SİZ UNUTSANIZ DA TARİH ASLA UNUTMAZ 1945. 6-9 AĞUSTOS AYI HİROŞİMA-NAGAZAKİ KATLİAMLARI VE DİĞERLERİ


Tarihi sadece kronolojilerin ezberlenmesi olarak alan  bir eğitim dizgesi tarihten ders alma bilinci oluşturamaz. Bu ders kavramı o kadar önemlidir ki yanılgıları, yanlışları ve bunların getirdiği bütün felaketleri anlamayanlara ilk kez yaşıyormuşcasına tekrar yaşatır ve burnunu sürterek sil baştan  öğretir.  Öyle ki bunun maddi-manevi bedeli çoğu zaman ülkelerin, ulusların milyonlarının  hayatına mal olur. Bu sözlerimiz kitabi bilgilere, yüzyıllara, masallaştırılmış bin yılların hayali tekrarına değil; sadece kendi birikimlerimize, 75 yıllık  kişisel yaşamımız boyunca tanık olduğumuz sosyal olaylara, kaoslara, iç savaşlara, bölünmelere, parçalanmalara dayanır. Tarih içinde bir damla sayılmayan çok kısacık bir fani yaşamı bile bu denli karmaşık olaylara tanık olduğuna göre ülkeler, uluslar tarihi ne denli badireleri yaşam deneyimi içine almış demektir.

Bana göre tarih bilinci bütün bilinçlerin toplamı sayılır. Aidiyet ve empati bilinci bunların başında gelir. Bir ülkeyi toplamalıktan-derlemelikten çıkarıp, toplum haline getiren işte bu bilinçtir.

Tarihini gereğince özümlemeyen bir toplumda aidiyet bilinci gelişmez ki bu duygunun gelişmediği toplumlar başka başka etkilerin rüzgarında sonbahar yaprağı durumundan kurtulamaz. Bir o yana, bir bu yana yalpalamak bile bu eziklik içinde bazı eğitimden yoksun topluluklarda kahramanlık olarak yutturulur, toplum denen  toplama insan yığınlarına.

Egemen güçler, hedef seçtikleri toplumlarda ilk önce bu duyguyu dejenere etmek ve  amaçladıkları rotaya sürüklemek için her türlü kurgulamayı ve üfürmeyi uzun vadeli planlar içinde uygulama fırsatı ararlar.  Yetiştirdikleri kuklalarla buldukları her fırsatı, ele geçirdikleri her maşayı büyük yenilikçi, atılımcı, başarılı model olarak yutturmanın yollarını bulurlar.

Bunun tek ilacı tarihi adam gibi okutmaktan, hamaset edebiyatı ve   masalları ile değil; somut gerçeklerle, örneklerle anlatmaktan, yüreklere, beyinlere nakşetmekten geçer.

Bugün tarihi kendi güdük emelleri içinde anlayan ve anlatan insanlar yüzünden insanların büyük bölümü bırakın tüm ülkeyi kendi ilinin, ilçesinin, köyünün bundan yüz yıl önce hangi badirelerden geçtiğini, düşman çizmesinin neleri ve nereleri ezdiğini unutmuş durumdadır. Bellek fakirliği insanı insanlığından uzaklaştırır. İnkarcılık, vefasızlık, kuklacılık alır başını gider. Bu yazı içinde sunacağımız görseller  gerçekleri  inkar edenleri baştacı sayacak kadar unutulmuştur; bugünün bazı kesimlerince hiç yaşanmamıştır. Şu unutulmamalıdır, tarih inkar ve nankörlük oyunu oynayanlara kendi oyunlarıyla acımasızca dersler  verir. Ne acıdır ki bunun ceremesini  bütün toplum çeker. Bir anlamda duyarsızlığın, akıntıya kürek çekmenin, akıl denen en değerli hazinenin kullanılmamasının ağır cezasıdır bu.

Önce kendimizden örnekler vererelim ki  tarihimizin topluma ne gibi bir gözle empoze edildiğinin örnekleri olsun.

Toplumun Osmanlıya, ülkenin en çok toprak kaybetmesine neden olan Abdülhamit'e ve ardından Ayasofya'ya odaklandırıldığı günümüzde 1918'den 1922'ye kadar işgal altında olan ve Osmanlı Sultanının işgali yapan İngiliz savaş gemisi ile kaçtığı tarih hiç konu edilmez. Sultanın İngiliz-Fransız ordularına bırakıp kaçtığı İstanbul'u işgalden kurtaran Mustafa Kemal'den söz etmemek, bir duayı esrigemek  için her yolu deneyenlere inat görsel örnekleri ısrarla sunacağız.

