Son Sinyal


Tokat  -"Gıj Gıj"  Tepe / 2010

Alışıla geldiği üzere bu sene de 1 Nisan'da Çamlıdere’ye geldim.

Kıştan çıkan atıl bir evi  –tabir-i caiz ise– açmak, pek tatsız bir iş doğrusu.

Hele, hele küçük bir eve tüm dünyayı (!) sığdırmak istiyorsanız...

(Kitaplarımı kast ettim.)

İlk şoku kedilerim yüzünden yaşadım. 2017 sonbaharında güçlü bir kadroya sahiptim…

Aşağıda görülenler sadece A takımının bir kısmı.

                                                                                                                                                              

Çamlıdere’den ayrılırken toplam mevcudun 50 civarında olduğunu adım gibi biliyorum.

Bu sayının yarısının" günü birlik misafir statüsünde olduğunu gözlemlerim sonunda söyleyebilirim.

Çevremizdeki yakın sitelerde ikamet ediyorlar. Oralarda düzenli kazan kaynamıyor.

Hal böyle olunca :

En azından kadrolu 25 civarında can dostumun dört gözle beni beklemesi gerekmez mi?

E ne oldu da bu kadar azaldılar? (Duyduklarım doğruysa çok korkutucu…)

-!..

Üstelik A takımı fotoğraf çektirirken bebe belikleri  yanlarında istemiyorlar. Çünkü "hiyerarşi" kedi milletinde geçer akçe bir davranış biçimi.

İstisnalar kaideyi bozmaz diye bir söz vardır. Aile  fotoğrafı çektirenler de yok değil...              

                   

Erkeklerin "Alan savunması" gibi bir de misyonları var. Bu konuda burunlarından kıl aldırmadıklarına defalarca şahit oldum.

              

Kan yumağı gibi oluyorlar ama asla geri adım atmıyorlar,

-!...

Yalnızlığım bana yetmezmiş gibi bir de dört ayaklı dostlarımın acısını yaşıyorum..

Hayvan sevmeyen insanı hiç sevmez. Bundan adım gibi eminim                                                                                .

Geride gerçekten de zor geçen bir kış mevsimi bıraktım.

 Her ay  iki gözüme de yapılan enjeksiyon, üzerimde volümü yüksek bir travma yaratıyor.

Bunu iki yazı evvel anlattığımı anımsıyorum.

Başa gelen çekilecek.

Her fani gibi benim de korkularım var.

Bir şeyler (!) yarım kalırsa diye neredeyse kederimden öleceğim.

 Son 2 ay içinde bir kere sakal tıraşı oldum.

Aynaya baktığımda kendimden utandım.

Günde 12 saat aralıksız çalışıyorum. Geriye kalan 12 saatin sadece 5-6 saati uyku.  Kalan zamanda da öz eleştiri yapmak sureti ile özde kendim ile savaşarak tüketiyorum.

İçe dönük sorgulama, hepsinden  daha yıpratıcı...    

Arka planda uzatma dakikalarının (!) başladığının bilincinde olmam da işin görünmeyen yüzü

Yaş 74 oldu.

 

Sıradan bir insanım.

Çoğu zaman her sağduyulu insan gibi ben de “ülkeme olan borcumu nasıl öderim" diye düşünmüşümdür...

Bu ve benzeri konularda insanlar sohbetten hiç hoşlanmıyorlar.

Ben de diyalogu içimdeki ben ile kurdum...

Bilinenin aksine  içimdeki “benle” konuşmaktan müthişi bir haz duyuyorum.

Gerçeğe bu denli yaklaşan bir yolu en azından ben bilmiyorum.

Doğruluğuna inandığım bir  tek şey var: Herkesi bir şekilde kandırabilirsiniz ama kendinizi asla.

Örnek vererek anlatmak isterim. (Delirmiş diyebilirsiniz sakınca yok.)

Önce konuyu tespit ediyorum. Mesela Konu: bölüm başındaki örnek konu olsun.(Ülkeme olan borcumu nasıl öderim)

Daha sonra varsayılan borcu hangi eylem üzerinden ödeyebileceğimi tespit ediyorum.

-"Doğal Hayat" ilgi alanım. Öyle ise  ağırlıklı içerik "Doğal Hayat" olacak.

  Ve diyalogu soru cevap şeklinde başlatıyorum.

Örneği aşağıda :

  - Düşündüklerini ne zaman yapacaksın?

-En kısa zamanda

-Bu ne demek? Uzatmaları oynuyorsun farkında değil misin?

- Tamam haklısın. 

- Şimdi tarih ver!

