Lübnan
(2. Bölüm)


Sahil şeridinde Cafe Oriantal

Üçüncü günümüzde henüz gezemediğimiz Beyrut kent merkezini görmek için sahil yolundan merkeze yürümeye başladık. Tatil günü olmasının da katkısıyla insanlar banklarda, kayalıklarda, balıkçı barınağı, deniz feneri çevresi gibi alanlarda güneşleniyor dinleniyordu. Mayolu erkeklerin yanında pardösülü kadınlar eşofmanlı tempolu yürüyüş yapan, paten kayan, köpek gezdiren çiftler olta balıkçıları, yanlarında getirdikleri yiyeceklerle banklarda piknik yapan çok çocuklu Arap ailelerin arasından uzun bir yürüyüşle Solidere denilen kent merkezine ulaştık.

Modern çok katlı binalar lüks yapılar, mağazalar, onarılmakta olan marina ve otelleri ile bu bölge her hangi bir Avrupa kentinden farklı değil. Kentin sembolü saat kulesinin bulunduğu meydanın çevresinde eski taş yapıların güzelliğini sergileyen birçok bina yer alıyor.

Saat Kulesi

Belediye, postane vb. yapıların yanı sıra camii, mescitler, St.Elias Kilisesi vb. yapıların çoğu iç savaşta tahrip olmasına rağmen bugün çoğu aslına uygun olarak benzer malzemelerle restore edilmiş. Saat kulesi çevresi kaldırımlara yapılmış kafe restoranlarda bölgeye has yiyeceklerle, batılı tarzda düzenlenmiş menüleri birlikte bulabiliyorsunuz. Meydana yakın küçük bir kitapçıyı dolaştıktan sonra, bir Osmanlı sarayı olan ve günümüzde Başbakanlık olarak kullanılan Grand Sarayı gördük.

Grand Saray

Önünde birbirine dökülen havuzlar şeklinde yapılmış bir parkın içerisinde suikast sonucu öldürülen başbakan Refik Hariri’nin elleri cebinde ”kendi bahçesinde yürüyen insan” şeklinde yorumlanmış heykelini gördük.

Refik Hariri

Dünyanın bu karışık bölgesinde sanırım 10 yıldan fazla başbakanlık yapan ve 7 kişi ile birlikte şehrin en kalabalık caddesinde bombalı bir suikastla öldürülen Refik Hariri her halde çok seviliyordu. Hava alanına da onun ismi verilmiş. Kahve içtiğimiz saat kulesine bakan “Cafe Etoil” de onun için oluşturulan bir köşede resminin ve çiçeklerin yer aldığı bir masa, sandalyesi ve kahve fincanı bulunuyordu.

Martyrs Meydanı denilen yerde savaşta delik deşik olmuş bir kadın ve bir erkekten oluşan heykel kompozisyonu 1916 istilacılardan (Osmanlılar olsa gerek) kurtuluşu simgeliyormuş.

Martyrs Meydanı özgürlük heykeli

Oysa bizden sonra gelen Fransızlardan kurtuluşları ancak ikinci dünya savaşından sonra olabilmiş. Bu meydana bakan şehrin en büyük ve yeni camii “All Omar” ın yapımına 2002 de 24 milyon dolar ayrılarak başlanmış ve R.Harriri 2005 te inşaatın bittiğini görmeden öldürülünce bu camiinin yanına gömülmüş.

Merhum Refik Hariri'nin katafalkı

Şimdi orada büyük bir çadır içerisinde çiçeklerden oluşturulmuş bir katafalkın altında yatıyor, birlikte ölen 7 kişiye ve kendisine ait güzel insancıl fotoğraflar her yere asılmış, sürekli kuran okunuyor, insanları duygulandıran, birbirine reva gördüklerini düşündürten duygulu bir ortam. Sanırım buraya daha sonra bir anıt mezar yapılması planlanıyor.

