Zaman Olur ki Hayali Cihan Değer



  

Yaylalar Köyü / Yusufeli / ARTVİN  

Son yirmi gün içinde yaşadığım travmanın bir benzerini, yakın zaman diliminde yaşamadım.               

Emek, emek biriktirdiğim tüm bilgisayar kayıtlarımı kaybettim...

Nasıl mı yaptım! Onu da  halâ anlamış değilim.

Yaşadığım duyguyu  "hayatımın  50 yılı bir anda yok oldu " diye tanımlayabilirim.                                                                                                                                                                                               

Çok daha gerçekçi bir yaklaşım var. "Sersem başın cezasını ya el çeker ya ayak" .

(...)

O anı yaşadıktan sonra bir süre ne yapacağımı  bilemedim. Her an farklı bir rüzgârın önünde sürüklendim...

Ruhen çöktüm. Nasıl çökmeyeyim ki!.

Hemen hemen tüm ülkede ayak basmadığım ne tek  bir vilayet  kaldı, ne de çıkmadığım bir dağ başı...

Avcılıkla ilgili olmak üzere Fransa, Macaristan, Polonya ve Rusya'dan o döneme göre önemli bilgiler ve görüntüler getirdiğimi anımsıyorum. 

Binlerce fotoğraf çektim. Her yeri geldiğinde  sizlerle paylaştım. Birilerini düşündürebilir miyim kaygısı ile...   

Gelecek kuşaklara her anlamda "veri" aktarabilmek için elimden geleni, ardıma koymadım. 

Bana göre "Veri güçtür".  Bu söze inananlardanım. "Toplumun hafızası ne denli güçlü olursa, olası tehlikeler bir o kadar erken bertaraf edilir" diye düşünüyorum.  

Çok sayıda  önemli bilgi içeren notlarım vardı.

Aklım sıra, zamanı gelince yazacaktım. Hepsi bir anda kayboldu.

Sanki zamanı ben yönetiyorum!.. Bir varsın bir yoksun...  Demek ki bu somut gerçeği bile halâ öğrenememişim. 

Bir insanın anlatacağı öyküler bir diğeri için ışık saçmıyorsa  karanlıkta elfeneri misali yol gösteremiyorsa...

Ondan  geriye kalan sadece: Biri dik, iki taştır.

Gün gelir o da toprağa karışır.

Ne mutlu hayırla yad edilenlere onların  bıraktığı izi takip edenlere...

Zenginlik üzerinden değil, yapılan hayır üzerinden yarışmalıyız.    

Fotoğrafla görüyor, kalemle konuşuyormuşum da farkında bile  değilmişim...

 

Sabah  ilk işim salim kafayla bilgisayarın çöp kutusuna bakmak oldu.

 Yok!.. Korktuğum başıma geldi. Tek seçeneğim var.  

Bir süre sonra,  bilgisine, kültürüne, hayata bakış açısına velhasılı bu ve benzeri tüm değer ölçülerini takdir ile izlediğim dostum Sn. Şadan Tuğtekin'i aradım.

11.Nisan 2009 /saat 13.20.58 Aynı masa, aynı tasa...

Şadan Bey ODTÜ bilgisayar bölümü mezunu.

35 seneden fazla bir zamandır  mesleğini icra ediyor. 25 seneye yakın bir dostluğumuz, ilişkimiz var.

Bugüne kadar onun dediğinin dışına hiç çıkmadım. Hiç de yanılmadım.

Anlattım beni dinledi ve acil yardıma koşan doktorlar gibi  " En kısa sürede oradayım" dedi. Sancılı bir bekleme süresi başladı.

Şadan Bey tam saatinde geldi. Derhal bilgisayarın başına geçti. Takriben 2 saat kadar çalıştıktan sona " Abi ben bu makineyi alıp gidiyorum. Evde çalışmam lazım" dedi.

Şadan Bey gitti ben bir kere daha bittim. Aradan 24 saat geçti. Ses seda yok. Korku dolu bekleyiş sürüyor.
Bir sonrası gece  23.30 gibi telefon çaldı. Ekranda Şadan Tuğtekin ismini görünce kalbim deli gibi çarpmaya başladı.

"Şadan Bey kolay kolay bu saatte aramaz" diye düşündüm.

Ben alo der demez Şadan Bey'in ağzından tek bir kelime çıktı.

''Buldum'' 

-!..

Az konuştuk. Çünkü ben konuşamadım. Telefonu  kapatırken göz yaşlarıma mani olamamıştım.

Bu duygu,  Dolar,  Euro, Mercedes, han, hamam, altın,  arsa tarla, tapan ve benzeri değerler üzerine hayat kuranların asla anlayamayacağı bir ruh hali.

Farklı bir dalga boyundan bahsediyorum. Yanılıyor da olabilirim...

Benim için "Vah vah Allah akıl versin" diyeceklerin sayısı, ülke nüfusunun  büyük bir kısmını oluşturduğunu, bilmekten de öte, onları da anlayabiliyorum.

Tüm yaşamı boyunca her türlü güce boyun eğmiş, hayatı asla sorgulamamış, doğal olarak okumamış, inandığı kitabın Türkçesi varken anlamadığı dilde okunduğunda, vecd içinde  gözyaşlarına boğulan, neden ağladığını bir an için bile olsa düşünmeyen, daha doğru bir tanımlama yapmak gerekir ise  ''düşünemeyen'' bir toplumdan söz ediyorum.

Tabii ki istisnalar  hariç. Haddimi  asla aşmak istemem. Eleştirdiğim "inanç" değil, inanç adı altında anlatılan safsatalardır...   

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş "Bu kursta bir tuğlası olanın bile o tuğladan dolayı Cennet'te kendisine bir ev verileceğini Allah Resulü Efendimiz müjdeliyor"  diyor.

Yakında engizisyon mahkemeleri açılırsa şaşırmamamız gerekecek. Hoş geldin  Orta Çağ!.. O dönem de ruhban sınıfı para karşılığı Endüljans veriyorlardı

Cennete gitmek istiyorsanız kiliseye yardım edecektiniz. Dinimizde ruhban sınıfı var da ben mi bilmiyorum?

 6 ay önce bir kızımızın ağzından  ben dinledim.

Sohbet sırasında "Kızım sen okuldan mezun olunca ne olmak istiyorsun''diye sordum.