- 2-3 ay içinde her şey bitecek.

- Hayalindeki kurguyu anlatabilir misin?

-Tabi bunu  senelerce önce (9 sene) yazı konusu yapmıştım. BKZ: (Halil İnalcık - Avcılık ve Akıl!) https://www.arpacik.net/icerik_yazar.asp?Icerik=694&Yazar=815

 Minimum son 100 yılın bilgilerinin gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlayacağım. 60 sene içinde biriktirdiğim tüm yazılı ve görselleri bir merkezde toplamak istiyorum….

Burada durmak isterim.Tarihe özel  bir not düşeceğim.

Beni bu denli motive eden birileri var. Sn. Doç. Dr. Emine Hesna KANDIR ve Öğretim Görevlisi Sn. Erden Ürer

Yanılmıyorsam 2016 yılı olacaktı. Öğlene doğru bir telefon çaldı.

Açtığımda bir erkek sesi önce kendini tanıttı daha sonra da:

- Avcılık konusunda bir sorumuz olacaktı  sizin için  uygun mu? Dedi.

Ben de :

- Ne demek, tabii ki buyurun dedim.

- Telefondaki ses:Teşekkür ederim ben başkanıma veriyorum dedi

Telefonda bir hanım sesi duyunca şaşırmadım dersem yalan olur.

Bana göre bir avcılık kulübünden arıyorlar... Tamam da, başkan hanım olmaz ki!

Ben bu  yönde senaryolar oluştururken...

Hanımefendi kendisini tanıttı.

- Ben Afyon Kocatepe Üniversitesi Yabanhayatı Bölüm Başkanıyım. İsmim Hesna Kandır.

- ! 

Doğrusu gerçekten çok şaşırmıştım. Konu avcılık, bir bilim insanı bana soru soracak!

Hayırlısı diyerek diyalogu devam ettirdim.

- Buyurun Hesna Hanım. Sizi dinliyorum.

- Mehmet Bey merak ettim. Bu kadar işi ne zaman ve nasıl yaptınız?

Hayatım boyunca bana bu kadar iltifat eden 2. bir kişi olmadı.

Ne diyeceğimi şaşırdım. Karşılıklı samimi bir diyalog sonunda söz sırası Hesna Hanım'a gelince

- Mehmet Bey eğer sizce de uygun olursa, sizi daha yakından tanımak için Çamlıdere’ye gelmek istiyoruz” dedi.

-!..

Şaşkınlığımdan ne diyeceğimi bildim mi, bilemedim şimdi anımsamıyorum. Ama yeri geldi şunu söyleyebilirim.

Evliliğimin 48 senesi geride kaldı. Bu güne kadar eve gelen tüm misafirlerimize başta eşim olmak üzere  olmaz demek bir kenarda dursun hiç ertelemedik bile.

Zaman mefhumu konu misafir olunca bizim evimizde akan su durur. Yaygın bir söylem var

7-24.

Evet bizim evde söz konusu misafir ise yaklaşım hep böyle oldu.

Hesna Hanım’la anlaştık. Ertesi gün öğlene doğru 3 kişi olarak geleceklerini söylediler.

Telefonu kapatınca aldı beni bir telaş. Önce eşime "yarın yemeğe misafirimiz var" dedim.

Sonrada konuşmanın içeriğini anlattım.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar ben  dersimi bir kere daha çalıştım. Hanım kendisini yemeğe verdi. Uyudum mu? Pek zannetmiyorum...

(...)

Sabah pür telaş kalktık. Saat 11:00 gibi yemekler şöyle dursun sofra da hazırdı.

Öğleden sonra 13:30 gibi misafirlerimizi karşıladık. Yemekten sonra sohbet ağırlıklı olarak yabanhayatına doğru evrildi. Kitaplarımın olduğu alt kattaki odaya geçtik. Onlar sordu, ben de dilimin döndüğü kadarı ile cevaplamaya çalıştım.

Bu öykü benim için bir mkaç satıra sığdırılası bir şey değil.  Bundan sonrasını fotoğraflarla yeni bir yazı başlığı altında anlatacağım.

Avcı  kardeşlerim.o yazımı çok, ama çok dikkatli okusunlar.

Kurtuluş neden üniversitede?

-!

Bir kere daha somut delilleri ile sunacağım.

Şimdilik: 

Teşekkür ederim Sn Doç.Dr. Emine Hesna KANDIR ve Öğretim görevlisi Sn. Erden Ürer. demek isterim.  