Camii ye gelince:6-7 bin kişilik, dört minareli büyük bir yapı, bir büyük, iki küçük yarım kubbe, ana kubbenin üstü mavi ye boyanmış, bu rengin Sultan Ahmet Camii’nin (Mavi camii olarak bilinir) renklerinden mülhem olduğu söyleniyor.

Al Omar Camii

İçerisinde ki minber ve kubbe içini çevreleyen çini üzerine yazılmış ayetler ‘in Türkiye’de yapıldığı söyleniyor. Bu camiinin Beyrut’un simgelerinden olduğu belirtiliyor.

Çok dinli bir toplum, dünyanın en karışık bölgesinde uygar, Avrupai diye bileceğimiz bir hoş görü ortamında yaşıyor gibi görülüyor. Kadın-erkek, kafe ve restoranlarda çocuklarıyla birlikte sosyal yaşamın içinde. Batıda olduğu gibi ev dışında yemek yeme alışkanlığı var. Evler özellikle seçkin semtlerde 20-25 katlı,400 metre karelik büyük dairelerde, lüks otomobillere binip rahat yaşayan insanlarla dolu ancak bunun çok sınırlı yerlerde olduğunu tahmin etmek güç değil.

Beyrut’un dışı, kırsal alan ve küçük yerleşimlerde yaşam ortalamanın altında.

Lübnan daha doğrusu Beyrutluların tercih etmediği işlerde Suriyeli, Yemenli, uzak doğulu insanlar 300-500 USD ye çalışıyor. Seçkin Lübnanlılar 3 dil biliyor. Fransızca, İngilizce ve Arapçayı iyi okullardan (Beyrut da Amerikan – İngiliz – Fransız orta ve yüksek öğrenim kurumları var) meslek ve dil öğrenerek mezun olan Lübnanlılar Arap dünyasında tercih edilen yöneticiler olarak iyi ücretle çalışıyorlar.

Bunun dışında pek çok Lübnanlı Brezilya-Uruguay-Arjantin gibi güney Amerika ülkelerinde yaşıyor. Ülkede 4 milyon insan yaşarken 20 milyon civarında Lübnanlının dünyanın bir çok yerinde yaşayıp çalıştığı, bunların yılın birkaç ayın da Lübnan’a döndüğü ve ülkelerine yatırım yaptığı söyleniyor.

2983

Lübnan’ın, Fransız giyim ve tasarım sanat ve kültüründen çok etkilendiği anlaşılabiliyor. Lübnan da mimari, moda dizayn konularında başarılı birçok sanatçı yaşıyor. Buradaki birçok yapının mimari Fransız Lübnan asıllı Fransız.

Özetle şehir merkezinde eski restore edilmiş yapıları, mabetleri anıtları gezerek kafe restoranlarda dinlenip, yiyip içerek güzel vakit geçirebilirsiniz. Daha sonra alışveriş caddesi olarak çok sözü edilen Hamra Caddesi’ne gittik. Burada Crown Plaza gibi oteller, küçük ve büyük dükkânlar mağazalar, her ağız tadına uygun lokanta ve kafeler ve alışılmışın üstünde bir kalabalığa rağmen bize ilginç gelebilecek bir özellik görmedik

Lübnan elbette bunlardan ibaret değildi. Beyrut’un kuzeyinde yer alan Unesco nun 1997 de açık alan heykelleri ile dünya köyü ilan ettiği Rachanai her yıl Eylül başında yapılan festivalleri ile ilgi çekebilir. Fenikelilerden beri bilinen bir doğal liman ve balıkçı köyü Batroun, Ortodoks ve Maruni - kiliseleri nedeniyle görülebilir. Antakya- Sur (Tyre) yolunun ortasında yer alan ve tarih boyunca önemli bir liman -ticaret merkezi olarak bilinen Tripoli , eski çarşı medrese, camileri ve meşhur kalesi nedeniyle gezilebilir.