Polis olacağım dedi. "Neden?" diye sorduğumda ise son derece kararlı bir şekilde "Şehit olmak istiyorum" dedi

 Kulaklarıma inanamadım. En ufak kelime oyunu  yapmıyorum, rivayet veya aktarma da  söz konusu değil.

Bu çocuğa "Aslolan yaşamaktır. "Öncelikle anana, babana,  tüm aile fertlerine, içinde yaşadığın topluma karşı, yerine getirmekle yükümlü olduğun görevlerin var" diyecek

Bir öğretmen, bir din hocası, o da olmadı yakın çevresinde akil bir kişi de mi yok!..

Ne zamandan beri bu yaştaki çocuklar ölümle sonlanacak gelecek planları yapıyor? Söz konusu vatan olacak, bizler seyredeceğiz... Bu ülkede işte bu olmaz.

Bak, ne olacak ben anlatayım.

Öncelikle  80 yaşın üstündeki yaşlı dedeler, nineler çocuklara bakacak.  Nerede savaş varsa, en önde bizler olacağız.

Sana sesleniyorum küçük kız...

Senin rüyan, hayalin  asla bu olmamalı.

Bu arzunun esiri olma...  Güzel günlerin hayalini kur. Ölüm tüm çocuklardan, gençlerde uzak olsun...

Yaşam seni bekliyor. Hayat her insan için bir hediyedir. Kıymetini bil.

Unutma: Her insan en az bir şiiri ezbere okuyabilmeli.

Benden sana amca nasihati... 

 Yeri gelir bir şiir, bir şarkı, bir fıkra,  güler bir yüz, ekmek kapısı açar!

Sana bu bağlamda çok anlamlı bir şiiri hatırlatmak isterim.

... 

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler. 

Nazım Hikmet / 1956

Not: Benim eşim polis memuru idi. Evlat sahibi olunca iki işi bir arada götüremedik. İstifa etti.

Rahmetli kayın pederim 10 yıl Adnan Menderes'in koruma müdürlüğünü yaptı.

Meslekte, 32. yıl 6 ay görev yaptıktan sonra  Personel Daire Başkanı görevini ifa ederken, kendi isteği ile (!)  istifa ederek ayrıldı.

Vefat ettiğinde Anıttepede 100 metre kare  bir evde oturuyordu. Bununla hep iftahar ettik.

Rahmeti dayım Dr. Ratip Kazancıgil  çok sayıda çocuk okutmuştur.Köylere kurduğu 248 den fazla sağlık ocağı ile Batı dünyasının ilgisini çekmiştir.

 Kurduğu sağlık müzesi aynı yıl Dünya birincisi seçilmiştir.

Vefatından sonra Edirne'deki tek evini hak edene   bırakmıştır.

Ölümsüz adı Edirne Tıp fakültesi'nde bir bölüme yaşarken verilmiştir. Bu her kula nasip olmaz.

 Bkz:https://www.arpacik.net/yeniadmin/Icerik_Duzenle_meb.asp?IcerikID=1028&sayfa=1

    

  Rahmeti babam 1960 ihtilalinde zorunlu olarak  6500'e yakın silah arkadaşı ile ordudan ihraç edildiğinde  45 yaşında,  1.5 yıllık albaydı.

Bu bilgileri ''Sen ne bilirsin'' diyebilecekler için yazdım.  

 

75 yaşını Ağustos’ta -Allah nasip ederse- geride bırakacağım. Kaçınılmaz son hepimizin ortak kaderi.  Kimin ne garantisi var!... Peki, onca biriktirdiğim bilgi ve belgeleri kim derleyip  toplayacak, kim gelecek kuşaklara aktaracak? Üzüntümün sebebini şimdi anlatabildim mi? Dilerim ki becerebilmiş olayım. Bu belgelerin ne olduğunu çok yakın bir zaman diliminde sizlere aktaracağım. Şimdi çarpıcı bir örnek vermeye çalışacağım.

Orman Bakanı Rahmetli Nami Çağan / Soldan 3.

Milli Parklar G.Md. Sn.Hüsrev Özkara

                 Milli Parklar G.Md Yrd. Sn. Muzaffer Topak   

Yeni dönemin rüzgarı ile bir şeyler yapabilmek için çırpınan  20 civarında  orman mühendisinden oluşan  heyecanlı bir kadro var..

Hasbelkader ben de danışman sıfatı ile hiçbir bağım olmadan katkı sunmaya çalışıyorum. İşin başındayız.

Söz buraya gelmişken rahmetli Vedat Gür Beyefendiyi yad etmeden asla olmaz. 

Ankara / G.Osman Paşa  

Kömür İşletmelerinde müdür, birinci sınıf bir müzisyen, Batı müziğine aşina,  beş yıldızlı otellerde as soliste eşlik eden  bir piyano sanatçısından bahsediyorum.

Benim yaşımda olan okuyucular kardeşi Kanat Gür'ü anımsarlar diye düşünüyorum. (Bu olayların içinde olmamın  belki de en önemli sebebi rahmetli Vedat Gür'dür.)

İsminin anlamı  ile müsemma bir insandı. Tüm arkadaşları ile ilişkisini sevgi ve dostluk üzerine kurmuştu. Ruhu şad olsun. Yeri doldurulamayacak bir İstanbul beyefendisi, aynı zamanda çok iyi bir avcıydı. Allah rahmet eylesin  Adı hep anılsın.

Milli Parklar Gn. Müdürlüğü  o tarihte el değiştirmişti.Yönetim doğal olarak bir hamle yapmak istiyor. Ama nereden başlanacağı husunda tereddütleri var. Adım geçiyor ama insanlar birbirini yeterince tanımıyor. İşte bu aşamada Vedat Bey devreye giriyor. Bilkent Oteli'nde eşlerimizle birlikte bizleri yemeğe almasının sebebi bu.

 O gece kim nedir! Ne değildir! Ne yapabilir!. gibi bilinmeyn sorulara yanıt aradık. Sadece bunları  konuştuk

Özde o tarihte  Avcı Eğitimi ve Yaban Hayvanı Üretme Vakfı'nı kurmuş ve ilk iş olarak Cumhuriyet Tarihinin ilk Avcılık Kursu'nu Cumhuriyetin 75. kuruluş yıldönümümü münasebeti ile açmıştık. (1998)  Kurs çok ilgi görmüştü.

Bana göre başlangıç için hedef eğitim olmalıydı. Genel olarak  bu fikir üzerinde ortak kanaat oluştu. Tamam da, işe nereden ve nasıl başlanacaktı.