Soldan sağa: Sn.Erden Ürer  - Sn. Hesna Kandır - M.E. Bora -Ümran Bora

Bu fotoğraf  20. 11..2017 tarihinde iade-i ziyaret için Afyon'a gittiğimizde, Kocatepe Üniversitesi yemekhane bölümünde çekilmiştir.

  

Kaldığım yerden devam ediyorum.

(...)

İşin özü bu diyalog hiç bitecek gibi görünmüyor.

Her geçen gün sorular daha da sertleşiyor. 

Dilerim ki kendimi ifade edebilmiş olayım.

Şimdi bu sarmaldan çıkmanın bir tek yolu var.

Düşündüğümü hayata geçirmek.

Ben de onu yaptım..

-?...

Anlatıyorum.

Çamlıdere'de 13 seneden bu yana oturduğum evin bitişiğinde 18 senedir boş duran bir ev var. Kaba sıvası yapılmış  ve kaderine terk edilmiş vaziyette 

10 seneden fazla bir zamandır da üzerinde "Sahibinden Satılık" levhası var.

Yukarda anlatmaya çalıştığım ruh hali içerisinde 2017 yılının mayıs ayı içinde bizzat mal sahibi ile yüz yüze görüşmek sureti ile evi satın almak istediğimi söyledim.

Ne verirsin? gibi bir soru ile karşı karşıya kaldım. Alıcının aptalı fiyat verirmiş Bunu biliyorum ama…

Buna fazla takılmadım. Rayiç bedeli teklif ettim. Kabul etmedi. Ayağa kalkıp çıkarken  verdiğim fiyatı satıcı lehine revize ettim ve  son teklifimi sundum. Yine “olmaz” dedi.

Sonuç: 10 dakika içinde anlaşamayacağımızı anlayıp orayı terk ettim.

Aradan tam tamına bir yıl geçti.

Bu arada içimde adını koyamadığım bir sıkıntıyı sürekli yaşıyorum.  Böylesi hallerde kendimi dağlara atarım. Olmadı dağ yollarından Kızılcahamam'a

Orada dostlarım var. Biraz muhabbet biraz da alışveriş ruh halimi geçici de olsa değiştiriyor. Kızılcahamam'a vardığımda doğrudan Esat Vural'ın işyerine gittim.

Onu kapı önünde düşünceli bir halde görünce ister istemez :

- Hayrola ne oldu? Bir sıkıntı mı var? Diye sordum.

Bana dönerek: "Dün bir avcı kardeşimizi kaybettik. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdı" dedikten sonra ilave etti. "Balık avında..."

Ne diyeceğimi şaşırdım... "Başınız sağ olsun nasıl oldu? diye sormak ihtiyacını hissettim.

Esat Vural anlatmaya başladı:

" Yalnız başına Eğrekkaya'ya balık avına gitmiş. Akşam geç saatlere kadar eve dönmeyince eşi beni aradı. Hemen  polise ve jandarmaya haber verdik.

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Arama ister istemez ertesi güne kaldı.

Güvenlik güçleri cep telefonunun "son sinyalinin" nereden alındığını tespit etmek için ilgili operatörle temas kurdu.

Koordinatlar belirlenince gölün karşı yakasında Oğlakçı civarını aramaya başladılar. Bir süre sonra göl kıyısında kurmuş olduğu sofranın başında cansız bedenine ulaştık.

Esat başını ellerinin arasına alarak öne eğildi. Sözün bittiği yere gelmiştik.

İlgililerin teşhisi : Kalp krizi  sonunda vefat şeklinde olmuş.

Empati gücü yüksek olanların vay haline…

Çok dramatik bir son.

Müteveffa Şahap Ersoy’a Allahtan rahmet dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Değerli ailesine de yine Allahtan sonsuz sabır niyaz ederim.

Esat  bunları bana anlatırken aklıma gelen ilk soru. Kendi adıma “Son sinyalin nereden  ve ne zaman geleceği oldu.

Var sayın ki bu öyküde Allah'ın rahmetine kavuşan Şahap Ersoy'uın yerine ben, siz veya olmadı herhangi birisi olsun.

Yine var sayın ki ölmeden evvel 30  dakika da yaşama şansınız olduğunu varsayalım.

Şimdi can alıcı soruyu soruyorum.

Keşke ile başlayan kaç cümle kurardınız?

-?

Şimdi siz düşünürken ben kendi içimdekiler tüm içtenliğim ile ifade edeyim. 

Bu şekilde ne demek istediğimi daha rahat anlatabileceğim.

İçinde bulunduğum  an itibari ile ifade etmek isterim ki: Geride yaşadığım 74 sene içinde  pişmanlık duyduğum tek bir hadise yok .