16 Kasım 1922 unutulmaması gereken bir tarihtir. Osmanlı bir sülale devleti olarak   kendi kaderini kendisi çizmiş ve hatta kendi elleriyle hem silalesini, hem de Osmanlıyı lağvetmiştir. Gemisini terk eden kaptan kaptan değildir.  Anadolu Ulusal kahramanları hayatları pahasına  istilacılarla kutsal mücaddeleyi yaparken Osmanlı Sultanı baştan beri işbirliği yaptığı istilacıların himmetine sığınarak ülkesinden kaçıp gitmiştir....İşte bunun utanç verici, onur kırıcı belgeleri....

Bu belgeler ibret-i alem için her 16 Kasım'da İstanbul sokaklarına asılmalıdır ki bugünkü İstanbul varlığını kime borçlu olduğunu anlamalıdır.

 

''Vahdettin, kendisini kabul edecek bir ülke bulmakta zorlandı. Zira Ankara hükümeti oldukça güçlenmiş, dönemin süper gücü İngiltereyi mağlup etme başarısını göstererek rüştünü ispatlamıştı. Bu Ankara hükümeti ile diplomatik kriz yaşamak istemeyen ülkeler Vahdettin'i kabul etmeye yanaşmadılar.

 Bu belge, bizzat Sultan Vahdettin tarafından İşgal Orduları Kumandanı general Harringthon'a resmi olarak iletilen orjinal el yazısıdır. Yazının meali aşağıdaki gibidir ;

Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı General Harringthon cenablarına.

İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devleti fahlmesine iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahalli ahara naklimi talep ederim efendim.

16 Teşrinisani (Kasım) 1922 Halifei Müslimin Mehmet Vahidettin

Ne acıdır ki 600 yıllık köklü bir medeniyetin son hükümdarı, bir askerin himmetine muhtaç olmuş ve teslim olurcasına iltica talebinde bulunmuştur.

Sultan Vahidettin, İngiltere Krallığına iltica talebini General Harringthon'a iletmiş ancak bu talep İngiltere Kraliçesi tarafından reddedilmiştir. Malaya zırhlısına binerek İngiltereye ulaşmayı ümit eden Vahidettin, gelen ret cevabı üzerine General Harringthon tarafından güzergahları üzerinde bulunan Malta adasına indirilerek terk edilmiştir. '' (https://www.turktarihim.com/vahdettininistanbuldanayrilisi.html)

Mangalda kül bırakmayan Osmanlıcılar bu belgeler sizler için ne ifade ediyor?

**

Şartlanmış belli kesimlerin asla görmek istemedikleri ya da sulandırdıkları bir başka örnek İstanbul'un işgali konusudur. Bir bölümüne göre işgal diye bir şey olmamıştır. Bir bölümüne göre de işgal kuvvetleri kendiliğinden ''bizden bu kadar, zaten misafirliğe gelmiştik, artık gidiyoruz. Bye Bye'' demişlerdir.

İstanbul caddelerinde işgal orduları ve boğazda savaş gemileri. Bu tarihi fotoğraflara da montaj, kurgu diyeceklerdir, utanmadan. Bunları defeden Kurtuluş Savaşı kahramanlarına minnet borcumuz var.

Yunan işgalindeki Edirne'den bir örnek din adamlığının ne hallere düşürüldüğünün örneği..

Edirneli olup da işgal görüp görmediğini unutan bazı tarih bilinci yoksunu insanların bulunduğu günümüzde bazı Edirnelilerimiz bu görseller için ne düşünüyor acaba.... Sözümüzün gerisi sizlerin yorumlarınıza bağlı.

Bundan öncesi Yanya'nın teslimi ve müftünün teslimiyet töreni görselini de iyice incelemek gerekir. Bu bilgiler adı geçen kitabı çeviren değerli sanat ve kültür insanı  F. Bülent Kocamemi'den alınmıştır.

Yanya Müftüsü Veliaht Constantin' e   dular ederken.......