Ben elimde olan video bantlarını onlara  verebileceğimi, iifade ettim. "Olur izleriz" dediler. 

Ben de "Olumlu bir kanaat  hasıl olursa bizim açımızdan başka bir sorunun olmadığını" ifade ettim.  Ertesi gün bantları verdim. Tüm gün izlemişler.

 Özde ,yapabilirim diye  yola çıkmadım. Yaptıklarımızı gösterdim.  (Ortalığı toplayabilirsem bu site üzerinden o kurs görüntülerini yayınlayacağım.) Yola çıkışımızın özeti budur.

Yeri gelmişken bir şeyler söylemek isterim.

Geriye dönük 55 sene içinde ciddi bir saha tecrübem oldu. 
Bunun yanı sıra  köşeli yanlarım" da vardır.

Örneğin: 

Akçalı işlere asla girmem. Her halükârda doğrudan yana tavır koyarım. Ölçer, biçer bildiğim doğrudan da  asla taviz vermem. Çünkü karar veren ben isem, doğal olarak tüm sorumlulukları da peşinen kabul ederim. Evrensel doğruları savunurum. Bu ve  benzeri yaklaşımlar, değerler, benim olmaz ise olmazımdır.( Halâ da öyledir.) Ben kendimi bu şekilde deklare etmiştim.

Herkes heyecanlı. Gel gör ki geçmişe dönük bellekte ne yazılı, ne de  görsel bağlamda bir belge  yok. 

Geçmişte yaban hayatının idaresinden sorumlu insanlar yok muydu?

 Vardı tabi.. Onlara:  Ne yaptınız? diye sorunca, sözlü kültür (!) dönemi gibi, sadece konuşarak anlatıyorlardı.

Ortada belge diye gösterdikleri  sadece avcılara kestikleri, ceza içerikli tutanaklardı.

Polisiye tedbirler, dışarıdan bakıldığında sizin için gündem oluşturabilir, puan kazandırıyor gibi gözükse de bu yöntem ile geleceği asla kucaklayamazsınız.   

Ne akademik bir çalışma, ne bir toplantı sonrası deklare edilmiş bir bildiri, veya  ayakları yere sağlam basan bir proje söz konusu bile olmadı.

Böyle bir çalışmayı en azından ben duymadım, Örneğin istatistik değeri olacak tek bir çalışma yok. Bu da mı yapılamazdı! 

Varsa yoksa, şunu yakaladık, bunu cezalandırdık gibi benzer ifadeler. Bu arada bir parantez açmak isterim. Milli Parklar'la ilgili olarak yapılan çalışmaları da göz ardı etmek de gerçekçi olmaz. Benim bahsettiğim eleştiriler  avcılıkla ilgili olan kısımlarıdır.

Özellikle  avcılıkla ilgili olmak üzere  gelecek günleri kucaklayacak herhangi bir projenin olmadığını anlatmak istedim. 

Neden mi böyle oldu? Kısa bir bilgi aktaracağım hemen anlaşılacak Sn. Emre kongar'ın "Kültür Üzerine adlı  kitabında:  tarihsel süreci anlatırken "Sözlü kültür, Yazılı kültür ve  Görüntülü kültür " şeklinde bir sıralama yapıyor ve teşhisi de bundan sonra koyuyor.

Bizler toplum olarak tarihsel süreç içinde işe sözlü kültürle başladık,(meddah v.b)  yazılı kültür dönemini yeterince içimize sindiremeden işin kolayına kaçtık ve  görüntülü kültüre  de hızla geçince  doğal olarak da okuma alışkanlığımız da olamadı'' diyor. Devletle ilişkiye giren herkes bu acı gerçeği görebilir. Örneğin işi tamamen yaban hayatı içinde olan kişilerin ihtiyacı daha doğrusu olmaz sa olmazları  saha bilgileridir. Geleceğe dönük bir proje yapacaksanız geçmişte ne olduğunu da bilmek zorundasınız. İşte bu anda mutlaka okumalısınız. Sorunu çözmek istiyorsanız da mutlaka sahada olacaksınız. Yaban hayatının  merkezden, masa başından asla idare edilemeyeceğini  baştan bileceksiniz. (Bu gerçek, üst düzey bakanlık personeli için de geçerlidir.)

Kravatlı ütülü pantolonlu, rugan ayakkabılı orman mühendisi olmaz, daha doğrusu olmamalı.

Örnek vereyim.

Geçen sene Çamlıdere'deki orman işletmesine yakacak odun almak için gittim. O sırada elektrikler kesilmiş. Büyük bir odada 10 -15 kadınlı erkekli grup muhabbet ediyorlar. Derdimi anlattım, "elektrik yok" dediler, gişeye git diyen oldu. Gişeye gittim. Oradaki görevli "Müdüre git o tahsis ederse biz verebiliriz" dedi. Müdür katına  çıktım. "Misafiri var" dediler. Kapıda gerektiği kadar bekledim . Olmadı. Kapıyı nazikçe tıklatarak odaya girdim. Müdür Bey bana tatsız, tatsız  baktı. (Muhabbet yarım kaldı ya) Onu fazla üzmeden  "Ben Çamlıdere'de oturuyorum. Sitem için 5 siter yakacak odun almak istiyorum" dedim. Müdür bey elimdeki talep dilekçesinin altına  kerhen bir imza attı mühür bastı. Bir anlamda "olur" verdi. Gişeye gittim istenilen meblağı Ziraat Bankası'na yatırmam gerekiyormuş.  Yatırdım geri döndüm (Yol en az 2-3 km) 15 gün içinde sıra gelirmiş. Şimdi git sıran geldiğinde biz sana haber veririz dediler. Baştan söylesen olmaz mı? Olmadı bir A4'ün yarısına işlem sırasını yazıp her gelene  dağıtsan! Bu lüzumsuz diyaloglar ortadan kalkar.  Kalkmaz mı?

(!)