Tüm yaşantım boyunca "Keşke" ile başlayan veya sonlanan bir tek anım yok.

Örneğin: 

İyi ki o dağları delicesine dolaştım.

İyi ki binlerce hatta onbinlerce fotoğraf çektim.

İyi ki avcı olmuşum.

İyi ki zamanında iyi ile kötüyü ayırt edebilmişim.

İyi ki ilkeli duruşun ne olup olmadığını, aleyhime sonuç vereceğini bilsem de her olayda sergileyebilmişim.

İyi ki var olan sistemin aksayan yönlerini seslendirmişim.

İyi ki avcıların eğitilmesi yönünde gayret sarf etmişim.

İyi ki çok az kula nasip olacak eşsiz bir eşe,

Çocuklara,

Torunlarıma

Zarif  bir geline,

Beyefendi bir damada sahibim.

Şimdi sormak isterim: Bir insan Allah'tan daha ne isteye bilir ki?

-!..

Dayımın mezar taşında “Tanrı hoşnutluğunu diler” yazar... BKZ: https://www.arpacik.net/icerik_yazar.asp?Icerik=1028&Yazar=815

 

Benimkine de  yazarlarsa… Hoş olur doğrusu 

(...)

Allah'tan tekrar Şahap Ersoy'a rahmet, değerli ailesine de baş sağlığı diliyorum.

Ben rahmetliyi hiç tanımadım. Ama duyduklarım beni onore etti.

"Bir avcının arkasından söylenen iyi sözler hepimizi onurlandırmalı" diye düşünüyorum.

Son sinyalin bana verdiği mesajla  bir yıl sonra ikinci kere mal sahibi ile bir araya geldik.

Rahmetliyi 4 Mayıs 2018 de kaybettik.

Ben evi  26 Mayıs 2018 de aldım.

İçimdeki "son keşke'ye izin  vermek istemedim.

"Ne demek istedin" dediğinizi duyar gibiyim.

Anlatacağım.

Bu yazımı yazmadan 2 gün evvel "son keşke" de fiilen ortadan kalktı.

3 katlı evi baştan aşağı elden geçirdim. (Bitişiğindeki ev benim.)  Orada oturuyorum.

Benim evimden çok daha güzel oldu.

Gelecek kuşaklara armağan olsun diye tüm yazılı evrakı,  bilgisayarımı içindeki 100.000 'den fazla  dijital fotoğrafı  10.000’e yakın 100 senelik basılı fotoğrafı, yine buna benzer bir sayıdaki kitaplarımı bu eve taşımaya başladım..

İşin % 90'ı bitti. Artık  gözüm açık gitmez

Ben ne yaptığımı biliyorum.

 Ama bundan sonra önemli olan sizlerin ne anladığınız ve ne yapacağınız olacak.

Yıldızın içindeki Son Kale...

Sağında da benim evim...... 

Bu yazımı yazmadan 10  gün evvel   "son keşke" de fiilen ortadan kalktı.

3 katlı evi baştan aşağı elden geçirdim. (Bitişiğindeki ev benim.)  Orada oturuyorum.

Benim evimden çok daha güzel oldu.

Gelecek kuşaklara armağan olsun diye tüm yazılı evrakı,  bilgisayarımı, onbine yakın basılı fotoğrafı, yine buna benzer bir sayıdaki kitaplarımı bu eve taşıyorum.

İşin % 90'ı bitti. Artık  gözüm açık gitmez

Ben ne yaptığımı biliyorum.

 Ama bundan sonra önemli olan sizlerin ne anladığınız ve ne yapacağınız olacak.

Yıldızın içindeki yapı bana göre Son Kale...

Hava aracından (dron) çekildi.

Sağında da benim evim...... 

Dilerim ki "Son Kale" düşmesin.

  Seneca :  Bulunduğu toplum için fikir üretip de söylemeyen ya tembel, ya bencil ya da korkaktır. demiş.

Ben de:

Ülkesinin yarınlarını düşünmeyen,

Gelecek kuşaklara içinde bulunduğu zaman diliminde, -İlgi alanı içinde-yaşadığı doğruları veya yanlışları,

Belgeleri ile ortaya koymayan,

Çözüm yolları üretmeyen bireyler olarak anımsanmak kadar,

Başka aşağılayıcı bir rol ne olabilir ki? diye düşünüyorum. 

Mehmet Emin BORA

Ankara / Çamlıdere

16.09.2018                                                                                                                                                                                    BİRİNCİ BÖLÜM             

 

İKİNCİ BÖLÜM: KALENİN BEDENLERİ!

                                                      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

        

Bu yazı 118 kez okundu...