KÜLTÜR FARKI


Untitled Document

KÜLTÜR FARKI

1988 yılında atıcılığa başladım. Trap ve Skeet adında iki branşın varlığından bahsettiler. İkisini de uzun uzun seyrettim. İkisinin de kendine has atış stilleri, teknikleri ve heyecanı vardı. Ama yine de sanki skeet daha keyfliydi benim için. Seçimimi yaptım, skeet atacaktım. Rahmetli Nedim Yılmaz önderliğinde, Yavuz Demiröz, İbrahim Yenersu, Yusuf Karamuk, Mesut Yazıcıoğlu, Ali Hoşcanoğlu ve diğer üstadlarla birlikte inanılmaz keyifli yıllar geçirdim. Büyüdüm, ve ben büyüdükçe skorlarım da büyüdü. Sonunda her amatör sporcunun hayali olan Milli Yakım kapıları benim için sonuna kadar açılmıştı. Yurt dışında Türkiye’yi temsil etmek, ay-yıldızlı yeleği giymek, hatta istiklal marşını çaldırmak gerçekten tarifi zor hislerdi.

İlk yurt dışı müsabaka için, zamanın avcılık ve atıcılık federasyon başkanı Sn Metin Sertoğlu oluşturduğu kadroda bana da yer vermişti. İlk önce buna bir anlam verememiştim, zira katılacağımız müsabaka World Cup’tı Yani bir şampiyona değil bir “kupa” idi. Bilindiği üzere, şampiyonalardan farklı olarak kupa’larda, genç-büyük, bayan-erkek ayrımı yapılmazdı. 16 yaşındaydım. Evimden, ailemden ilk defa bu denli uzaklaşacaktım. Ayrıca, kategorinin olmadığı bir turnuvada derece yapma şansım ne olabilirdi ki?.. Kafamdaki bu soruların cevabını Sn Sertoğlu’nun şu sözleriyle buldum; “Bu turnuvada senden hiçbir şey beklemiyoruz. Bu maça gitmenin tek sebebi yurt dışı tecrübesi edinmen.”

Yoğun bir milli takım kampından sonra Hollanda Kraliyet Havayollarının uçağı olan KLM ile Amsterdam’a uçtuk. Kaldığımız otel Eindhoven’da, müsbakanın yapıldığı poligon ise Eindhoven’a 24 km uzaklıktaki küçük bir kasaba olan Weert’deydi. Otel ve poligon arasındaki yolculuklarımızda, Türkiye’de bir av sezonunda görmediğim kadar yaban hayvanı gördüğümü hatırlıyorum. Otobana paralel uzanan ırmaktan kalkan yeşilbaşlar, yolun sağ ve solunda yemlenen karacalar, peşlerindeki tilkiden ürküp gürültülü bir şekilde kalkan çil sürüleri vs.

İster istemez sürekli bir şekilde kıyaslama yapıyordum. “Bu kadar av hayvanı bizim ülkemizde olsa acaba ne olurdu?”, “Bu hayvanlar acaba ecelleriyle mi ölüyorlar?”. Zamanında bize öğretilen “Çok vuran, iyi avcıdır” mantığıyla düşünülecek olursa burada iyi avcı olmak oldukça kolaydı!!

Kasabanın yerli halkı her sabah piknik sepetlerini yiyeceklerle doldurup, dünyanın en iyi atıcılarını seyretmeye gelirdi. Aslında bu duruma da çok şaşırmıştım. Çünkü bizim kültürümüzde izlenilecek tek spor dalı, malumunuz, futboldur.. Toplamda 5 gün kaldığımız için, ister istemez kasabanın yerlisi olan birkaç arkadaşım olmuştu. Kimisi sadece atıcılığı seviyor, kimisi de fırsat buldukça ebeveynleri ile ava gidiyordu. Dolayısıyla ilk söylediğim şey, “Ne kadar şanslısınız, her yanınız avlak ve bir sürü av hayvanınız var” olmuştu. Sohbetimize kulak misafiri olan orta yaşlarda bir kasabalı “Durum sandığın kadar basit değil geç adam” dedikten sonra Hollanda Av ve Yaban Hayatı ile ilgili kural ve kaideleri, kısıtlamaları, limitleri ve cezai yaptırımları anlatmaya başladı.

Sohbet sonunda aklımda uyanan ana fikir şuydu; “Sanırım biz daha şanslıyız, en azından haftanın yedi günü ava gidebiliyoruz, teyp, canlı mühre kullanabiliyoruz, limit sıkıntımız yok vs. vs..”

Aslında, o an için bize keyif veren şeyler, şu an yaşadığımız sıkıntıların kaynağıydı. Sn Mehmet Emin Bora’nın söylediği gibi;"ilgi alanı avcılık olanların kendilerini sorgulama zamanı çoktan geldi de geçiyor diye düşünüyorum. Ya gittiğimiz pek çok yanlış yolun farkına varıp geleceğimizi kurtaracağız, ya da bugün vazgeçemediğimiz küçük keyifler için geleceğimizi yok edeceğiz..." Bu sözün üzerine söylenebilecek pek fazla bir şey olduğunu sanmıyorum. Nitekim, bugün bir kınalı için 100-150 km yol yapıyorsak, tüm sulak alanlar kurutulduğundan dolayı ördek avı için  200 km direksiyon sallıyorsak, ya da evladımız gibi baktığımız av köpeklerimiz sezonu 5 keklik, 10 çulluk ya da 15 bıldırcınla kapatıyorsa, şapkamızı önümüze koyup düşünmenin zamanı geldi de geçiyor diye düşünüyorum.

Turnuvaya dönecek olursak, müsabakanın son günüydü ve trap final atışları yapılıyordu. Poligonda dünyanın en iyi 6 atıcısı kıyasıya yarışıyor ve yaklaşık 250 kişi bu heyecanlı maçı seyrediyordu. Hava pırıl pırıl, poligonun ardındaki alan dümdüz ve yemyeşildi. Yeşil fonda uçuşan turuncu renkli plakalar atıcıların tabiriyle adeta “tepsi” gibi görünüyordu. Final atıcıları arasında, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi atıcılarında biri olan Sn Dr Alp Kızılsu da vardı. Bu büyülü atmosferde, göğsünde ay-yıldız olan birisinin olması maçı seyretmeyi daha da keyifli hale getiriyordu.

Ansızın maçın orta hakemi elindeki klaksonu çalarak atışı durdurdu.

Atıcılar dahil olmak üzere poligondaki hiç kimse bunun sebebini anlamamıştı. Ta ki orta hakem, plakaların çıktığı yerden yaklaşık 60 metre mesafede, etrafta olup bitenden habersizce birbirleriyle oynaşan bir çift yaban tavşanını eliyle işaret edinceye kadar. Mesafe anlamında hayvanların zarar görmesi belki mümkün değildi. Ancak, bir-iki klavuz saçma hayvanları yaralayabilir endişesiyle, hakemin böylesine önemli bir müsabakayı durdurması beni gerçekten hayrete düşürmüştü. Bu güzel manzarayı yaklaşık 7-8 dakika seyrettikten sonra tavşanlar hızla uzaklaştılar ve müsabaka kaldığı yerden devam etti.

Günümüz Türkiye’sinde benzer bir durumun herhangi bir atış poligonunda yaşandığını düşünelim, sizce sonuç nasıl olurdu?!!...

Bu yazı 3233 kez okundu...