  Aradan 15 gün geçti  ne arayan var ne de soran. Bir aya yakın bir zaman geçince yeniden işletmenin yolunu tuttum. Doğrudan müdürün odasına gittim. Müdür yok. Sordum aşağı da dediler, aşağıya indiğimde tekrar sordum, parmakla dışarıyı gösterdiler O an bana  gelenler geldi. Ama bu gördüğüm müdür o müdür değil ki! Her neyse sorumlu kimi gösteriyorlarsa müdür o...Ona gideceksin. Yanılmıyorsam yolda sigara içiyordu. Kendisine doğru anlaşılabilir bir ifade ile: "Sn. Müdürüm hepsi hepsi 5 siter yakacak almak istiyorum. Kimi çok beklersin diyor. Kimi  de odun yok...   Ama ben gide gele gele usandım. Her gün dağlarda dolaşıyorum. Binlerce kütük yerlerde yatıyor. İsterseniz ben size seneler önce kesilmiş odunların dağlarda yattığını hemen gösterebilirim."  dedikten sonra hızımı alamadım devam ettim."15 Senedir Çamlıdere dağlarını karış karış dolaşıyorum. Allah için sahada  bir muhafaza memuruna rastlayayım... Dilerim ki meramımı anlatabilmiş olayım." dedim.

(O güne ait fotoğraflar Çamlıdere’deki bilgisayarımda.)

Uzun lafın kısası, müdür beye vekalet eden  mühendis beyefendiyle yüz yüze konuşma fırsatı çıkınca müşterek dostlarımızın varlığını öğrendik. Anamur'dan, rahmetli Uçkun Giray’dan bahsettik. Değerli dostum Hasan Saday’ı andık

Bir süre sonra müdür beyin ani talimatı ile 5 ster odunu ormana ait depodan teslim aldım. Benim gibi en az 100 kişiye odun verilebileceğine de işletmede şahit oldum. 

Yanılmıyorsam "Bugün git yarın gel" cümlesi söyleyenin eksik bir tarafını onarıyor! Örneğin egosuna  periyodik bakım yapmış olabilir... 

Memurlara bir çeki düzen verin görelim bakalım ne oluyor. Sormak isterim. Serbest çalışanlar neden müşterinin önünde el pençe divan duruyor?

  Neredeyse "Bugün gitme (!) gidersen de lütfen yarın yine gel" diyecekler!..

Neden? Çünkü çalışırsa satacak, satarsa karnı doyacak.Olmaz ama bir benzetme yapacağım. ''Ormancılar odun satarsa maaş alabilecekler'' diye bir yasa çıksa...Gör bakalım neler olacak!..

Örneğin  "Bir telofon aç... Aynı gün  kıyılmış odun anında kapında!..

Veya

  "Nakliye de ormandan, çırası da..  sloganları havada uçuşmaz sa  ben de buradayım. 

    

Görülen o ki hangi konuda olursa olsun öncelikle ülke genelinde dolaşıp sahada ne var ne yok o tespit edilmeli. Örneğin söz konusu  Tarım ve Orman Bakanlığı ise; işletme, işletme gezeceksin.  Göbek çapı 100 cm den büyük olan personele önce belirli bir süre vereceksiniz... O süre sonunda baktın olmadı o kişiyi resen - o gün bekletmeden  emekliye ayıracaksın.

Basın  bu haberi o gün manşetten verir.

Bakan  kahraman olur, ülke bu örneği benimser, örnek hızla yayılır. Pek çok şey bir anda düzene girer. Hangi partinin iktidarda olduğu önemini kaybeder. Bizler de hepsini  yürekten alkışlarız. Aksi halde : Geri adım atılırsa önce bakan gider. Göbekler en az iki tık daha  büyür. Senin adın da  "Ortadoğu'' ülkesi olarak  bir kere daha tescil edilir. 

100 sene geriden yarışa devam edersin. 

Konuya hakim olduğunu bildiğim  Orman Mmühendisleri'ne sordum. Bakanlığı size verseler ve" kârı da zararı da sana deseler"

Hali hazırda 42.000 çalışanı  var. Sen kaç kişi ile yola devam edersin, kaç kişi ile yolunu ayırırsın? diye sorduğumda :

2 ayrı mühendisin biri "12.000 diğeri de 10.000 kişi bana  yeter de artar" dedi.

Bu örnek yeteri kadar anlamlı oldu diye düşünüyorum.

Büroda görev yapan orman mühendisin görüntüsü işin doğasına aykırı.

İşyeri doğa diye tanımlanmış, mühendisler betonarme binanın içinde... 15 sene içinde insan ormanlık alanlarda hiç mi mühendis görmez!

Yurt dışında  neden böyle değil?

 Fransa Seyahati dönüşünde benim ısrarımla bir kitap yaptık. 2.000 adet basılacaktı 1.000 adet basıldı. Son dakika dağıtıldı.

Ben ikaz etmesem görev devir teslimi yapılınca SEKA'ya postalanma ihtimali çok yüksekti.

Çünkü geçmiş dönemde iş yapıldığının somut delili olacaktı. Oldu da. Şimdi iyi ki yapmışız diyorlar.

Kaç kişi eline aldı da a'dan z'ye okudu? Okudu da ne oldu? 

Ben size bu kitaptan en kısa sürede- alıntılar yapayım...

Fransa'da yaban hayatına nasıl bakıyorlar,   İki ülke arasındaki farkı hep beraber görelim.

Ben öyküme dönüyorum.

 

Hayalimdeki projeleri gerçekleştirmek için veri toplamamız lazım. Projemi  anlatmak için görüşme yapmak istedim. Kabul ettiler.  

Kısa konuştuk. Ben anlattım. Onlar da imkanlarını sonuna kadar açtı. Sonuç ülkeyi baştan başa gezeceğiz.

İlk iş olarak yapımcı firma ile anlaşıldı. Ben bu arkadaşlarla ilk defa yine makamda tanıştım.

Genel Müdürlük bize bir araç tahsis etti.   Toyota Land Land Cruiser  (06 KFF 50)

Bir araç, bir rejisör bir kameraman bir yardımcı, bir de ben olmak üzere 5 kişi yolara düştük.

Bu süre zarfında Edirne ile ile Ağrı arasında ne dağ kaldı ne de ova. Yaklaşık olarak bu çalışma bir aya yakın bir zamanımızı aldı.     

  Aracı Halil Yılmaz Bey kullanıyor. Namı diğer Hacı.   Bu arkadaşımı her yeri geldiğinde şükranla anıyorum.

Usta bir şoför.  Tam bir beyefendi.  Siz daha ağzınızı açar açmaz lafın tamamını bir kerede anlayan, randevu saatinden en az yarım saat önce aracının başında sizi bekleyen, şahin gibi gözleri olan (Araç kullanırken dağda uçan yırtıcıları bizlere gösterirdi)  Usta bir aşçı, Çok çok iyi bir şoför. Sözün özü: iyi olan tüm meziyetlerin sahibi... Daha ne olsun ki!

(...)