Lütffen yukarıdaki yazının tamamını okuyun. Anadolu kurtuluş mücadelesini verenlerin idamını isteyen Osmanlı Halifesi, Şeyhülislamı ve Yanya müftüsü.

Yazıklar olsun.

Bu görsel de Bursa'dan.

Bazı siyasi ve yönetim yetkilisi görevlilerinin açıklamalarıyla görüldü ki Bursa işgal mişgal yaşamadı. Atatürk karşıtlığı  yanlılarının  siyasal baskınlığına göre   bu gibi fotoğraflar mizansen. Biz bunları hala besliyorsak düşünmek gerek.

Yunan subayları Bursa'da;

Yunan ordusu Bursa’yı işgal ettiği zaman, Yüzbaşı Sofoklis, Osman Gazi türbesine gidip, sandukayı tıklatarak “Kalk da Bursa’yı kurtar” dediği kulaktan kulağa yayılmıştır... https://m.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/613894.aspx

Bu sözel alıntılar kurgulama bile olsa fotograf gerçeğin ta kendisi. Bütün Bursalıların bu görseli görünce içinin sızlaması gerekir; acaba öyle mi?

İzmir'in işgali ve İzmirlinin  gösterdiği kahramanlıklar.

Bu fotoğrafı gördükçe İngilizlerin, Amerikalıların Yunanlıları nasıl kışkırtarak İzmir'e sürdükleri konusu neden yeterince incelenmedi, unutuldu, unutturuldu anlamaya çalışıyorum.

Anadolu'ya saldırının ve Kurtuluş Savaşı'nın sadece Yunanlılarla olan bir savaş sayılmayacağının belgesi. ''Yedi düvelle savaş'' tanımlamasını küçümseyenler, medya papaganları bu bayrakları yeni baştan incelemelidir. ''Kurtuluş Savaşı Yedi Düvele karşı kazanılmış, Türk tarihinin en kutsal savaşıdır, Türk Tarihinin onurudur.'' Bu tanımın ne kadar doğru oduğunu devamlı vurgulamak gerektiğine inanıyorum. Sevindirici olan İzmirlilerin ve Aydınlıların bu bilince sahip olduğunu,   kurtuluşu bilincinin günümüzde de hassasiyetle korunduğunu, bunun toplumsal dinamik olarak etkilerini, yansımalarını  görmek. ''İzmir'in dağlarında çiçekler açar'' marşı boşuna bir ülkenin duygularının marşı olmamıştır.

 

Türkiye'den, güneyden-kuzeyden-doğudan-barıdan  böyle pek çok nankörlük örnekleri verilebilir. Kısaca şunu  söylemeliyiz: Atatürk zamanında 15 yılda Anadolu'da çıkarılan iç isyanların sayısı 30'a yakındır. Bu bile Atatürk'ün nelerle mücadele ettiğinin, yaşadığımız bu günlerin dış düşmanların yanında onların maşası-kuklası olan iç düşmanlarla da savaşarak ne büyük özverilerle bizlere sağlandığının   örneğidir. Ama  bu çok uzun bir yazı konusudur ve yazarı için de ayrıca yoğun bir sinir savaşıdır.  Bu nedenle 75 yıl önce tam bu günlerde yaşanan II. Dünya Savaşı  gibi başka trajedilerden  söz edeceğiz.

Alın size yakın tarihten bir örnek: Türkiye'de II. Dünya Savaşı'na girmemekle eleştirilen  bir dönemi  ele alalım: Savaşa girenlerin halini belgesellere, fotoğraflara dayanarak ve örnekleyerek. Ya girseydik, bir de bunu düşünelim.

Hiroşima/6.Ağustos.1945

Nagazaki/9 Ağustos.1945

Dünya katliam tarihinde ön sıralarda yer alması gereken ama ABD'nin  kendine politik manevralarına göre başarılı uluslararası beyin yıkama ameliyesi sayesinde unutulanlar arasına giren Hiroşima'nın, Nagazaki'nin  görselleri asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır.

 

Savaşı başlatan Hitler'in*Nazizm'in tutsağı Almanya'nın ve onun yarattığı tüm Avrupa'yı yıkıma sürükleyen vahşetin görsel örnekleridir bunlar. Bir manyağın iradesiyle suçsuz milyonların  yaşam haklarının yok edilmesidir.