Tripoli den Kuzeydoğuya uzanan yol üzerinde Lübnan doğumlu meşhur şair - ressam Khalil Gibran’ın müzesinin bulunduğu Bchare, Mekmel Dağı'nın yükseklerindeki 1500 yıllık sedir ormanı ve yine Dünya’daki en eski Hristiyan Manastırları nedeniyle Dünya mirası listelerinde yer alan Deir Mar Lichaa' yı barındıran Qadisha (Kadisha) vadisi nin görülmesi düşünülebilir.

Gezimiz programında olmasına rağmen Güney Lübnan’ı da gezemedik. Beyrut’dan Beiteddin’e giden yol üzerinde küçük bir köy olan Deir-Al-Omar (Ay Manastırı) yer alıyor. Burası 16-18.yüzyıllarda Dürzi emir 2.Fahreddin’in başkentliğini yapmış.

Köy meydanında küçük bir havuz ve karşısında 1.Fahreddin Camii bulunuyor. Cami 1493 de Memluk mimari tarzında yapılmış. Fahreddin’in kardeşi Emir Younes tarafından yaptırılan ve defalarca yakılıp yıkılan saray ise bu gün restore edilmiş haliyle resmi ofis olarak kullanılıyor.

Yine burada 2. Fahreddin’in yaptırdığı bir kervansarayla, ailesi ile birlikte yaşadığı sarayı görmek mümkün. Beiteddine Sarayı “İman-sadakat evi” olarak da isimlendiriliyor. Saray 1788 de başlanarak 30 yılda tamamlanmış. Emir Beşir Shibab tarafından İtalyan Arap mimarı tarzlarının birlikte yorumlandığı bir yapı, onarıldıktan sonra günümüzde devlet başkanının yazlık konutu olarak kullanılıyor, kısmen gezilebiliyor.

Chouf Sedir Rezerv alanı, Unesco tarafından 2005 de Dünya Biyosfer rezervi olarak ilan edilmiş. Özgün flora - fauna ya sahip bu alanda doğa sporları yapılabiliyor.

Sidon; 6000 yıllık bir yerleşim. Fenikeliler zamanında cam ve erguvan boya yapımı ile ticaretin merkezi olmuş bir sahil kenti. Halen 200 000 kişi yaşıyor. Sunni, Şii, Yunan Katolik ve Maruniler birlikte yaşıyor. Kale, kervansaray, camiler, hanlar görülebilir.

Tyre (Sur): Sidon’dan güneye göç edenlerin kurduğu 3000 yıllık bir kent. Ticaret, cam ve boya üretimi ile zenginleşmiş, Roma, Bizans, Arap, Haçlı, Memluk, Osmanlı dönemlerinde önemini korumuş ve bu uygarlıkların izlerini taşıyor. Eski liman, liman yolu, arena, Roma hamamları, hipodrom, nekropolis ve su yolları, anıtsal kapı (tak) ile bir Roma kentinin birçok yapısını görmek mümkün.

Üç günlük bir geziden aktarabileceğim bu kadar. Belki daha uzun süre kalarak, gitmeden iyi bir planlama yaparak ve grupla birlikte değil de hep önerildiği gibi günlüğü 100 USD civarında kiralanabilecek rehber şoförlü bir taksi ile daha bireysel davranarak çok daha fazla gezmek–görmek mümkün olabilir.

Bu şekilde yöreye özgü küçük balıkçı liman ve restoranlarında mola vermek, bölge insanları ile iletişim kurabilmek, sedir ağacı rezerv alanlarında doğayla baş başa kalabilmek kısaca Lübnan’ı daha çok yaşayabilmek söz konusu olabilir düşüncesindeyim. Bir de kış sporları için Lübnan dağlarında çok gelişmiş merkezler olduğu söyleniyor.

Mevsim uygun olmadığından bunun gerçekliğini bilemiyorum. Türkiye’den bu sporlar için Avrupa’nın çeşitli merkezlerine epeyce giden olduğunu göz önüne alarak iyi bir fiyat kalite araştırması ve olumlu referanslar elde edilebilirse burası da denenebilir düşüncesindeyim.

 

 

Doç. Dr. Demokan Erol
02 Mart 2012 / Ankara

Bu yazı 3820 kez okundu...