Her yeri geldiğinde özveri ile çalışan herkesi makam ayırmadan sizlere tanıtacağım,anlatacağım. Mesela Celal Acar'ı, Şehmuz Kıraç'ı, Sabit Tarhanı, Sedat Acarı, Uçkun Geray'ı ve daha nice  isimsiz çok sayıdaki kahramanı tanıtacağım. Özverili çalışan arkadaşlarımın sesi olma gayreti içinde olacağım.  

 

Nereye gidileceğine ben karar veriyorum. hemen hemen her yerde tanıdığım avcı kardeşlerim var. Yardım edeceklerini düşünüyorum.

Aşağıda katedilen mesafeler ve ziyaret edilen iller var.

  19.08.2000 – 20.08 – 21.08   ( 3 GÜN)   Haymana - Bala- İstanbul- Edirne - Keşan  2060 Km

12.09.2000 Erzurum- Ağrı- Van 3565 Km.

05.10.2000 Konya –Bolu - Çanakkale - Keşan- İstanbul 3221 Km.

16.10.2000- 21.10.2000 Erzincan - 2843 Km. olmak üzere Toplam 11.635 Km. yol kat ettik.

Bu da hemen  her gün 400-500 km  civarında yol almak demek.

Burada duralım bu görüntüyü kullanabiliriz diyoruz. Bu işlem gün içinde en az 4-5 kere gerçekleşiyor.   

3-5 gün olsa katlanılabilir de... 30 gün...

Gün içinde nerede ne bulursan onu ye...Her akşam yeni bir yatakta yat. bir yandan da video ve fotoğraf çekimi yap...

Sık sık araziye giriyoruz. Sallanmaktan ruh gibi olma da işin cabası....3-4 gün sonra  nerede yatarsak yatalım orasını pek beğeniyorduk .

Sonuç:  Yaklaşık bir ay sonunda elde ettiğimiz verilerden bir eğitim CD si yapıldı. Bu da Cumhuriyet tarihinde  bir ilk oldu.

Film o dönemde beğenildi ve ilgili kurum ve kuruluşlara servis edildi.

Bu arada dönemin "utanmaz ve arlanmazları'' ellerine geçirdikleri her fırsatta karalama kampanyasına giriştiler.

Ne paralar almışız anlatılır gibi değilmiş. İyi mi?  Bırakın para almayı yemek paralarını  kim verdi?

Aradan neredeyse 20 yıl geçti . O çalışmaya katılan herkes yaşıyor. Sorun araştırın.

Ben de cevap verdim. İspat edemezseniz şeref ve haysiyet yoksunusunuz.

 Devletten para çıkacak!. Hem de belgesiz!

Sayıştay ne için var? Olacak iş mi bu? Biri zır cahil, diğeri köylü kurnazı

Sesleri çıkmadı. Doğru tespit etmişim.

O dönemde Milliyet Gazetesinde bir köşem vardı. Orada "Basın Mafyası"  başlığı ile bir yazı yazmıştım. 

Merak edenler okuyabilir. Sitede  "Milliyet Gazetesi'ndeki Yazılarım'ın altında. 

                             

 2. Tur

M.E.Bora, Mustafa  Aslan , Rıza Gözlük ve Ali Gür ve  Şoför Halil Yılmaz 

 

        Tarih                                                  Konum                           Konaklama 

 

06 Ekim 2000  / Cuma               Nallıhan - Göynük-                             

7 Ekim 2000 / Cumartesi           Ayı Barınağı                                   Bursa / Karcabey

8 Ekim 2000   /   Pazar              Manyas Kuş Cenneti-Kalkım          Kalkım

9 Ekim 2000   /  Pazartesi               Edremit                                       Kazdağları

10 Ekim 2000   / Salı                      Gala Gölü                                     Keşan     

Bu saha çalışmasının ardından  yapımcı firma ekte izleyeceğiniz Avcı Eğitim CD'sini yaptı. Dönemin şartları düşünülürse ayrılan bütçe kısıtlı zaman da göz önüne alınırsa başarılı  sayılması gerekir.

Bu  avcılık adına önemli bir adımdır.  Neden?

Geçen ayın içinde bir büyük gazetede  çalışan bir hanım efend,i avcılık üzerinden bir tartışma başlattı. Aklı ,eren de ermeyen de  fikir beyan etti. Ortada tartışılmaması gereken tek bir gerçek var.

Avcılığı yasalara uygun şekilde sürdüren ülkelerde yaban hayvanı sayısı  düzenli olarak çoğalıyor.

Bizim gibi günü birlik siyasi mülahazalarla alınan kararlarla bu işi sürdüren ülkelerde ise durum gerçekten vahim.

Şimdi bu kısa yazının içinden "vahim" kelimesini cımbızlayarak gündem oluştururlarsa hiç  de şaşmam. Evet gerçekten vahim bir durum var.

Bilen de konuşuyor, bilmeyen de....

Sormak lazım bu kişilere. Sorunu çözmek için siz ne yaptınız?             

Hayrettin Karaoğlan .

Ağrı'ya geldiğimizde orada av malzeleri satan bir arkadaşım var. Hayrettin Karaoğlan. Kendisi ufak tefek yüreği de kocaman  adam gibi adam.

Gelir gelmez bize tüm imkanlarını seferber eden adam. Önce bizi otele yerleştirdi ve akşama yemekte beraber olmak istediğini belitti. Doğu Anadolu böyle bir yer. Orada misafir iseniz zamanınızı ev sahibi yönetir. Bunun içine her şey dahildir. Sizi el üstünde tutarlar. Yaşadıklarınıza çok şaşırırsınız. Akşam yemekte Ağrı'ya avcıların  eğitimine dönük, filmi çekmek için geldiğimizi anlattım. Özelikle keklik avı çekeceğiz dedim. Bir miktar da ayrıntılardan bahsettim. "Kolay" dedi. Bence iş burada bitti. Yemeği yedik çuval gibi yataklara serildik. 

Sabah plânlanan saatte kalkıp kahvaltı sonrası yollara düştük. Hedeflerden biri 40 km civarında bir göldü. Hayrettin "Terör bağlamında sıkıntı var dedi.

"Ne yapmamız lazım? diye sorduğumda ...''Ben halledeceğim'' dedi. Takriben 2 saat sonra yola çıktığımızda askeri koruma altında olduğumuzu fark ettik.

