştirilmiş. O zaman inşa edilen tek ve iki katlı yapılar hiç bozulmamış. Çok güzel şirin yapılar, yeni yapılanlar bile 1-2 katlı ve oranın mimarisine uygun olarak yapılmış. Biraz gezdik. Örnek alınası bir küçük kent. Sanırım 60.000 civarındaki nüfusun 20.000 ini öğrenci Cape Town’dakinden sonra ikinci büyük Üniversite burada ama, öyle büyük okul binaları, yurtlar pek görülmüyor. Otantik görünüm o kadar iyi korunmuş (Cambridge gibi). Ufak tefek bir iki şey alarak 17:30 gibi döndük.

 

Biraz dinlendikten sonra 19:15 shuttle ile Waterfronta indik. Yine Afrika sanatları dükkanlarında turladıktan sonra Baia isimli  meşhur balık lokantasına gittik.
Balık, şarap son akşamı yaşadık.22.00 gibi dönerek yattık.

Yarın dönüş var.

12.gün’de kahvaltıya geç indik. Tekrar Waterfronta gitmek fikri cazip gelmedi. Otelde toparlanmayı tamamlayarak saat 12:30 da check out yaptırıp taksi ile (250 R) havaalanına ulaştığımızda uçak gelmemişti ve kalkışa 3 saat vardı. Gümrükten geçtik, Neşe son kalan Randları harcamak için mağazaları dolaşırken piste bakan pencerelerin önünde bunları yazıyorum. Uçak geldi.1,5 saatte yolcuları, kargoyu indirip temizliği tamamlarsa bizi vaktinde götürebilir.
Evet tamamladı, yolcunun büyük kısmı yabancı. THY’nin bu hatta bu kadar doldurması övünülecek durum. 2 saatlik bir uçuşla Johannesburg’a indik. Burada bir saat temizlik ve yakıt alımı, boş koltukların doldurulması ve hareket, şimdiden sonra 9 saat 15 dakikalık bir uçuşla İstanbul’a sabahın erken saatinde vardık. Biraz konuk evinde dinlendikten sonra saat 8.00 de Ankara uçağına transfer ve 9.00 gibi Ankara’da idik.
10.00-10.30 gibi eve varış. Bu seyahatin sonu. Her şey yolunda gitti ve sağ salim evimize ulaştık.
 

BU GEZİ İLE İLGİLİ NOTLAR:
-Büyük bir ülke 1,5 milyon metre kare,
-3 başkenti var, Pretoria,Johannesburg,Cape Town ,
-Nüfus 38.160.000,çoğu siyah Afrikan ,
-Daha çok sahil şeridi yeşil arkasını çevreleyen dağlar,
 dağların arkası daha çok kırsal,
-Sömürgeciler, kendi düzenini 300 yıldır yerleştirmiş,çok kazanmış, ülkelerine çok zenginlik aktarmış.
-Büyük uluslararası şirketler hemen her şeyi, otelleri ,AVM leri turistik organizasyonları kontrol ediyor.
-Siyah adam çoğunlukla yoksul. Normal işçi ücreti 1500 R(200 USD).  Hizmet sektöründe çalışan siyahların çoğu derme çatma barakalarda kalıyor.
-Varoşlarda hayat sefil. Uzaktan bakıldığında büyük kentleri çevreleyen kartondan, sacdan yapılmış tek göz barakalar göze çarpıyor. Çatıların sacı parlıyor. Bu sıcak iklimde kızgın sac damın altında nasıl yaşanır?
-Çok sayıda çocuk, bu sefil evler, çöpler arasında koşturuyor.
-Devletin bunları tek tip, daha muntazam 2-3 odalı, kiremit çatılı yapılara taşıma gayreti var ama insanlar eski evlerinden çıkmayıp, bunları kiraya veriyormuş!
-Siyahlar arasında eğitim düzeyi düşük olmalı. Her G.African vatandaşı İngilizce ve Afrikan  denilen karma dili konuşur diyorlar ama, sokakların güvenliğini sağlayan Public Safety gömlekli  görevlileri bile çok şeyi anlamıyor.
-Okulların dağıldığı saatlerdeki gözlemlerim; Siyahların  ve beyazların ayrı okullarda olduğunu düşündürüyor
-Gençler arasında da siyah, beyaz aşkı pek görülmüyor.

Bu yazı 3939 kez okundu...