Kompleks ve özellikle aşağılık kompleksi güdülerüyle hareket eden  ve ettirilen toplumlar-milyonlar bir delinin, bir ruh hastasının peşinden uçuruma gider; farkında olmadan. 2. Dünya Savaşı bunun en acı örneğidir.

Tarihi yaşanmamış sayan bir anlayışın ve onun peşinden giden yığınların bir ülkeyi ne durumlara getirdiğinin-götürdüğünün en yakın örneği. Şu sloganı asla unutmadan...  

''Faşizm asla bir anda gelmez'' (https://medium.com/@firatfstk/1930-berlini-2018-i%CC%87stanbul-u-3eb312a9ea3a)

‘Hoşça Kal, Berlin’i okurken görkemli, kozmopolit Berlin’in yok olup gidişine tanıklık ediyorsunuz. Berlin, gözünüzde İstanbul’a dönüşüyor. son söz Isherwood’un: “Hayır. Şimdi bile, bütün bu olup bitenlerin gerçekten yaşandığına tam anlamıyla inanamıyorum…”

Savaşlar insanoğlunun inanılmazları birbirlerine yaşattığı insanlık dışı oyun alanlarıdır.Nasıl oldu da  bir ruh hastası olan Hitler bütün Alman halkını bu belaya sürükledi?  Aklın devre dışı kaldığı dinsel-etnik-duygusal sömürüyle.. Tarihten ders alınmadığı sürece  bugün de böylesi akıl almaz travmaların yaşanmasına neden olabilir. Bütün mesele bunu anlayabilecek bir eğitim sisteminden ve toplumsal bilinç yaratabilmekten geçer.

Almanya bunu çok ağır yaşadı.

 

Savaş öncesi Berlin ve aşağıda savaş sonrası Berlin. 1945...

 

 

Yaşadığı, yaşadığı sayısız trajedi kitaplara, filmlere, müziklere, resimlere konu olan Berlin Duvarı..

Huzur kenti sayılan Dresden ve savaşın vahşeti

Almanya'nın müze kenti Dresden II. Dünya Savaşı'nın son dakikalarında, Almanya teslim olmasına karşın, İngiliz-ABD uçaklarınca  yerle bir edildi. Bu aslında çok sorgulanması gereken insanlık dışı, bilinçli bir başka katliamdı.    Bu katliamda 30'dan fazla Türk öğrenci de yaşamını yitirdi.

1930'larda Canaletto'nun fırçasından Dresden ve savaşın gazabına uğrayan Dresden.

Savaş sonrası Dresden kenti 1945

Orta Avrupa'nnın en güzel kentlerinden  bir olan Budapeşte

Savaş öncesi Budapeşte

Savaş sonrası Budapeşte 1945

Yerle bir olan kültür, sanat ve sanayi kentleri  Köln, Nürnberg, Hamburg   ve bazı Avrupa kentlerinden örnekler

Savaş öncesi Köln Kenti

 

Savaş sonrası  Köln.1945

 

Nürnberg. 1945

 

Hamburg.1945

Roterdam. 1945

 

 

Varşova. 1945

Seçilen bu birkaç görsel bile ne denli ürkütücü, insanın uykularına girer, karabasanlarla.  Bunlar asla  unutulmamalı. Değilse dünyanın her yerinde insanlıktan nasibini almamış insan müsveddeleri milyonlarca masum insanın üzerinden kendi sapkınlıklarını kahraman edasıyla gerçekleştirmenin hayalleriyle yaşıyor. Bunlara fırsat verilmemesi gerçek aydın, gerçek hümanist, gerçek empati sahibi insanların, sosyal-toplumsal örgütlerin bilinçli çabalarına bağlıdır. Değilse her an bir ya da birkaç sapkın toplumların hayatını cehenneme çevirebilir.

Bu yazımızın amacı ''Bir daha asla'' diyebilmektir.

İnsan işte bu dönemlerde gerçek kamil insan olduğunu göstermelidir. Savaşlara, vandallıklara, nankörlüklere; dini, milli değerleri kendi pis çıkarları için kullananlara hayır demenin yolları ''insanım, insani haklarımı insanca kullanacağım'' iradesinden geçer.

Bu hakkı kullanmayanların yaşanan ve yaşanacak her olumsuzluğa, her çağdışılığa ortak olduğu gerçeği ve bunun vebali asla unutulmamalıdır.

Prof. Hasan Pekmezci.Ağustos.2020

Bu yazı 99 kez okundu...