 

Göl çok derin ve bir tür alabalık yetişiyor.Turistik amaçlı bir bina yapmışlar kısa bir süre sonunda terör örgütü binayı yıkıp yakmış. O gün çevrede görüntü almakla zaman geçirdik. Ertesi gün keklik avını temsilen bir çekim yapacağız. Temsilen diyorum çünkü keklik bulamayabilirizNeticede eğitim filmi...''Olmasa da olur'' diye düşündüm. Uzun uzun filmin nasıl olması gerektiğini anlattım.. Hayrettin Karaoğlan leb demeden leblebiyi anlıyor. Olağüstü zeki ve gani gönüllü . Ertesi sabah sahaya çıkacağız. 

Kahvaltı sonrası düştük yollara. Uygun bir alan gördüm.

Bu vadide bir keklik avı canlandıracağız. Nurettin dahil 5 avcı arkadaşımız da bu çekimde rol üstlenecekler.

Başladım anlatmaya.

Arkadaşlar şimdi sizler burada temsilen  bir av sahnesi canlandıracaksınız.  Anlaşıldı mı?

- He vallah..

- Peki..

Biliyorsunuz avcıların arasında imkan varsa güvenli bir avcılık için en az 50 m mesafe olmalı ve kol düzeninde aynı istikanete yürümelisiniz  Özellikle  silahlar güvenli şekilde taşınacak.  

-Anlaşıldı mı?

-- He vallah..

- Arkaşlar şimdi çok önemli bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Ara ara önünüze doğru atış yapın. Ama asla sağa sola veya geriye doğru atış yapılmayacak.

Biz şimdi kamera  ve ses kayıt cihazları ile karşı tepeye çıkacağız. Oradan sizi telsizle "Başla''  dediğimizde ava başlarsınız.

-Bu da anlaşıldı mı?

- He vallah. babo bu da goleydir .

- Aman yanlış bir iş olmasın

- Vayyy abeme bah hele... heç yanlış oliiiirr

Şimdi bize 30 dakika bir zaman verin. O tepeye ancak çıkarız ''dedik ve onlardan ayrıldık.

Güneşin altında sarp arazide elimize tripod kamera v.s tepeye tırmanmaya başladık. 

Cd de göreceksiniz. Her  yer taş, arazi dik, hava aşırı sıcak. Ter içideyiz.

Tepeye çıktık, kamera çekim için hazırlandı, Başla işaretini verdik

Yüryüş son derece disiplinli .10 dakika ya geçti ya da geçmedi. Gurubun önünde kocaman bir keklik alayı kalkmaz mı!... Kanat sesleri bizim taraftan duyuldu.

Benim gözüm avcı kolunda....

Gördüklerim karşısında aklımı oynatacağım. Sağdaki sola ateş ediyor, soldaki sağa.  Hızını alamayıp önde  koşturan bir anda arkasından kalkan kekliğin kanat sesini  duyunca  geriye dönüp veriyor saçmayı... Ortalık savaş alanına döndü . Bu arada kamera tam hız kayıtta.

Allah biliyor o anda içimden "şimdi B....u yedik" dediğimi çok net  anımsıyorum.

Megafonla bağırdık... Stop stop. Allah aşkına stop!...

Adım gibi biliyorum oraya sesim şimdi gitmiyordur. 

Daha sonra sorsam: Niye atışı durdurmadınız diye. Cevabı da biliyorum

- Vallah heç duyulmamiştir...

Duysah!.. O sahhet kesmişizdir...

He mi argadaşlar?

He vallah...Başka olir!..

- !..   

20 dakika sonra ağzı kulaklarına varmış  avcı arkadaşlarımız pür neşe yanımıza geldiler.

Hep beraber konuşmaya başladılar.  

- Nasildir? İyi oldi!

:(  (Bu ben)

(-Hele şuna bi baharsin haa... Tavvuk gadar olmiştir... (Kıtkasındaki kekliği gösteriyor...)

Kabaca 7-8 keklik vurulmuş...

Onlar gülüşüyor biz de yeni yemek (!)  yemiş  karga (!) gibi düşünüyoruz.

Eldeki malzeme bu...  Sözde nizami av nasıl yapılır anlatacaktık.  Ne olacak şimdi?

Kısa bir süre sonra birden bire çözümü bulduk.

Nizami ava örnek veremiyorsak, biz de "gayri nizami avı''  göstererek "İşte bu yapılanları siz siz olun sakın ha yapmayın" deriz sorun da biter diye düşündük.

Özde farklı bir yaklaşımla problemi çözdük.

:) Bu da ben

Aynı CD de bir de koruma kontrol sahnesi canlandırdık.

Yasa dışı avcılık metodlarından bir diğeri de araç içinden silah kullanmaktır. Bu yanlışlığı anlatacağız. Yanımızda bir resmi kıyafetli Orman Muhafaza memuru var.

 Rica ettim  o soyundu. Hayrettin  Kardeşime rica ettim, o giyindi.

Yeni senaryoyu  Hayrettin kardeşime anlatmaya başladık. O bizi dikkatle dinliyor.

Araba karşıdan gelecek. Yol boyu sağa sola silah atacak. İnip avları topayacaklar, o anda  sahneye Hayrettin bey çıkacak.Karşıdan araba ile gelecek ve yola inecek .Elini kaldırarak arabanın önünü kesecek. Havaya kalkan el "devlet otoritesinin simgesi olacak."

Olaya el koyacak. Ana tema bu.

Belki 3 kere  geri gitiler 4. kere yeni baştan geldiler, geldiler ama sonunda oldu. Daha doğrusu biz oldu zannettik.

Biz nereden bilebilirdik ki arabada önemli bir  aşiretin bir mensubu  var!

Araba Hayrettin Bey'in el işareti ile durunca yasa dışı av yapan oyuncu da bahse konu kişi olduğu için o indi.

Hayrettin kardeşim senaryo gereği sert yapınca ... Olan oldu. Bir anda 2 kişi arasında ses tonu yükselmeye başladı.

- Noliy ula...

- Konuşmayasin ha  veresin silahi..

- Al da göreyim!... ( Bu nida bize göre hafif alaycı kısmen de gülücüklü oldu.) Gel gör ki problem hızla başka yöne doğru evrilmeye başladı . Hızla araya girdik.

Rica, minnet yalvar yakar işi sulha bağladık ama gelin görün bir de bize sorun.

Daha sonra öğrendiğimize göre bu iki farklı aşiret arasında geçmişte yaşanan bir sorun (Kan davası) halen uzlaşma sağlanamadığı için sürdürülüyormuş...

(Kan parası)

Taraflar uzunca bir zaman sonra ilk defa burada  karşı karşıya gelmişler.

Gezilerimin bana öğrettiği bir gerçek var. Doğu Anadolu'da ne yaparsan yap süprizlere hazır olacaksın.

    

İnanın  yabancıya karşı her zaman sevgi dolu olduğunu söyleyebilirim.  

Saygı değer okuyucularım.

Benzeri çok şey yaşadım. İçinde acı olaylar yaşanabileceği kadar yüzünüzde gülücük, damağınızda ise o ince mizahi tad kalır diye düşünüyorum.

Avcılık sadece bu havayı koklayabilmek için bile olsa pek çok etkinlikten çok daha hoştur.

Örnek:

Ova korusu sülün üretme sahasına gittik. Üretim başarılı mühendis hat safhada özverili... (Ankara)  İdare ise işin reklam tarafında...

Arada nemalanmak isteyenler var. Sayıları bir elin parmağı kadar bile olmayan  bu malum  kişileri herkes tanıyor. O tarihte ortalık toz duman  

(Fotoğraflarını bulabilir miyim bunu bilemiyorum. Arayacağım.)  Hoş görüntüler olmadığını anımsıyorum. Çünkü üzüntüden fotoğaf  çekmek istemedik.

Volyerde kapalı alanda yetersiz beslenen sülünler en zayıfın üstüne üşüşüyor ve onu  gagalayarak ağır yaraladıktan  sonra canlı canlı  yiyiyorlar..

Bunu  bir hastalık  (Kanibalizim) diye anlattıklarını anımsıyorum.

Volyerin içine girip kara kara düşünmüştüm.

Mehmet Emin Bora

Ova korusu sülün üretme sahası

Orman Mühendisi Sedat Acar

07 Haziran 2012 / 15:31 / Bursa Avcılık Fuarı

Ankara'da masa başındaki kendisini işin sadece vitrininden sorumlu  gördüğü için, ilaç parası yem parası v.b işler için istenilen harcamalara kulaklarını kapatıyorlarmış.

İşte bu ve benzeri sorunları  bilebilmeniz için en azından senenin bir yarısı sahada olacaksınız. Başka bir çözüm yolu yok derken bunları kast ediyordum.

Daha fazla bilgi için : https://www.arpacik.net/icerik_yazar.asp?Icerik=752&Yazar=815Sn.

Sn. Sedat Acar'ın uzun yıllar emek verdiği bir bilgi birikimi var. Ankara bunu kitaba aktarmak istiyor. Ama kendi kaşesi ile.

Sedat Acar'ın buna itiraz var. "Bu benim birikimim .Yayınlanacak ise benim imzamla olmalı" diyor. Ben de Sn. Acar gibi düşünüyorum.

(...)

6-7 sene evvel hasbel kader bir dostumu ziyaret için  Orman Bakanlığı'na gitmiştim.

Tesadüf eseri makam sahibi birinin odasının önünden geçerken göz göze gelince zorunlu (!) olarak beni odasına davet etti. Karşılıklı buz gibi bir sohbet oldu.

Bana duvardaki yaban hayvanlarının sahada çekilmiş fotoğraflarını göstererek. "Her şeye hakimiz" mealinde bir kaç cümle kurdu. Ben gülümsedim. O kızardı.

Hakim olan sen değilsin "foto kapan" diyeceğim diyemedim.  Ankarada'ki, sahadan da pay almak istiyor. Hem de aslan payını.

Allah akıl versin. Onun başarısı aynı zaman senin başarın .

Tam aksini yap . Yap ki büyüyesin efsane olasın... Ne diyelim... Önce bakış açısını değiştireceksin. Aynı yaklaşımı sergiliyerek farklı sonuç beklemek şark'a mahsus bir zaaf...

Neden yerimizde sayıyoruz!..  

20 gün evvel Şadan Bey'in  koordinatörlüğünde  yeni bir yapılanmaya gittim. Yaşadığım acı tecrübe beni daha ihtiyatlı olmaya sevk etti.

Öncelikle  Şadan Bey'in önerisi doğrultusunda 20 TB kapasiteli  bir sistem daha aldık. Dolayısıyla 48 TB  bir saklama kapasitesine eriştim. İki bilgisayarın var olan  kapasitelerini de buna ilave edersem  toplam 58 TB  saklama kapasitesine ulaşmış olacağım.Çamlıdere'de var olan bilgisayarımla beraber bu 65 TB olur zannediyorum.

Keşke tüm problem bununla çözülebilseydi. 8 seneden bu güne teknoloji bağlamında geri kalmışım. Bunu telafi edebilmek için yine Şadan Bey'in  önerileri doğrultusunda bir Laptop aldık. Windows 10'a geçmek zorunda kaldım. Çünkü Windovs 7 artık bilgisayarlarımızı desteklemiyor. Bununla da iş bitmedi. Bu sefer,eski donanımın veri aktarma hızı kifayetsiz kaldı. Virüs programı , kesintisiz güç kaynağı v.b  masraflar  karşıma 18-19.000 TL gibi bir fatura çıktı.  İlave olarak yeni bir 8 port gigabit switch  (Tp- LİNK) aldık Bu suretle veri aktarma hızı geçmişe göre 10 kat artmış oldu.

Bunu 100 katına çıkarmak da mümkünmüş. Şadan Bey "Çok para dedikten sonra ilave etti'. " O zaman yeni aldığımız bilgisayar da  değişmeliymiş!.

İşin özü. Bu iş çok zevkli ama çok da masraflı. 6-7 senede bir komple donanımı değiştireceksiniz Şimdi iş verileri  yedeklemeye kaldı. Çok hızlı çalışabilirsem  en az 3-4 ay sürecek gibi görünüyor.

Evinde digital veri saklayanlar dilerim benim yaşadıklarımı yaşamazlar.

(...)

Şadan Bey gece demiyor gündüz demiyor tabir caizse bana bir rota çizmekten de öte teknemi onarıyor.

 Pusulanın nasıl kullanılacağını öğretiyor.

Deniz fenerini anlatıyor. Deniz fenerindeki çakarın zaman zaman  açık denize gönderdiği ışıkların ne anlama geldiğini  anlatıyor.

Ben bu borcun altından nasıl kalkacağım? Verileri bulmak sureti ile bana yeni bir hayat bahşetti.

Ben iyi anladım.

Avcılar ne zaman anlayacak?

Beni değil...  Avcılığın felsefesini!..

 

 

Sn. Şadan TUĞTEKİN

 Şadan Tuğtekin'i tanımanızı arzu ederim. Bu herkese nasip olmaz. Dostluğu sizi aydınlatır. Az bulunan insanlardandır.  "Keşkesi '' yoktur.

O fırtınalar atlatmış; güneşin batışını da başka bir lezzetle seyretmiş  boşlukların yalnızlığında,

kendi köpürttüğü suların coşkusunu limanlardan limanlara iletmiş bir açık deniz teknesidir... Bu ne demek?

İşte yanıtı...

                   Kim nedir bilinmez ki!   

     Çetin Altan


Geçen gün çok sevdiğim bir yakınım: - Acaba ben açık denizlere özendiğim halde sığ kıyılardan ayrılmaması gereken küçücük bir kayık mıyım, diye soruyordu.
Bu soruyu düşünmüş az insan vardır yeryüzünde.
Kişi, açık deniz teknesi olup olmadığını, yaşamın içinden geçmeden göremez.
Kendini dretnot sandığı için, kıyılardan azıcık açılır açılmaz alabora olmuş nice yaşamlar yatar; cesur ama donatımıyla enerjisi, küçük parmak boyundaki yüreklere, bir türlü doymayan; canavar dalgaların derinliklerinde...
* * *
Bazıları da gereğinden fazla düşkündür güvenceye... Takım taklavatı her fırtınaya dayanma direncine göre hazırlanmış olsa bile, sığ kıyılardan bir türlü ayrılamazlar...
Açık denizlerde "ha battı, ha batacak" korkularıyla yol almaya çalışan bir kayıkçık ile; sığ kıyılardan bir türlü ayrılamayan bir süper tankerden, hangisi daha örnek gösterilmeye değer, bilinemez...
* * *
Ufuklara açılamayan bir süper tanker, alabildiğine komiktir ama, yüzde yüz güvence içindedir...
Güvenceli kıyıları çok gerilerde bırakmış bir kayık ise ürpertiler verir insanın içine; ama asla kahkahalarla gülünecek bir gıdıklama vermez.
Sığ kıyılardan ayrılamayan tankerler, sonsuz ufukların ötesinde bir inip, bir çıkan minik kayıklara her zaman öfkelidirler... Abartılmış bir güvence tutkusuyla komikliğe düşmenin hınçlarını çıkarırlar onlardan.
Ve kayıkçık bir yerde batınca da:
- Biz, açılmak sakıncalıdır dememiş miydik, elbet batar, diye, pruvalarıyla grandi direklerini birbirine tokuştururlar.
* * *
Bunların dışında bir de gerçekten açık deniz teknesi olanlar vardır.
Onları ne kıyılarda tutabilirsiniz, ne de battığını görmekten oluşacak bir anının, öğüdünü satabilirsiniz başkalarına...
Demek ki ilk bakışta bir hayli karmaşık görünen insan yapıları, genel bir özetlemeyle beş kategoriye indirgenebilir.
Bir türlü kıyılardan ayrılamayan transatlantikler... Onlar çirkindirler.
Boyuna posuna uygun sularda dolaşan sandallar... Onlar da dikkat dışıdırlar. Ne köy olur, ne kasaba onlardan...
Hesapsız, kitapsız; enginlerde, okyanus dalgalarıyla boğuşa boğuşa yaşamlarını yitiren kayıkçılar... Kahraman olmalarına kahramandırlar ama, yaşamları daima anlamsız ve karşılıksız kalır...
Bir de açık deniz tekneleri...
* * *
Böyle bir şemada kişi kendinin gerçek yapısını ancak yaşamdan geçerken görür...
Kıyılardan bir türlü uzaklaşamamış dretnot:
- Ah keşke, der, keşke ben de uzak limanlara doğru yola çıkabilseydim...
Tayfunların ortasında alabora olmuş bir kayık, son hıçkırığında:
- Keşke, der, keşke kaçmak istediğim kıyılardan, hiç ayrılmasaydım.
Sığ sularda kürek çeken sandallar:
- Keşke, derler, keşke bizler de, açık deniz teknesi olabilseydik...
* * *
Açık deniz teknelerinin ise "keşke"leri yoktur... Onlar fırtınaları da atlatacak; güneşin batışını da başka bir lezzetle seyredecek; boşlukların yalnızlığında, kendi köpürttükleri suların coşkusunu limanlardan limanlara ileteceklerdir...
Açıklarda tek kürekle zorlanan cesur bir kayıkçığı da, bazen isterler yedeklerine almak...
Ama çokçası ya ip kayığa takılmaz; ya hızlı çekimden kopar; ya kayık dizel motorlarıyla çalışan teknenin süratine dayanmaz... Açık deniz teknesi de, iyi niyetinin buruk acısıyla, yeniden bağlar pervaneleri tornaytın en hızlısına...
* * *
Bu genel sınıflandırmanın tek bir sürprizi vardır.
O da küçük kayık olarak açıklara vurduktan sonra, gerçekte hiç de küçük kayık olmadığının bilincine varmak ve keyifli ıslıklarla açık deniz teknelerine el sallamak...
O zaman hiç kimsenin görmediği boşluklarda, bir mutluluk dolaşır rüzgarların içinde...
Ama bu o kadar azdır ki, o nedenle de; insan yaşamları, kendini değerlendirme yanılgılarından doğan kemirici umutsuzluklarla; "ah keşke"lerin kıskaçları arasında, çıtır çıtır kırılarak un ufak olup gider.

Not:

Bu yazı yaklaşık 40   yıl önce yazılmıştır. 

Yazı gazetede yayınlandığı gün hayata bakış açım değişti.

Ben kimim, neyim, ne değilim, sorusuna o gün ve daha sonraki günlerde hep cevap aradım.

Sn. Prof Dr. Doğan Cüceloğlunun ''Keşkesiz Yaşam'' kitabını da okuyunca doğru yolda olduğumu düşündüm.

 Her defasında kendimi ince elekten geçirdim,  hem de defalarca...

 Bana göre nalın biri tamam,  geriye de birşey kalmadı gibi...   

Hayata böyle bakıyorum... 
M.E.Bora  

 

                                                                                                                                                                           
İnsanlara gemi yaptırmanın yolu, onlara marangozluk öğretip görev ve programlar vermek değil, engin denizlerin özlemini aşılamaktır.”

 Antoine de Saint-Exupery

 

Mehmet Emin  BORA

04.04.2020 / Ankara

Bu yazı 377 kez okundu...